Mustafa Pala
Kategori: Edebiyat - Tarih: 03 Ocak 2026 10:36 - Okunma sayısı: 39
Murat, elindeki karton kutuyu, göğsünde kanayan yarasının üstüne basar gibi sıkı sıkı tutmuş, herkese göstermeye ama kendini tanıyabilecek birinden gizlemeye çalışarak bekliyordu, kentin kalabalık caddelerinden birinde. Kutunun içinde özenle ve zevkle örülmüş, minicik, beyaz patikler vardı. Üzerlerindeki ufacık, pembe fiyonklar, onları gözünün nurunu döke döke ören Zeynep’in sevinç dolu umudunu anlatıyordu.
Murat, sendikalı olmakta direttiği için işten çıkarılalı üç ay; Zeynep, doğum yapalı sadece on beş gün olmuştu. O patikleri, Elif’i doğurmadan önce, kızımın ayağında kim bilir ne güzel duracak diye örmüştü. Oysa şimdi Murat, aynı patikleri baba olmanın ağır sorumluluğu altında ezilerek satmaya çalışıyordu. Yalvar yakar olarak evin kirasını birkaç ay geç ödemeyi ev sahibine kabul ettirebilmişti ama doktor, anne sütünün yetersizliği nedeniyle Elif’in takviye mamaya ihtiyacı olduğunu söylemişti.
Üç aydır iş arıyordu Murat. Başvurduğu yerlerden ya olumsuz cevap alıyordu ya da “Hele biraz bekle!” diyorlardı. Kira, elektrik ve su faturaları ise beklemiyordu; şimdi bir de onlara, yaşam pınarı olan Eliflerinin masrafları eklenmişti. Giysi, oyuncak gibi ihtiyaçları neyse de bebek, takviye mamasız nasıl sağlıklı büyürdü? Cebindeki son kuruş da tükenince, Zeynep’in özenle ördüğü, Elif’in henüz giyemediği bebek patiklerini satmaktan başka çaresi kalmamıştı. “İş için birkaç yere bakacağım.” diyerek çıkmıştı evden.
“Patikler… bebek patikleri… hiç giyilmemiş…” diye mırıldanıyordu sesinin duyulmasından korkarak kalabalık caddede ve duyulmuyordu da. Bu yüzden kimse dönüp bakmıyordu bile. Arada dönüp bakan birileri olursa da onun perişan haline, umutsuz bakışlarına tanık oluyorlar; ama durup ilgilenmeden geçip gidiyorlardı.
Orta yaşlı, temiz giyimli bir adam öyle yapmadı ama, yanına yaklaşıp “Ne kadar bu patikler?” diye sordu. Murat, almak isteyen olursa ne diyeceğini bile düşünmemişti. “Siz…” dedi önüne bakıp yutkunarak, “…siz söyleyin.” Adam önce patiklere baktı, sonra Murat’ın yüzüne… Anlayışla “Belli,” dedi, “bunlar senin için çok değerli. Peki ama neden satıyorsun?”
Murat, bir an konuşmakta zorlandı. Sonra, bütün o boğazına düğüm düğüm birikmiş çaresizliğini sözcükler halinde döktü: “Kızım…” dedi, “bir bebek.” Yüzü kızardı, güçlükle “Mama… mama alacak paramız yok.” diyebildi. İşten kovulduğunda bile kendini bu kadar kötü hissetmemişti.
Adam bir süre sessizce durdu, çantasını yere bırakıp ayakları arasında sıkıştırdı, cüzdanını çıkardı ve bir miktar parayı çekip uzattı. “Al,” dedi yumuşak ama kararlı bir tonla, “Patikler… onlar kalsın, bebeğe yakışır… doğum hediyesi olur…” Murat’ın sorununu anlamakla birlikte, sözlerinden onu utanca sürebilecek merhameti silip atmış; sesine, eşitsizlik üreten ekonomik sisteme lanet tonu katmıştı.
Murat, “Olmaz… bu çok fazla… bu…” diyecek oldu; adam, acı bulaşmış bir gülümsemeyle “Bu,” dedi, “bir babanın, başka bir babaya borcu olsun… Yıllar önce,” diye devam etti, “bana benzer biçimde davrandığında, kabul etmiştim. Senin de bir gün bir başkasının elinden tutacak güce ulaştığında, bu borcu ona ödeyeceğinden eminim!”
