Psk. Nisa ŞEN - Prof. Dr. Gülbahar BAŞTUĞ
Kategori: Klinik Psikoloji - Tarih: 03 Eylül 2026 20:20 - Okunma sayısı: 299
Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mère) Filminin Psikodinamik İncelemesi: Ergenlik Döneminde Ödipal Çatışma ve İkinci Bireyselleşme
.
Psk. Nisa ŞENa, Prof. Dr. Gülbahar BAŞTUĞb
.
a Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programı
bKlinik Psikolog, Ankara Üniversitesi Sağlık Hizmetleri MYO
.

Annemi Öldürdüm (J'ai tué ma mère) Xavier Dolan’ın henüz ondokuz yaşındayken yazıp yönettiği ve başrolünü üstlendiği yarı otobiyografik bir filmdir. Onyedi yaşındaki Hubert Minel Kanada'nın Québec kentinde annesi Chantal ile yaşamaktadır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir ergen-anne ilişkisi gibi görünse de evlerinin içinde sürekli patlamaya hazır bir gerilim hakimdir. Hubert annesinin giyim tarzından, masadaki yemek yeme alışkanlıklarına, ev dekorasyonundan konuşma biçimine kadar hemen her şeyinden derin bir öfke ve tiksinti duymakta, bunu da sert eleştirilerle sık sık dışa vurmaktadır. Chantal ise oğlunun bu hırçın ve öfkeli çıkışları karşısında çaresiz kalmakta ve zaman zaman savunmacı zaman zaman da cezalandırıcı bir tutum sergilemektedir. Hubert okulda resim öğretmenine annesinin öldüğünü söyleyerek dikkatleri üzerine çeker. Bu yalan kısa sürede ortaya çıktığında anne-oğul arasındaki güven bağı daha da zedelenir. Aynı dönemde Hubert sınıf arkadaşı Anton ile romantik bir ilişki yaşamaya başlar. Cinsel yönelimini ve Anton ile olan ilişkisini annesinden gizleyen Hubert bu sırrı saklayarak kendi bağımsız alanını korumaya çalışır. Ancak Chantal oğlunun bu ilişkisini Anton’un annesinden öğrendiğinde büyük bir düş kırıklığı ve dışlanmışlık hisseder. Evdeki kavgaların ve kontrolsüz öfke nöbetlerinin giderek şiddetlenmesi üzerine Chantal Hubert'ın ayrı yaşayan babasını da sürece dahil ederek radikal bir karar alır. Hubert rızası alınmadan disiplinli bir yatılı okula gönderilir. Yatılı okul dönemi Hubert için büyük bir hüsran olsa da okulda tanıştığı öğretmeninin desteğiyle duygularını yazıya ve sanata dökmeye devam eder. Yaşadığı kapana kısılmışlık hissine daha fazla dayanamayan Hubert okuldan kaçarak arkasında annesine "Konuşmak istersen krallığımda olacağım." yazılı bir not bırakır. Hubert’ın kaçtığı yer çocukluğunun geçtiği ve annesiyle en mutlu anılarını paylaştığı eski yazlık evdir. Oğlunun izini sürerek bu eve gelen Chantal Hubert'ı bulur. Film birbirlerini derinden yaralamalarına ve bir türlü anlaşamamalarına rağmen kopmayı da başaramayan bir anne ile oğlun çocukluk mekanında sessizce yan yana oturmasıyla son bulur. "Birini çok severken aynı zamanda ondan nefret etmek mümkün müdür?" sorusu ekseninde şekillenen film ergenlik dönemi ile ebeveynlik rolü arasındaki kaçınılmaz ambivalan (ikircikli) çatışmayı tüm çıplaklığıyla sergilemektedir.
.
Kuramsal Çerçeve: Ödipal Çatışma ve İkinci Bireyselleşme
