Psk. Bahar ÖZBEK-Prof. Dr. Gülbahar BAŞTUĞ
Kategori: Klinik Psikoloji - Tarih: 03 Haziran 2026 22:42 - Okunma sayısı: 50
Bellek ve Kimlik Arasındaki İlişkinin İncelenmesi
.
Psk. Bahar ÖZBEKa, Prof. Dr. Gülbahar BAŞTUĞb
.
a Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programı
bKlinik Psikolog, Ankara Üniversitesi Sağlık Hizmetleri MYO
.
Bellek kelimesi Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde “Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü” olarak tanımlanmaktadır. Günlük hayatta bu kelime çoğumuza hatırlama kapasitesi ile öğrenme becerisini çağrıştırır. Günlük hayatımızı sürdürebilmek için bellek işlevlerine ihtiyacımız olduğunu biliriz. Bununla beraber bellek yalnızca becerileri ve performans gösterme yetisini kapsayan bir kavram değildir. Sevdiğimiz birinin yüzünü tanımamızı, yaşadığımız bir olaydaki duygularımızı aktarmamızı, neyi beğendiğimizi, nelerden hoşlanmadığımızı, nelerden korktuğumuzu, kimi sevdiğimizi ve hayatta ne istediğimizi bilmemizi sağlayan da yine belleğimizdir. Belleğin türleri vardır, bunlardan birisi de otobiyografik bellektir. Geçmiş deneyimlerimizden ya da hayatımıza dair hatırladıklarımızdan oluşan otobiyografik bellek edilgen bir arşivden ibaret değildir. Kendimize ve hayatımıza tanıklık etmedeki ve bu tanıklıkları anlamlı bir öyküye dönüştürmedeki aracımızdır. Anılarımızı otobiyografik bellekte depolamakla kalmayız, onları seçer, düzenler ve anlamlandırırız. Bellek sayesinde dünü, bugünü ve yarını birbirine bağlayan anlamlı bir öykü inşa ederiz. Bu öykü “Ben kimim?” sorusuna verilebilecek en kapsamlı yanıtı oluşturur. Bu açıdan otobiyografik bellek ve öyküsel kimlik birbirinden ayrılamaz ve bellek kimliğin hem hammaddesi hem de mimarıdır.
.
Kimliğin doğası felsefe başta olmak üzere birçok disiplinde araştırma konusu olmuştur. Örneğin İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme (2023) adlı eserinde Locke kimliğin anlaşılabilmesi için önce benliğin tanımlanması gerektiğini ifade etmiştir. Ona göre birey düşünebilen ve yargılayabilen bir varlıktır ve bu varlığın eşsiz bir özelliği de “kendisini farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda “aynı düşünen varlık olarak görebilmesi”dir. Birey bu farkındalık sayesinde kendisini diğer varlıklardan ayırır ve “ben” olarak tanır. Bu farkındalığın geçmiş bir düşünceye ya da eyleme gidebildiği, yani birey o düşüncenin ve eylemin şu an olduğu “ben”e ait olduğunu anlayabildiği sürece benliği geçmişe uzanır ve kimlik oluşur. Aslında Locke bu düşünceleriyle benlik algısının kimliğe dönüşmesinde bireyin geçmiş ile bağlantı kurabilmesinin rol oynadığını ifade etmiştir.
.
Hume ise İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (2016) adlı eserinde benliği “bir algılar bütünü” olarak tanımlamıştır. Sabit ve değişmez bir benliğin olmadığını, zihindeki düşüncelerin birinden diğerine akış içinde geçerken benliğin kesintisiz, değişmez bir nesne olduğuna yönelik bir yanılgının oluştuğunu belirtmiştir. Bu yanılgıda rol oynayan en önemli etkenin “benzetmeler”, yani bireyin şimdiki algıları ile geçmiş algıları arasında kurduğu bağlantılar olduğunu ve bu bağlantıların bellek aracılığıyla kurulduğunu ifade etmiştir.
.
Locke ve Hume’un düşünceleri kimliğin oluşumunda belleğin rolüne yönelik farkındalığın yeni olmadığını göstermektedir. Bu farkındalık psikoloji dünyasında farklı araştırmalara ve kuramlara öncülük etmiştir. Felsefenin yüzyıllar önce sorduğu “Akıp giden zamana rağmen bizi aynı varlık kılan şey nedir?” sorusu psikoloji araştırmalarında yerini bireyin kendisini ve yaşamını nasıl anlamlandırdığı meselesine bırakmıştır. Kimliğin oluşumunda Locke’un geçmiş ile bağlantı kurmaya ve Hume’un algılar arasındaki benzetmelere yönelik vurguları McAdams ve McLean’in (2013) kavramsallaştırdığı Öyküsel Kimlik yaklaşımında karşılık bulmaktadır.