Adam yürüyüp kalabalığa karışınca Murat, eline sıkıştırılmış parayla ve kutuda patiklerle orada öylece kaldı. Yüzünde, aylar sonra ilk defa, sadece bir rahatlama değil, geleceğe dair bir umut ışığı yandı. Eve, Elif için bir torba mama ve Zeynep’in yüzünü aydınlatacak bir gülümsemeyle döndü.
Büyük insanlığın uyum dünyasına ait bir nefes, bütün ağırlığını alarak geçti içinden…
***
Bu “hikâye”, edebiyat dünyasında “flash fiction” (çok kısa öykü) türünün ünlü örneklerinden “For sale: Baby shoes, never worn”un (Satılık: Bebek patikleri, hiç giyilmemiş!) kısa öyküye genişletilmiş versiyonlarından biri olabilir. Türkçeye beş sözcükle çevrilebilen İngilizce altı sözcükle kurulmuş bu çok kısa öykü, okuyanda veya dinleyende güçlü bir dramatik etki yaratıyor. Bu etkiyle daha kim bilir ne öyküler, romanlar kurgulanabilir?
“Satılık: Bebek patikleri, hiç giyilmemiş!” öyküsü, genellikle Amerikalı gazeteci, roman ve kısa öykü yazarı Ernest Hemingway’e atfediliyor; oysa öykünün tarihçesi, yazarın kariyerinden çok önceye, 20. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. Araştırmalar, 1900’lü yılların başında, benzer temalı kısa ifadelerin gazete ilanları şeklinde, yaygın olduğunu gösteriyor. Bu tür ilanlar, genellikle trajik bir hikâyeyi ima eden kısa ve çarpıcı ifadelerle dikkat çekiyor.
Hikâyenin en eski versiyonu, 1906’da bir gazete ilanında “For sale: Baby carriage, never used.” (Satılık: Bebek arabası, hiç kullanılmamış.) biçiminde yer alıyor. 1910’da The Spokane Press gazetesinde “Tragedy of Baby’s Death is Revealed in Sale of Clothes” (Bebeğin Ölümünün Trajedisi, Giysilerin Satışında Ortaya Çıkıyor) başlıklı bir makale yayımlanıyor ve makale bebek eşyalarının satılık ilanlarının ardındaki trajediyi vurguluyor. 1917’de William R. Kane’nin The Editor dergisine önerdiği öykünün başlığı da “Little Shoes, Never Worn” (Küçük Ayakkabılar, Hiç Giyilmemiş).
Öykünün Hemingway’e atfedilmesi, tamamen bir efsaneye dayanıyor. Peter Miller, kitaplarından birine hiçbir kanıtı olmayan şöyle bir anekdotla başlıyor: “Hemingway, New York’taki Luchow’s restoranında bir grup yazarla öğle yemeği yerken, altı kelimede tam bir hikâye yazabileceğini iddia eder. Diğer yazarlar buna karşı çıkar ve her biri 10 dolarlık bir bahis koyar. Hemingway, bir peçeteye ‘For sale: Baby shoes, never worn’ yazarak bahsi kazanır.” (Üretin Yayınlayın, 1991). Oysa yazar, 1961’de öldüğünde bile öykü onunla ilişkilendirilmiyor. 1989’da John De Groot, Ernest Hemingway’in Efsanevi Hayatlarına Dayanan Bir Oyun alt başlığıyla yayımladığı Papa adlı tek kişilik oyununda bu anekdotu kullanıyor.
Nihayet 2012’de Frederick A. Wright’ın The Journal of Popular Culture’de yayımlanan makalesi, öykünün Hemingway’e atfedilmesinin asılsız olduğunu akademik olarak doğruluyor. Görüldüğü gibi bilinen bir yazarı olmayan öykü, kolektif bir yaratım gibi duruyor ve gazete ilanlarının yaygın olduğu bir dönemde, trajik hikâyeleri kısa bir şekilde ifade etme geleneğine bağlanıyor. Hemingway’e atfedilmesi, yazarın kısa ve öz yazım tarzına uygunluğunun yarattığı kabulden kaynaklanıyor olabilir.