Freudyen kurama göre Oedipus karmaşasının kökeni çocuğun yenidoğan dönemine kadar uzanmaktadır. Çocuğun ilk arzu nesnesi onu besleyen, büyüten ve haz kaynağı olan annedir. Bu bağlamda anne hem bakım veren hem de hazzı nesneleştiren rolüyle çocuğun ilk baştan çıkarıcısı rolünü de üstlenir. Çocuk psikoseksüel gelişimin üçüncü dönemi olan fallik döneme girdiğinde, fiziksel ve sembolik açıdan üstün konumdaki babayı kendisine rakip görerek onun yerini almaya çalışır ve bilinçdışı düzeyde babayı ortadan kaldırmayı arzular. Çocuğun anneye yönelik sahiplenici arzusu babanın simgelediği yasağın yarattığı iğdiş edilme kaygısı (kastrasyon anksiyetesi) ile çözülür ve çocuk anneyi bir arzu nesnesi olarak görmekten vazgeçer (Korucu, 2019).
.
Ergenlik dönemi çocukluk dönemi dinamiklerinin yeniden canlandığı ve tekrarlandığı bir evre olduğundan, dönemin temel ruhsal görevlerinden biri ödipal çatışmanın yeniden işlenmesidir. Ergen çocuklukta anne nesnesinden vazgeçtiği gibi bu dönemde de ondan ruhsal olarak ayrışmak ve yeni dışsal nesnelere yönelerek libidinal yatırımı yer değiştirmek durumundadır (Parman, 2018). Blos bireyin aileden uzaklaşarak kendi özerkliğini kazandığı bu süreç için "İkinci Bireyselleşme Süreci" kavramını kullanmaktadır. Blos nesne ilişkileri, dürtü organizasyonu ve benlik işlevleri üzerinden ergenliği evrelere ayırır ve 15-18 yaş aralığını kapsayan ödipal arzu ve çatışmanın en yoğun biçimde su yüzüne çıktığı dönemi "Asıl Ergenlik" olarak tanımlar.
.
Annemi Öldürdüm filminin karakteri onyedi yaşındaki Hubert tam da bu asıl ergenlik evresinde ödipal çatışmayı şiddetle bizzat deneyimleyen bir profil çizmektedir. Filmin anlatısı Hubert’ın annesiyle yaşadığı çatışmalar, sergilediği aşk-nefret ikilemi ve nesne bağından kopma çabası üzerinden şekillenir. Hubert’ın filmin başındaki şu sözleri söz konusu ikircikli yapıyı belirgin biçimde özetlemektedir:
.
"Ne olduğunu bilmiyorum. Ben küçükken, birbirimizi sevdik. Onu seviyorum, ona bakabilir, merhaba diyebilir, yanında olabilirim. Ama onun oğlu olamam. Herkesin oğlu olabilirim, ama onun değil... Derinlerde bir yerde onu seviyorum, ama bir evladın sevgisiyle değil... Aynı zamanda çok da paradoksal; sevemediğin ama sevmeden edemediğin bir anneye sahip olmak."
.
Hubert’ın bu ifadeleri yalnızken kameraya kaydetmesi ve film boyunca sık sık görüntülü günlük tutması Blos’un ergenlikte benlik savunması ve duygu düzenleme aracı olarak belirttiği günlük tutma ve yazı yazma davranışlarıyla paralellik göstermektedir. Ebeveyne doğrudan ifade edilmesi utanç verici, anlaşılmayacağı düşünülen ya da reddedilme riski taşıyan duygular bu tür sembolik ve güvenli kanallar aracılığıyla dışa vurulmaktadır.
.
İkircikli Nesne İlişkileri: Ödipal Gerilim, Simbiyotik Özlem ve Bireyselleşme Sancıları
Filmin açılış sahnelerinden birinde Hubert’ın gözünden annesinin yemek yeme biçiminin erotize edilerek sunulduğu görülür. Hubert’ın bu durum karşısında dudak çevresinde krem peynir kalan annesine tiksintiyle bakması ödipal dürtülerin yarattığı kaygıya karşı geliştirilen bir karşıt tepki geliştirme savunma mekanizmasıdır. Anneyi fiziksel olarak mutfak tezgahına sıkıştırdığı sahnede ise anne-oğul diyalogundan ziyade romantik bir çatışmanın gerilimi hissettirilir ve erotik ve saldırgan dürtüler iç içe geçer.