.
Öyküsel kimlik bireyin içselleştirdiği ve dinamik bir yapıda olan yaşam öyküsünü ifade etmektedir. Bu öykünün dinamik olarak tanımlanmasının nedeni yalnızca bireyin geçmişine dair hatırladıklarını içermemesidir. Öyküsel kimlik zihinde yeniden kurgulanan geçmişi ve hayal edilen geleceği birleştirerek bireyin hayatında tutarlılık, amaçlılık ve anlamlılık algılarını oluşturmaktadır (McAdams ve McLean, 2013).
.
Singer (2004) parçalı yaşantıların bütünsel bir kimliğe hangi mekanizmalar aracılığıyla dönüştüğünü açıklamak için Tomkins’in (1987) Senaryo Kuramı’ndan yararlanır. Bu kurama göre otobiyografik bellek sahneler ve senaryolar adı verilen iki yapıdan oluşmaktadır. Sahneler belirli olaylara ait somut, canlı ve duygusal yoğunluğu yüksek anıları, senaryolar da zihnin bu benzer sahneler arasında bağlantılar kurarak çıkardığı soyut kuralları ve şemaları ifade etmektedir. Buna göre birey yaşamı boyunca karşılaştığı sahneleri birleştirerek kendisine yol gösterecek bilişsel haritalar, yani senaryolar oluşturmaktadır. Birey yaşamı boyunca biriktirdiği sahneleri senaryolar aracılığıyla anlamlandırdıkça “Ben kimim?” sorusunun yanıtı şekillenir (Singer, 2004). Bu açıdan öyküsel kimlik tamamlanmamış bir haldedir, bellek tarafından sürekli işlenir ve yeniden kurgulanır (McAdams ve McLean, 2013).
.
Kimliğin geçmiş ve bellek ile olan bağlantısı felsefe ve psikolojide olduğu gibi edebiyatta da yerini bulur. Kayıp Zamanın İzinde isimli yedi ciltlik eserinde Marcel Proust otobiyografik belleğin öyküsel kimliği inşa etme deneyimini okuyucuya sunar. Roman annesinin yetişkin Marcel’e bir fincan çay ve tarak midyesine benzettiği madlen isimli bir kek vermesiyle başlar. Marcel içinde kek kırıntıları bulunan çay damağına değdiği anda sebebini anlayamadığı yoğun duygulara kapılır. Bu duyguların kaynağını araştırdığında çocukluğunu geçirdiği Combray şehrinde her pazar sabahı madlen keki yediğini hatırlar. Bu hatırlamanın ardından geçmişin, yani “kayıp zamanın” izine düşer ve okuyucu ile yedi ciltlik bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta Combray şehri, çocukluğu, gençliği, kendisi, ailesi, çevresindeki insanlar, yaşadığı dünya ve bunlara dair algıları ile yeniden karşılaşır.
.
Bu yazıda tartışılan kavramlar açısından incelendiğinde Marcel’in bugünkü hayatında madlen kekini çay eşliğinde yediği sahne ile çocukluğunda benzer bir deneyimi yaşadığı sahne arasında bir bağlantı kurduğu görülmektedir. Kendisi bu bağlantıyı “Halamın ıhlamura batırıp bana verdiği bir parça madlenin tadını tanır tanımaz…bütün Combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı.” cümleleriyle ifade etmektedir. Marcel’in çocukluğundaki sahneyi hatırlaması bilinçli bir çabayla olmamıştır. Bilinçli bir çaba olmadan, genellikle duyusal uyaranlar gibi tetikleyiciler ile aniden zihne gelen anılara istemsiz otobiyografik anılar adı verilir. Bernsten ve Rubin’in (2002) araştırmaları istemsiz otobiyografik anıların bilinçli hatırlanan anılara kıyasla daha canlı ve daha duygusal yoğunluklu olduğunu ortaya koymuştur. Singer (2004) bireyin yaşamında en sık geri dönen ve en güçlü duygusal iz bırakan sahnelerin öyküsel kimliğin oluşumunda rol oynayan anılar olduğunu ifade etmektedir. Tomkins'in (1987) kuramındaki dille ifade edildiğinde bu sahneler bireyin senaryolarını şekillendiren ham maddedir.
.