“Satılık: Bebek Patikleri, Hiç Giyilmemiş”, “küçürek, çok kısa, kısa kısa, kısacık, minimal, anlık… öykü” biçimlerinde adlandırılan türün öncüsü kabul ediliyor ve tür, 1992’de bu terimin ortaya çıkmasından sonra popüler oluyor. Küçürek öyküler, genellikle 100-300 kelime arasında, hatta bazen yalnızca birkaç kelimeden oluşan anlatılardır. Bu tür, daha çok minimalizmi, yoğunluğu ve anlık etkiyi hedefliyor ve genellikle ekonomik bir dil, ima, boşluk, duygusal yoğunluk, anlık etki ve açık uçluluk özellikleri gösteriyor. Bu yazı, çok kısa öykü türünü, dilin eksiltili kullanımı, dilin ekonomisi, anlam yoğunluğu gibi dilbilim ile dil felsefesinin ilgi alanıyla ilişkilendirmeyi deniyor.
Kaynağını doğrulayamadığımız bir başka anekdot da şöyle: “Köylüler ne güzel öykü yaratıyorlar. Her şey yalın, az söz ve alabildiğine geniş duygu. Gerçek bilgelik az söz gerektirir. Örneğin, ‘Tanrı bize acısın!’ Gene de acı bir öykü bu!” Bir başkası da şu: Voltaire, bir gün meşhur bir hırsızın hikâyesini anlatacağını söylemiş ve söze şöyle başlamış: “Vaktiyle bir banker varmış…”; bunu demiş ve susmuş. Bunun üzerine hikâyesine devam etmesi istenince şu cevabı vermiş: “İyi ya işte, hikâye bitti!”
***
Artık dilin kısa, etkili, yalın ve yoğun kullanımı bağlamında “Satılık: Bebek patikleri, hiç giyilmemiş” öyküsünün anlam yoğunluğunda derinleşebiliriz. Öykü, yalnızca beş sözcükten oluşsa da dilin kısa, etkili ve yalın kullanımının edebiyattaki gücünü çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Köylülerin yalın ama duygu yüklü ifadeleri ya da Voltaire’in bir bankerin hikâyesini tek cümleyle tamamlamasındaki gibi, az sözle derin bir anlam yoğunluğu yaratıyor.
Öykü, altı kelimelik bir trajedi: Bir bebeğin belki ölümü, belki de ayrılma zorunluluğu ya da sadece açlık nedeniyle patiklerinin satışı veya başka bir şey… Trajedi doğrudan ifade edilmiyor; okuyucunun zihninde ima yoluyla canlanıyor. “Satılık” sözü, bebek patiklerinin ekonomik bağlamda kurgulandığını gösteriyor; “bebek” sözcüğü ise duygusal bağı güçlendiriyor. “Hiç giyilmemiş” ifadesi, okuyucunun zihninde bir boşluk yaratıyor ve onu bu boşluğu doldurmak için öykünün ardındaki hikâyeyi hayal ederek tamamlamaya teşvik ediyor. Roland Barthes’in “yazarın ölümü” kavramına benzer şekilde, öykü yalınlığıyla okuyucunun yorumuna açılıyor ve anlamını çoğaltıyor.
Köylülerin “Tanrı bize acısın!” ifadesine benzer şekilde, bu öykü de az sözle kayıp, yas ve umudun çöküşü gibi evrensel bir duyguyu aktarıyor; çünkü herkes insanlığın ortak duygularına yönelen bu anlatımda kendi acısını bulabiliyor.
Voltaire’in hikâyesinde olduğu gibi bu küçürek öykü de ayrıntılardan arınıyor. Banker örneğinde, tek bir cümle bir hırsızın ahlaki çöküşünü ima ederken, burada “hiç giyilmemiş” ifadesi belki bir hayatın başlamadan bitişini belki de bambaşka yitişleri anlatıyor. Her iki öyküde dilin ekonomik kullanımı, okuyucunun hayal gücünü tetikleyerek daha büyük bir hikâye yaratmasını sağlıyor. Öyküleri kuran sözcüklerin dilin sıradan ve günlük kullanımına ait olması, trajediyi daha da dokunaklı kılıyor.