Bu erotize ve çatışmalı yapının gerisinde, ikili arasındaki genel dinamik incelendiğinde, geçmişteki çatışmasız ve erken çocukluk dönemine ait o sıcak yakınlığa duyulan ortak bir özlem göze çarpmaktadır. Annenin "Eskiden sohbet ederdik." söylemi ile Hubert’ın çocukluk anılarına sığınması kaybedilmiş bir "cennet" imgesine işaret eder. Ancak ergenlik döneminde bireyselleşmenin gerçekleşebilmesi için bu çocuksu uyumun bozulması kaçınılmazdır.
.
Bu kaçınılmaz ayrışma süreci karşısında Hubert annesinin sevgisini ve sınırlarını sürekli biçimde test eder. Yaşanan şiddetli çatışmaların ardından kalıcı bir kopuş sağlanamamakta, Hubert nesne ayrılığının yarattığı kaygıya tahammül edemeyerek libidinal yatırımını yeniden anneye çevirmekte ve ona sevgisini ifade etmektedir. Yaş grubunun daha çok romantik partner ilişkilerinde kullanmaya meyil gösterdiği bu sevgi sözcüğünün anneye ısrarla yöneltilmesi, libidinal yatırımın henüz anne nesnesinden tam olarak çekilemediğini gösterir. Öte yandan annenin de tutarsız ve sınır koymakta zorlanan yapısı dikkat çekmektedir. Her ne kadar anne zaman zaman çocuğu babanın yanına gönderme tehdidinde bulunsa da onun özerkleşmesine ve ayrı bir yaşam alanı kurmasına örtük olarak izin vermez.
.
Oto-Agresyon
Filmin otobiyografik ögeler taşıması ve Dolan’ın kendi bedenini performans alanına dönüştürmesi dikkate alındığında Hubert karakterinin tırnak yeme ve elleriyle kompulsif biçimde oynama davranışı psikanalitik açıdan anlam kazanmaktadır. Podvoll’un (1969) yaklaşımı doğrultusunda bu tutum dışa yöneltilemeyen yıkıcı/saldırgan dürtülerin içselleştirilerek öfkenin kişinin kendi bedeninde sönümlendirilmeye çalışılması olarak değerlendirilebilir.
.
Babanın İşlevi ve Üçüncü Kişinin Yokluğu
Hubert yedi yaşındayken gerçekleşen ebeveyn boşanması tam da fallik dönemin sonlanıp latent dönemin başladığı ve Ödipal karmaşanın çözümlenmesinin gerektiği kritik bir zamana denk gelmektedir. Normal gelişim seyrinde çocuğun babayı bir özdeşim nesnesi olarak benimsemesi ve babanın varlığı (kastrasyon anksiyetesi) sayesinde anneye duyduğu ensestiyöz arzuyu bastırıp ertelemesi beklenir. Lacan’a göre baba anne ile çocuk arasındaki o boğucu ve narsistik ikili bağı kesen "üçüncü öge"dir. Ancak babanın "Ben baba olacak adam değilim." diyerek evi terk etmesi yapıyı simgesel bir üçüncü kişiden mahrum bırakmıştır.
.
Babanın, yani Simgesel Yasa'nın yokluğu, Hubert ve annesini erken çocukluk dönemi ikili (simbiyotik) ilişkisine geri sürüklemiştir. Annenin yaşamında başka bir partnerin bulunmaması ve araya girip bu simbiyotik bağı kıracak bir üçüncü figürün olmaması ergenlikte yaşanan ayrışma krizini derinleştirmektedir.
.
Ayrıca Hubert’ın babasıyla ilişkisi son derece mesafelidir. Sadece özel günlerde görüşen babanın yıllar sonra çağırması Hubert’te heyecan yaratsa da bu buluşmanın ardında onu yatılı okula ikna etme planı çıkar. Annenin babayı bir otorite figürü olarak sürece dahil etmesi babalık işlevinin gerçek bir bağ üzerinden değil, yalnızca bir yaptırım aracı olarak kullanıldığını gösterir. Hubert’ın ifadesiyle baba "Uzağa gitmedi ama gitti işte."
.
Sembolik Anne Katli ve Bireyselleşme
Blos ergenliğin değişken ruh hallerini çocukluk döneminin birincil libidinal nesnelerini "ideal olmaktan çıkarma" (de-idealization) süreciyle açıklamaktadır. Ergen yeni benlik idealleri kurabilmek için erken dönem özdeşimlerini değersizleştirir. Nitekim Elif Şafak da bu ruhsal kırılmayı şu sözlerle betimler:
.
"İp atlama yaşındayken annenin mükemmel biri olduğuna inanmak kolaydı. Ama büyüyüp dünyanın bilincine varınca gerçek dank etmeye başlıyordu. Bir bir fark ediyordun annenin hatalarını, zaaflarını... Onun asla değişmeyeceğini anladığındaysa öfke duymaya başlıyordun." (Şafak, 2016)