Belleğin kimlik oluşumundaki rolü anlaşıldığında yeni bir soru belirir: Belleğin bozulduğu durumlarda kimliğe ne olur? Psikoloji araştırmalarında bellek ve kimlik kavramlarının sıklıkla beraber ele alındığı konulardan biri travma sonrası stres bozukluğudur. Hayatın olağan akışında yaşantılar kişinin yaşam öyküsüyle bütünleşmektedir. Travma yaşantılarında bu bütünleşme sürecinde bozulma yaşanır. Bu bozulmanın temelinde beyindeki bilgi işleme süreçlerinin bilişsel ve nörobiyolojik düzeyde kesintiye uğraması yatmaktadır (Ehlers ve Clark, 2000). Bir yaşantı otobiyografik belleğe kodlanırken kavramsal işleme süreci aktiftir (Roediger, 1990). Yaşantının anlamlandırılmasını, zaman ve mekan gibi bağlamsal bilgileri içerecek şekilde düzenlenmesini ve otobiyografik anıların arasına yerleştirilmesini sağlayan bu süreç üst düzey bilişsel işlevleri kontrol eden prefrontal korteks tarafından yönetilmektedir. Travma anlarında yaşanan güçlü duygusal tepkiler nedeniyle prefrontal korteksin ve zaman-mekan bilgilerini kodlayan hipokampüsün işlevleri baskılanırken amigdala aşırı aktif olur. Amigdalanın etkisiyle travmatik ana ilişkin duyusal bilgiler canlı kalırken bu bilgilerin anlamsal bir bütün olarak kodlanmasını sağlayan kavramsal işleme sürecinin bozulması nedeniyle bu anılar kişinin öyküsüyle bütünleşememektedir (Brewin, 2001). Yaşam öyküsüyle bütünleşemeyen travmatik anı, Tomkins'in (1987) kuramındaki dille ifade edildiğinde, canlı bir sahne olarak kalır. Bu sahneye uygun bir senaryo oluşturulamadığı için birey geçmişi anlamlandırıp geleceğe taşıyacak bilişsel haritalardan yoksun kalır ve öyküsel kimliğin inşası kesintiye uğrar.
.
Bir felsefe profesörü olan Susan Brison Hesaplaşma: Şiddet ve Benliği Yeniden İnşa Etmek (2025) adlı kitabında travmanın bellek ve kimlik üzerindeki etkisini kendi travma deneyimi üzerinden aktarır. Travmanın yalnızca anı sisteminde değil, kimlik algısında da bir “kopmaya” neden olduğunu, “travma öncesi ben” ve “travma sonrası ben” olarak ikiye ayrıldığını ifade eder. Kimlik algısındaki bu sürekliliğin bozulmasının bireyin öz yaşam öyküsü üzerindeki kontrolünü kaybettiğini düşünmesine yol açtığını aktarır. Brison’a göre benliği yeniden inşa etmenin yolu travmatik anıyı yeniden anlatmaktır. Bu yazıda tartışılan kavramlar bakımından ele alındığında, yeniden anlatım travmatik sahnenin anlamlı bir senaryo edinmesi ve yaşam öyküsüyle bütünleşmesini ifade etmektedir. Bu bütünleşme sayesinde yaşam öyküsü ve öyküsel kimliği yeniden süreklilik kazanır.
.
Öyküsel kimliğin ani bir “kopma” ile parçalandığı travma yaşantılarından farklı olarak, Alzheimer Hastalığında bellek işlevleri zaman içinde, ilerleyici biçimde bozulur. Bellek işlevlerindeki bozulma yalnızca hatırlama kapasitesinin azalmasıyla ilgili değildir. Alzheimer Hastalığı tanısı almış bireylerin otobiyografik bellek performanslarındaki bozulmanın kimlik algılarındaki değişimle ilişkili olduğunu gösteren araştırma bulguları mevcuttur (Addis ve Tippet, 2004).
.
Bunlara ek olarak, Alzheimer Hastalığında bellek işlevlerindeki bozulma ile kimlik algısındaki bozulma arasındaki ilişki göründüğü kadar basit olmayabilir. Sabat ve Harre (1992) otobiyografik bellekteki bozulmanın kesin biçimde benlik kaybı anlamına geldiği varsayımına karşı çıkmışlardır. Alzheimer Hastalığında birey kendisiyle ilgili inançlarına, geçmiş yaşam öyküsüne ve sosyal rollerine yönelik bilgilerine erişimini kaybetse de “ben” olma farkındalığının, yani sürekli bir benlik algısının hastalığın son aşamalarına kadar devam ettiğini ifade etmişlerdir. Bireyin birinci tekil şahıs zamiri “ben”i tutarlı bir şekilde kullanabildiği sürece benliğin bir parçasının sağlam kaldığını belirtmişlerdir. Bu açıdan bakıldığında belleğin benliği belirleyen tek şey olmadığı ama benliğin üstüne inşa edilen öyküsel kimlikte hayati bir rolü olduğu düşünülebilir.