Öykünün asıl gücü, söylenenlerden çok, söylenmeyenlerden doğuyor. Hemingway’in öykü için geliştirdiği “buzdağı kuramı”na uygun olarak yüzeyde az bilgi veriyor ama öykünün altında devasa bir anlam yatıyor. Okuyucu, bebek patiklerinin hiç giyilmemesini bebeğin ölümü, terk edilme, yoksulluk gibi kendi hayal gücüyle yarattığı nedenlerle tamamlıyor. Bu, Voltaire’in banker hikâyesinde susarak hikâyeyi bitirmesine benziyor; yani sessizlik, boşluk yoğun bir anlam yaratarak anlatılanı doldurup tamamlıyor ve bu anlam okuyucunun zihninde “Tanrı bize acısın!” ifadesindeki gibi, kısa ama derin bir çığlığa dönüşüyor!
Öykü, insan deneyiminin evrensel kayıp ve yas temalarına dokunuyor. “Bebek patikleri”, umudu, geleceği ve yeni bir hayatı imliyor; “Hiç giyilmemiş” ifadesi ise bu umudun gerçekleşmediğini ve gerçekleşemeyeceğini sezdiriyor. Bu durum, okuyucunun kendi deneyimleriyle bağ kurmasını sağlıyor ve öyküyü bireysel bir düzlemde de anlamlı kılıyor. Voltaire’in banker hikâyesi de bebek patikleri de bireyin ve ailenin sosyal gerçeklik bağlamında derin acısını anlatıyor. Her iki öykü de az kelimeyle evrensel bir insanlık durumunu yakalıyor.
Bebek patikleri öyküsü, 1900’lü yılların başında ekonomik zorluklar ve yüksek bebek ölüm oranları nedeniyle, tarihsel bir bağlamı yalın bir biçimde modern bir anlatıya dönüştürerek, zamandan bağımsız bir etki yaratıyor. Köylülerin “Tanrı bize acısın!” sözleri de benzer bir şekilde, halkın yalın ama derin bir acıyı ifade etme geleneğini yansıtıyor.
Kısa sözün dışarıda bıraktığı anlamı, okur kendi yaratıcılığı içinde kurguluyor. Bebek Patikleri, birden fazla duygusal katmanı uyandırıyor: Hüzün, empati, merak ve umutsuzluk. Bu katmanlar, okuyucunun öyküyü farklı şekillerde yorumlamasına olanak tanıyor. Beş sözcük, bir romanın anlatabileceği kadar yoğun bir hikâye taşıyor. Bu durum, dilin ekonomik kullanımının, uzun anlatılar kadar derin bir etki yaratabileceğini gösteriyor. Voltaire’in hikâyesinde, Banker’in hırsızlığı tek bir cümlede ima edilir ve okuyucunun zihninde bir yargı oluştururken, Bebek Patikleri okuyucunun içinde bir duygu fırtınası koparıyor.
Türkçeye “Satılık: Bebek patikleri, hiç giyilmemiş.” biçiminde çevrilen öykü, dilimizin yalın ama duygusal gücünü yansıtıyor. Türkçede “patik” kelimesi, el emeğiyle örülen, sevgiyle hazırlanan, savunmasız bir canı soğuktan ve dış etkilerden koruyan nesneyi çağırıyor. Patik, ayakkabıdan farklı olarak öyküde ek bir duygusal katman oluşturuyor: Bir anne ya da babanın, bebekleri için sevgiyle hazırladığı ya da zorlukla satın aldığı patiklerin satılıyor olması, kaybın ya da yoksulluğun acısını daha da derinleştiriyor. “Hiç giyilmemiş” ifadesi de aynı biçimde keskin bir trajedi hissi uyandırıyor; çünkü bu, bir hayatın başlamadan bittiği anlamına geliyor.