Bu kuramsal ve edebi çerçeve Annemi Öldürdüm filmindeki Hubert'in annesiyle olan ilişkisini doğrudan açıklar. Hubert annesinin giyim tarzını beğenmeyerek, yemek yerken çıkardığı seslerden tiksinerek ve okul çevresinde onun varlığından utanarak anne imgesini değersizleştirir. Bu tavır ona karşı beslediği çocukluk dönemine ait idealizasyonu yıkma çabasıdır. Buradan hareketle Hubert’in "Annemi öldürdüm." ifadesi literal değil, sembolik bir öldürmedir. Çocuğun kendi özerkliğini kazanabilmesi ve bireyselleşebilmesi için zihnindeki "her şeye kadir, kuşatıcı anne" imgesini yıkması gerekir. Hubert annesine olan psikolojik bağımlılığından kurtulmak ve özgürleşmek adına onu zihninde fantazmatik olarak öldürmek zorundadır.
.
Cinsel Kimlik
Erkek c?ocug?un anneye olan saplantısının bastırılması c?ocug?un ic?indeki dis?il eg?ilimleri ve babaya duyulan nefreti arttırırken, sonraki yas?amında kadınlarla ilis?ki kurma bozukluklarına ve hatta es?cinsel tercihlere yol ac?abilir (Korucu, 2019). Hubert’ın eşcinsel yönelimi ve partneriyle olan ilişkisindeki pasif konumu psikanalitik açıdan çözümlenmemiş ödipal meseleler ve babayla kurulamayan özdeşim üzerinden değerlendirilebilir. Ergenlikte cinselleşen bedenle birlikte ensest yasağının tanınması nesne yatırımının dışarıya aktarılmasını zorunlu kılar. Hubert dışsal bir partner bulsa da anneye yönelik tasarımların yoğunluğu devam etmektedir. Annesinin bu ilişkiyi başkasından öğrendiğinde yaşadığı hayal kırıklığı ve Hubert’ın bu durumu anneden gizleme çabası ikili arasına üçüncü bir şahsın girmesine duyulan kaygı ile ilişkilendirilebilir.
.
Sembolik Yeniden Doğuş, Anne Karnı ve Mitolojik Motifler
Filmin kırılma noktalarından birinde yaşanan çatışmalar karşısında pes eden ve yorulan anne fiziksel ayrılığı bir çözüm olarak görerek rızası dışında Hubert’ı yatılı okula gönderir. Ancak bu zorunlu uzaklaştırma aralarındaki psişik bağı koparmak yerine çatışmayı daha da derinleştirir. Nitekim filmin sonlarına doğru Hubert bu yatılı okuldan kaçar ve arkasında annesine "Konuşmak istersen krallığımda olacağım." yazılı bir not bırakır.

