Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

SOKRATES’İN ÇAĞRISI

“DOSTLARIM SİZİ YOLDAN ÇIKMAYA DAVET EDİYORUM!”

Kategori: Felsefe-Mantık - Tarih: 19 Eylül 2026 01:01 - Okunma sayısı: 57

SOKRATES’İN ÇAĞRISI

SOKRATES’İN ÇAĞRISI: “DOSTLARIM SİZİ YOLDAN ÇIKMAYA DAVET EDİYORUM!”

Sokrates Olimpos Dağından mı sesleniyor?

- Hayır.

Bu sesleniş filozoflara mıdır?

- Hayır.

Bu sesleniş yalnızca doktorlara, marangozlara, avukatlara, duvar ustalarına ya da öğretmenlere midir?

- Hayır.

Hangi yüce ruhlu insan bu seslenişteki hakikat mesajını duyabilir.

Herkes!

Sokrates’in çağrısı herkesedir: “Dostlarım sizi yoldan çıkmaya davet ediyorum.” der.

Diogene: “Hiç kimsenin duygularını incitmeyen bir filozof ne işe yarar ki.”

Felsefe tarihinde mesajı herkesçe doğru alınabilecek kaç filozof vardır? Kuşkusuz filozofları anlamak zordur çünkü felsefe insanlık birikiminin en zorlu entelektüel çabasıdır. Fakat Sokrates’in çağrısı geçmişte ve bugün dünyanın her yerinde bütün yüreklere dokunabilecek çağrılardan biridir. Marx’ın sözünü deforme edip şöyle söyleyebiliriz: “Atina’da bir hayalet dolaşıyor, yürüyen erdemin hayaletidir bu.”

Sokrates, felsefe tarihinde filozofların büyük saygısını kazanan ve Batı Felsefesinin ilham kaynağı olan filozoftur. Sokrates dışındaki filozoflar büyük bir evrenken o yalnız başına büyük ve görkemli bir paralel evrendi. Bu paralel evren hiçbir kitap yazmadı, yazmanın kuru ve verimsiz bir çaba olduğunu düşündü. Kavramlar, kitapların sayfasına düşünce sıcaklığını ve gücünü yitiriyordu. Ona göre, “yazmak tehlikeliydi ve düşünceyi hapsediyordu.”

Sokrates, felsefeyi cennetten indirdi ve insanların yaşamına armağan etti. Onun kavramları, insanların gözlerine bakarken yüreklerine nakış gibi işleyen hakikattin parçasıydı. Kavramları sıcak bir Akdeniz esintisi gibi insanların ruhunda bir devrim yarattı.

Sokrates şöyle demişti: “Sofistler kelimeler üzerinden, filozoflar kavramlar üzerinden konuşur. Benim annem insanları doğurtur, ben de kavramları doğurturum.” Kavramlar Sokrates için elmas değerindeydi. Elinde iki şey vardı: Önce akıl sonra da kavramlar. Yüreğinde bütün insanlık için devrim yaratacak bir güç vardı. Bitmek tükenmek bilmeyen merak ve sorgulama arzusu. Bazen yirmi dört saat boyunca hiç kıpırdamadan ayakta duruyordu, kendi zihninde kaybolmuş biri miydi? Yoksa kendi evrenini keşfeden biri miydi?

Bergson Sokrates’in dili için şöyle diyordu: “Sokrates’in “dili halkın dili olacaktır. Bir şey yazmayacaktır, çünkü düşüncenin canlı olarak başkalarına ulaşması gerekir. Onlar da başka ruhlara ulaştıracaktır. Soğuğa da açlığa da aldırış etmez. Hiç de asketik (çileci) değildir, ama ihtiyacından kurtulmuş, vücuduna kulluktan sıyrılmıştır. İçinde bir “daimon (Tanrı)” vardır, kulağını dürtmek gerekince sesini yükseltir. Bu “daimonik” bildiriye o kadar iyi inanır ki, uğruna ölümü bile göze alır: halk mahkemesi önünde kendini savunmaktan vazgeçmiş, ölümün önüne atılmıştır; çünkü “daimon“ başka türlü hareket için bir şey dememiştir.”

Platon ve Ksenophon’un aktardığı konuşmalarında Sokrates’ten, yarattığı düşünce devrimini, yani felsefenin yönünü insan dışındaki doğanın incelenmesinden insan ve insan davranışlarının toplumdaki amaçlarının incelenmesine döndürdüğünü anlattıklarını görürüz. Sokrates’ten önce felsefe doğanın keşfiyle başlar, Sokratesçi felsefe ise insan ruhunun keşfiyle başlar.

Bütün güvenilir otoritelerimiz; Platon, Ksenophon, Aristoteles; Sokrates’in dünyanın kökeni gibi ontolojik sorunlarla ilgilenmediğini göstermektedir. “Sokrates’in kendisi” der Ksenophon “sadece insana dair meseleleri bir insanı birey ve vatandaş olarak neyin iyi kıldığını” tartışırdı. Ona göre cehalet insanı köleden beter ederdi. Eğer Ksenophon’a güvenirsek, Sokrates doğa hakkındaki tartışmaları iki nedenle reddetti: “Dogmatik ve faydasızdırlar.” diyordu.