***
Jacques Derrida, dildeki anlamların sabit olmadığını, her zaman bir kayma, erteleme ve çoklu yoruma açık olduğunu ileri sürüyor. Sözlükteki “différence” sözcüğünün ikinci “e”sini “a”ya dönüştürerek, sözcüğün kökündeki “differer” fiilinin “farklı olmak” ve “ertelemek” çift anlamına atıfla “différance” sözcüğünü/kavramını yaratıyor. Böylece anlamın hem farklılaşma (différence) hem de ertelenme (différance) yoluyla üretildiğini ifade ediyor. Onun “anlam hiyerarşisi” teziyse, dildeki ikili karşıtlıklarından (varlık-yokluk, söylenen-söylenmeyen) birinin diğerine üstünlük tasladığını; ancak yapısökümle bu hiyerarşinin sorgulanabileceğini öne sürüyor.
Bebek Patikleri öyküsünde, anlam doğrudan verilmemesiyle okuyucunun zihninde ertelenmesi, “différance”ı açıklıyor: Anlam, kelimelerin ötesine kayıyor ve okuyucunun yorumuna bağlı olarak sürekli farklılaşıyor. Öykü, sabit bir olay örgüsü sunmuyor; her okuyucudan, kendi deneyimleri ve bağlamıyla farklı bir hikâye inşa etmesini talep ediyor. Bu, Derrida’nın dilin anlamının hiçbir zaman tam ve nihai olmayacağı düşüncesini destekliyor. Bebek Patikleri’nde yüzeydeki basit bir ilan (söylenen) ile alttaki trajik hikâye (söylenmeyen) arasında bir gerilim doğuyor. Geleneksel anlatılar, söyleneni (açık hikâye) güçlendirirken, çok kısa öykü bu hiyerarşiyi tersine çeviriyor ve söylenmeyeni (alttaki hikâye) güçlü kılıyor.
Bebek Patikleri gibi çok kısa öyküler, dilin çoklu anlam yaratma kapasitesini ortaya koyuyor. Anlamın sözcüklerle sınırlanmamasından doğan genişlikteki muğlaklık, okuyucunun kendi yorumuna alan açıyor ve her yorum, öyküyü farklı bir anlam katmanıyla zenginleştiriyor. Hatta Türkçe çevirisinde olduğu gibi “patik” sözcüğü, el emeği ve sevgiyle örülen bir giysiyi çağırarak, öyküye kültürel bir katman ekliyor ve kaybın acısını daha da derinleştiriyor. Öyküde her sözcük en fazla anlamı yükleniyor.
Çok kısa öyküler, edilgin bir okumayı değil, etken, katılımcı bir okumayı gerekli kılıyor, okuru pasif bir alıcı olmaktan çıkarıyor ve anlamın ortak yaratıcısı yapıyor; okurun kendi deneyimlerini ve duygularını metne yansıtmasını gerektiriyor. Örneğin, bir ebeveyn bu öyküyü okuduğunda kişisel bir yas deneyimiyle bağ kurabilirken, başka bir okuyucu ekonomik çaresizliği öne çıkarabiliyor. Bu çoklu yorum, dilin sunduğu olanaklarla mümkün oluyor.
Dilin eksiltili yoğun kullanımının bilinen edebi örneklerinden biri de genellikle 5-7-5 hece kalıbına sahip üç dizeden oluşan ve doğaya ait anlık bir deneyimi yakalamayı hedefleyen Japon şiirinin haikularıdır. Matsuo Basho’nun “Eski bir gölet / Kurbağa atladı/Suyun sesi.” haikusunda sadece birkaç kelimeyle bir görsel (eski bir gölet), bir eylem (kurbağanın atlaması) ve bir işitsel öğe (suyun sesi) bir araya getiriliyor. Şairin amacı, o anın duygusal ve duyusal özünü yakalamaktır. Tıpkı sözümüzün önü tıkandığında yolu açan halk deyimleri, atasözleri ve özlü sözler gibi…
Öyleyse Cemal Süreya’nın hayat kadar uzun, kuş uçuşu kadar kısa “öykü”süyle bitirebiliriz:
“Hayat kısa, kuşlar uçuyor…”

01 Ocak 2026 15:36

01 Ocak 2026 21:19

02 Ocak 2026 19:02

03 Ocak 2026 18:07

02 Ocak 2026 07:42

02 Ocak 2026 19:39
03 Ocak 2026 10:36