Hubert’ın kaçarak sığındığı bu "krallık" küçükken ailesiyle birlikte yaşadığı ve annesiyle oyunlar oynadığı eski evdir. Buraya sığınma dürtüsünün temelinde anneyle geçmişteki o huzurlu ve güvenli bağları yeniden kurma arzusu yatar. Hubert gittiği bu evde tüm kıyafetlerini çıkararak küvetin içinde cenin pozisyonunda bir süre yatar. Lacan’a göre anne karnındaki fetüs tüm ihtiyaçları engelsiz karşılandığı için gerilimsiz bir doyum evresindedir. Ancak bu durum hareketsizlik ve eksiksizlik taşıdığından simgesel düzenin ve kültürün dışındadır ve aslında bir nevi ölüm haliyle eşdeğerdir (Tura, 2005).
.
Lacan’ın vurguladığı bu mutlak haz ve ölüm ilişkisine karşın, Jungiyen perspektiften bakıldığında Hubert’ın küvetteki duruşu bir ölüm arzusundan ziyade "Yeniden Doğuş" öncesi bir kuluçka safhasıdır. Jung evrensel kahraman mitlerindeki ejderhayla savaşı genç benliğin anne karmaşasından kurtuluş mücadelesi olarak okur.
.
‘Nitekim gerçekte; bir erkek çocuk hayat macerasına atılmak için yuvasına, ebeveynlerine ve soyuna ait bağlardan kopmalıdır. O, ilk adımı atmanın (…) getirdiği zorlu deneyimler karşısında hayatta kalabilmeli ve dünyada kendine bir yer edinebilmelidir (krallık). Tüm bunları başarabilmek ve gelini hak edebilmek için halen bilinçdışında etkin olan anne kompleksinin gücünü alt etmelidir (ejderhayla savaş). Bu, anneden ikinci kez doğmayı, psişik göbek bağının kesin olarak ayrılmasını gerektirir. (Kahramanın canavara karşı zafer kazanabilmesinin yolu, genelde kendisini yutan canavarın karnına bir nevi otomatik sezaryen uygulayarak, onu kesip dışarı çıkmasından geçer. Sonuç olarak, o annesinin oğlu olarak ölür ve krallığa layık bir insan olarak tekrar dünyaya gelir’ (Stevens, 1999).
.
Küvet sahnesinin devamında Hubert’ın gördüğü düşlemde annesi gelinlik içerisinde kırlarda kaçarken onu kovalaması hem ödipal arzunun hem de ergenlikteki ayrışma-bireyselleşme sancısının görsel bir tezahürüne dönüşür. Artık bir çocuk olmayan Hubert’ın annesi tarafından itilip uzaklaştırıldığı bu kovalamaca sırasında çektiği ızdırap ergenlik evresini ve nesne kaybını atlatmakta ne denli zorlandığını göz önüne serer. Hubert’ın edebi metinlerindeki "Ah fena, göz kamaştırıcı ve acımasız kadın... Tiz sesinde mahzun sistrumlar... Ve ben yemyeşil bir çayıra kaçarım." ifadeleri anneyle yaşanan bu derin çatışmanın sanatsal bir yüceltmeye (süblimasyona) dönüştüğünü gösterir.

Sonuç
Annemi Öldürdüm filmi anneye karşı hissedilen duyguların benzersizliği ve tanımlanamaz karmaşıklığı üzerine kurulmuştur. Bu ilişkide hissedilen bağ gücünü zıtlıklardan alan, normal şartlarda yan yana getirilemeyecek duyguların şiddetiyle açığa çıkan bir öz niteliğindedir. Öfke dolu sözler, klişe kalıplar ve ateşli kavgalara rağmen tarafların birbirlerinden vazgeçememesi filmi en yalın haliyle bir aşk ve nefret ikilemi filmi yapmaktadır.
.
Eserde sunulan tablo alışılagelmiş ya da idealize edilmiş klasik bir anne-oğul ilişkisi olmasa da son derece gerçekçi ve ham bir dinamiğe dayanmaktadır. Anlatı bir yandan ergenin sınırlarını zorlayan ebeveyn figürünü, diğer yandan bir ergenin krizleriyle baş etmeye çalışan ebeveynin çaresizliğini sergiler. Başlangıçta tamamen birbirini anlamaktan uzak görünen bu anne-oğul portresi filmin ilerleyen safhalarında yerini söze dökülemeyen fakat koparılamayan derin bir bağlılığa ve örtük bir sevgiye bırakmaktadır.
.
Kaynakça
Korucu, A. A. (2019). Freudyen ve Jungiyen yaklaşımlarla anne olgusu. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 23(Özel Sayı), 115-128.
Parman, T. (Ed.). (2018). Ergenlikte değişim ve erişkin yaşama geçiş. Bağlam Yayınları.
Podvoll, E. M. (1969). Self-mutilation within a hospital setting: A study of identity and social compliance. British Journal of Medical Psychology, 42(3), 213–221. https://doi.org/10.1111/j.2044-8341.1969.tb02073.x
Stevens, A. (1999). Jung (A. Çayır, Çev.). Kaknüs Yayınları.
Şafak, E. (2016). Havva'nın üç kızı. Doğan Kitap.
Tura, S. M. (2005). Freud’dan Lacan’a psikanaliz. Kanat Kitap.

17 Eylül 2026 10:26

05 Eylül 2026 10:24

06 Eylül 2026 22:36

11 Eylül 2026 18:47

05 Eylül 2026 23:20

06 Eylül 2026 16:12

17 Eylül 2026 10:35

08 Eylül 2026 20:06

15 Eylül 2026 16:01

06 Eylül 2026 16:07