Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Divan şiiri yaşadığımız yüzyılda bize bir şey söylemez mi?

Nihat Örs

Kategori: Edebiyat - Tarih: 22 Ocak 2026 20:07 - Okunma sayısı: 138

Divan şiiri yaşadığımız yüzyılda bize bir şey söylemez mi?

Divan şiiri yaşadığımız yüzyılda bize bir şey söylemez mi?

Her nefeste dünya yenilenir; fakat biz dünyayı öyle durur gibi görürüz. Estetiğin farkına varmak, onu görünür kılmak, var olanı akla gelmeyen şekillerde izah etmeye çalışmak kelimelerin büyüsü ile mümkündür. Divan şiiri bu görevini yerine getirmiştir. Estetik ruha sahip olmayanlar nesnelerin arkasındaki sırlı dünyanın farkına varamazlar ve anlamadıkları için de yok sayma eğilimindedirler.

“Eğer maksûd eserse, mısra_i berceste kâfîdir.” diyen Koca Ragıp Paşa; “ Kadrini seng_i musallada bilip ey Bâkî/Durup el bağlayalar karşında yaran saf saf” deyip bâkî kalan bu kubbede bir hoş seda bırakan Bakî; “Kime yâr olam cihan içinde yârim var iken” diyen Fatih Sultan Mehmet; “Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır./Olmaya baht-saadet dünyada vahdet gibi” beyti ile Hakk’a yönelen Kanuni; Yedi Kule zindanlarından Fatih’e yazdığı “ Kerem” redifli gazeli ile kurtulan Ahmet Paşa; “Bir şehr-i Stanbul ki bi mislü behâdır/ Bir sengine Acem mülkü fedadır” diyerek İstanbul’a olan aşkını anlatan, eğlencelerini çekinmeden; ama bayağılığa düşmeden söyleyen Nedim; sivri dili yüzünden belki de dünya sanatkârları içinde akıbeti en acıklı olan Nef’î; Mevlânâ dergahına çile doldurmak için koşarak giden, III. Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan’a ümitsiz bir aşkla bağlanan ve “ Kelimeler izin verse idi, gör neler söylerdim” deyip hayal dünyasının hudutsuzluğunu anlatan Şeyh Galip; Şeyh Galip’in genç yaşta ölümü üzerine onun nâşına kapanıp: “ Bu siyah sakal ile beyaz kefen birbirine hiç yakışmadı.” diyerek gözyaşı döken ve bir Mevlevî dervişi olan babası Mustafa Raşit Efendi; “ Ecel tutmuş elinde bir ulu cam/ Ki ol camın içi dolu serencam(alınyazısı)” diyen Şeyyad Hamza; “Aşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var.” , “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib” diyerek gerçek aşkı bulan Fuzûlî; gönül çeken sevgilinin yerine bayrağa meyleden, âhû gözlü güzel yerine rüzgar gidişli hünerli ata sevdalanan Gazi Giray; “Halkı rencide eden âlemde / kendi rencide olur son demde “ deyip halkın yanında olan Taşlıcalı Yahya; sevgilisinin rüyasına gireceği haberini alıp, sevincinden yıllarca gözüne uyku girmeyen ve sevgilisine yine kavuşamayan Zâtî; yaygın olarak anlatılan bir menkıbede bir hac yolculuğunda ayaklarını kıbleye doğru uzatıp yatan kervan yolcusuna “Sakın terk-i edepten kûy-ı mahbû-ı Hudâ’dır bu./Nazargâh-ı ilâhîdir, makam-ı Mustafa’dır bu( Edebi terk etmekten sakın ki burası Allah’ın sevgilisinin yurdudur Allah’ın nazargahı ve Muhammed Mustafa’nın makamıdır.) diyerek onu edebe davet eden ve bu daveti hac kafilesi Mescid-i Nebî’ye girerken minarelerden okunduğu söylenen Nabî; yârin olmadığı yerde dost sohbetini istemeyen Necâti ve her nefeste dünyayı yenileyen daha bir çok şair, aşklarının peşinden gitmişlerdir. “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dîde-i ekvarı olan âdemsin sen” ( Kendine hoşça bak, aşağı görme. Sen âlemlerin özüsün. Sen âlemlerin göz bebeğini (peygamberimizi) görmüş olan âdemsin” diyen Şeyh Galip gibi varlığımızı anlamlandırmamızda bize yardımcı olmuşlardır.

Geçen zaman ile paralel olarak değişime uğrayan hayat şartları divan edebiyatına has özellikleri ortadan kaldırmış, yaşanılan hayatın aynası olmaktan çıkarmıştır, diyenler olabilir. Ancak bu düşünce ona düşman olmayı ve onu yok saymayı gerektirmez.