.
Bellek ve kimlik arasındaki ilişki yüzyıllar öncesinden başlayarak felsefeye, edebiyata ve psikolojiye konu olmuş çok katmanlı ve karmaşık bir konudur. Bu yazı belleğin yalnızca bireyin geçmiş yaşantısına yönelik bilgileri depolayan bir sistem olmadığını, kimliğin inşasında etkin bir rol üstlendiğini ortaya koymayı ve bu sürece hangi mekanizmaların aracı olduğunu açıklamayı amaçlamıştır. Bu bakış açısı travma sonrası stres bozukluğu ve Alzheimer Hastalığı gibi bellek ile kimliğin aynı anda etkilendiği bozukluklar üzerinden örneklendirilmiştir. Bu konuya dair henüz yanıtlanmamış birçok soru bulunmaktadır. Bununla beraber, belleğin teknolojik gelişmeler ile manipüle edilebildiği ve dijital platformlar aracılığıyla dışsallaştırıldığı günümüz dünyasında kimlik ve bellek ilişkisinin nasıl dönüşeceğine dair hem bilimsel hem de felsefi düzeyde yeni soruların ortaya çıkacağı ve yeni araştırma alanlarının açılacağı düşünülmektedir.
.
KAYNAKÇA
Addis, D. R., & Tippett, L. J. (2004). Memory of myself: Autobiographical memory and identity in Alzheimer's disease. Memory, 12(1), 56–74. https://doi.org/10.1080/09658210244000423
Berntsen, D. (2009). Involuntary autobiographical memories: An introduction to the unbidden past. Cambridge University Press.
Berntsen, D., & Rubin, D. C. (2002). Emotionally charged autobiographical memories across an: The recall of happy, sad, traumatic and involuntary memories. Psychology and Aging, 17(4), 636–652. https://doi.org/10.1037/0882-7974.17.4.636
Brewin, C. R. (2001). A cognitive neuroscience account of posttraumatic stress disorder and its treatment. Behaviour Research and Therapy, 39(4), 373–393. https://doi.org/10.1016/s0005-7967(00)00087-5
Brison, S. J. (2025). Hesaplaşma: Şiddet ve benliği yeniden inşa etmek (O. Şenkul, Çev.). Scala Yayıncılık. (Özgün eser 2002'de yayımlanmıştır)
Ehlers, A., & Clark, D. M. (2000). A cognitive model of posttraumatic stress disorder. Behaviour Research and Therapy, 38(4), 319–345. https://doi.org/10.1016/S0005-7967(99)00123-0
Hume, D. (2016). İnsan doğası üzerine bir inceleme (A. Yardımlı, Çev.). İdea Yayınevi. (Özgün eser 1739’da yayımlanmıştır)
Locke, J. (2023). İnsan anlığı üzerine bir deneme (V. Hacıkadiroğlu, Çev.). Serbest Kitaplar. (Özgün eser 1689’da yayımlanmıştır)
McAdams, D. P., & McLean, K. C. (2013). Narrative identity. Current Directions in Psychological Science, 22(3), 233–238. https://doi.org/10.1177/0963721413475622
Proust, M. (2023). Kayıp zamanın izinde: Swann’ların tarafı (R. Hakmen, Çev.). Yapı Kredi Yayınları. (Özgün eser 1913’te yayımlanmıştır)
Roediger, H. L. (1990). Implicit memory: Retention without remembering. American Psychologist, 45(9), 1043–1056. https://doi.org/10.1037/0003-066X.45.9.1043
Sabat, S. R., & Harré, R. (1992). The construction and deconstruction of self in Alzheimer’s disease. Ageing & Society, 12(4), 443–461. https://doi.org/10.1017/S0144686X00004992
Singer, J. A. (2004). Narrative identity and meaning making across the adult lifespan: An introduction. Journal of Personality, 72(3), 437–460. https://doi.org/10.1111/j.0022-3506.2004.00268.x
Tomkins, S. S. (1987). Script theory. In J. Aronoff, A. I. Rabin, & R. A. Zucker (Eds.), The emergence of personality (pp. 147–216). Springer.

01 Haziran 2026 22:12

01 Haziran 2026 23:31

03 Haziran 2026 22:42

04 Haziran 2026 01:02