Tabiattaki varlıklar ve olaylar kendi durumları içinde ne kadar mükemmel, ne kadar hoşa gidici olurlarsa olsunlar, onları salt göründükleri haliyle konu edinmek heyecansız olacaktır. O halde her şey haz duyacağımız bir şekilde sunulmalıdır. Divan şiirinin yaptığı budur.

Divan şiiri tenkit edilirken aynı mecazların, teşbihlerin tekrar edildiği söylenir. Bir bakıma doğrudur; ancak unutulmamalıdır ki benzetme münasebeti kimsenin hayalinde zihninde olmayan bir benzetme olmalı ki değer kazanabilsin. Bugün “sevgi, aşk” konusunu işleyen binlerce şarkı vardır; ama hepsi de farklı olma gayretindedir.

Divan şiirinin en çok tenkit edilen yönlerinden birisi de dilinin ağır ve anlaşılmaz olmasıdır. Her devirde sanatlı dille yazılmış metinler bulunmaktadır. Divan edebiyatı döneminde de Arapça ve Farsça’nın yoğun etkisinin olduğu muhakkaktır; ancak hepsinin böyle olduğunu söylemek yanlış olur. Tarih, ahlak, siyer ve seyahatnameler çoğunlukla o günkü halkın anlayabileceği bir dille yazılmıştır. Necatî Bey Divanında güzel örnekler vardır:“Bir âh deyip de geçme öyle/ Bir âhdadır Celâl-i Zâtı/ Bir âh semayı arşı sarsar / Bir âh yıkar bu Kâinatı” Kaldı ki yakın tarihimizin yazarları olan Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin gibi kalemlerin eserlerinin bile sadeleştirilerek basıldığı bir dönemde suçu sanatlı dil kullananlarda değil, kültürel kimliğimizden kopuşta aramalıdır. Kelimelerin yaşadığımız çağda değişime uğraması, unutulması,yeni kelimelerin dile girmesi normal karşılanmakla beraber dilin anlaşılır ya da anlaşılmaz oluşunu kendimizi ölçü alarak değerlendirmemiz gerekmektedir.

Diğer bir husus, divan şairlerinin yazdıkları şiir ve eserler karşılığında devlet büyüklerinden para almalarıdır. Aslında bu o günün şartlarında gereklidir. Yazarın emeğinin karşılı olarak yazara verilen telif ücreti, yazarın sosyal sigortasıdır. Osmanlı toplumunda buna ‘caize’ deniliyordu. Ayrıca bu uygulama ilim ve sanat erbabını teşvik ediyordu.

Önemle üzerinde durulması gereken hususlardan biri de divan şiirinin meyhanen, şaraptan, âhu gözlü dilberden bahseden bir edebiyat olmasıdır. Eleştiriler bu konuda yoğundur. Ancak insan bilmediğinin düşmanıdır. Tasavvufta “meyhane” tekkeden kinayedir, “şarap “ilâhi aşktır. Bu ve benzeri kelimelere tasavvufi manalar yüklenir. Hakikatler dervişlere, muhabbet erbaplarına daha kolay anlatılmış olur.

Ancak her sınıfta olduğu gibi şairler arasında da mecazları hakikat yerine koyanlar, şiirin içeriğini toplumsal kabulün dışında farklı şekilde yansıtanlar olmuştur. Hatta adını zirvelerde görmeye alıştığımız şairler bile bu kervanda yer almıştır. En tanınmışlardan biri de Nedim’dir. Bu şairler, güzel bir mazmun, ince bir mana uğruna pek çok meziyet ve erdemlerini feda etmekten çekinmezler.

Nisan yağmuru yılanın ağzında zehir, istiridyenin ağzında inci, tropikal iklimde sel ve felaket, kurak iklimde bereket olur. Bunun için şiir de yazara ve yazarın yaşadığı döneme göre anlaşılmalı, anlamlandırılmalıdır. Her ne kadar günümüzde metin odaklı çözümlemeler yapılmaktaysa da geçmişe yönelik yapılan eleştirileri cevaplamanın yolu budur. Aykırı düşüncelere kapı aralayan söyleyişlerle karşılaşırsak iyisini al; kötüsünü terk et, demek en doğru davranıştır.Çünkü altı asır bu medeniyetin inşasında önemli yeri olan divan şiiri hala halkın arasında yaşamaktadır. Divan şiirinin her mısrası güzelliğin yeniden keşfidir.Bize düşen dünün ne söylediğini unutmadan,kültür kaynağımızı yok saymadan yeni sözler söylemektir.Nâbî’nin sözü son sözümüz olsun:

Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem baharın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmüşüz

(Zaman bağının baharını da güzünü de gördük.Biz neşe rüzgârlarını da gam fırtınaları da gördük.)

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
Fikir Yazıları - 19 Ocak 2026 21:03

BOŞLUK

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Edebiyat Yazıları
MUTLULUK

Edebiyat 20 Aralık 2025

MUTLULUK