Sokrates “faydasız” diyerek İyonya biliminin insanın kendisi ve doğru yaşam yolu hakkında bilgi edinmek açısından bir fayda içermediğini kastediyordu: ona göre insanın en önemli meselesi şuydu: “Yaşamın kaydedilmemiş geçmişteki başlangıcını bilmesem de” diye düşündü Sokrates, “yaşamın buradaki ve şimdiki amacını bilebilirim.” diyordu.

Büyük bir kaotik fırtına başta Atina ve bütün Yunan şehirlerini Sofistlerin gelişiyle kuşatmıştı. Sokrates’in bu ergen felsefeyle başı dertteydi. Halk çoğu zaman onu Sofistlerle karıştırıyordu. Bunda Aristophanes ve diğer komedi yazarlarının yanlış anlamayı körüklemelerinin ciddi katkısı vardı. Sokrates artık 70’ine merdiven dayamıştı, yorgun lakin gencecik bir ruha sahipti. Tahmin edemeyeceği iki suçlamayla karşı karşıya kalmıştı.

  • Atina’nın tanrılarını tanımamak
  • Gençleri yoldan çıkarmak

Bu suçlamalar tamamen düzmece miydi? Yoksa bir hakikati mi temsil ediyordu? Sokrates’in denilebilir ki hayatının amacı bu sorgulamalardı. Herkesle konuşmayı ve tartışmayı seviyordu. Herkesten çok gençlerin sohbetini ve onlarla zaman geçirmeyi daha da çok tercih ediyordu. “İsyan ve başkaldırı” evresindeki bu gençlerin ihtiyaç duyduğu her şey Sokrates’te vardı. Kanıtlanmış bilgeliğin timsali olarak görülüyordu (O bunu reddediyordu ama gençler onu kendi idolü ya da bugünün deyimiyle bir star olarak görüyordu). Gençler onun zekâsına olduğu kadar alçak gönüllü, hoşgörülü tavırlarını da gözden kaçırmıyorlardı. Gençleri en çok etkileyen özelliği ise hiyerarşiyi ortadan kaldırması ve can kulağıyla onları anlamaya ve tanımaya onların dünyasına girmeye ve onların önemsediği şeyleri yapmaya çalışmasıydı. Gençlere karşı gösterdiği sabrın belki de binde birini Atina’nın yargıcıyla “adalet” üzerine yaptığı konuşmada ya da Atina’nın komutanıyla “cesaret” üzerine konuşurken göstermiyordu. Açıkça gençleri, hayatlarının her yönünü akılla irdelemeleri konusunda cesaretlendiriyordu.

Sokrates gününün büyük çoğunluğunu Atina’nın agorasında geçirmekteydi, çevresinde özellikle gençler olmasına rağmen sohbetler herkese açıktı. Herkesin anlayabileceği şeyler söylüyordu herkesin her gün kullandığı fakat üzerinde o güne kadar düşünmediği kavramların ne olduğunu dert ediyordu. Hiçbir başlangıç noktası kabul etmiyor. Her neyi görüyorsa “neden” diyordu. Gençlere; Erdem nedir? Bilgi nedir? Adalet nedir? Mutluluk nedir? gibi sorular soruyordu. Agorayı tıpkı bugünkü gibi bir pazar yeri olarak düşünün; sebze - meyve satıcıları, ayakkabı ustaları, demirciler, kalaycılar, canlı hayvan satıcıları, Atina Limanından gelen bin bir çeşit taze deniz ürünü, her şey için pazarlık yapanlar, alışveriş yapanlar, konuşanlar, kavga edenler, koşuşan çocuklar, büyük bir keşmekeş içindeki insan seli ve bütün bunların yanında onlarca gençle yürüyen, kafası bin bir soruyla dolu olan Sokrates pazarda satılanları görünce, “İhtiyacım olmayan ne çok şey var.” diyordu.

Gençler onun kaba saba bedeninin içinde hakikatin sırrına ermiş yüce bir ruh olduğunu sezgisel olarak da olsa farkındaydılar. Onların merakıyla Sokrates’in bilme arzusu birbirleriyle çok iyi örtüşüyordu. Birbirlerine ihtiyaç duyuyorlardı. Sokrates bunun farkındaydı. Oysa gençler bu devasa ağacın meyvelerini iştahla tüketirken Sokrates’i bir felakete sürüklediklerinin farkında değillerdi.

Atina’nın yaşlı yurttaşları oğullarının yavaş yavaş ellerinden kayıp gittiklerini ve o güne kadar kulaklarına yabancı olan kavramları sıkça duymaya başladıklarını fark ettiler. Yaşlılar gençlerdeki bu değişimi, rahatsız edici tavırları ve değişen karakterlerini kuşkuyla izliyorlardı.

Sokrates ise bu felaketin henüz farkında değildi, bütün dikkatini “Yaşamın amacı nedir?” Sokrates’in ortaya attığı ve başkalarını da düşünmeye zorladığı soru tam da bu türden sorulardır. Sokratesçi sorgulamada sorular hep soruları doğururdu. Bu diyalektik tavır onda bir yaşam biçimine dönüşmüştü.

Sokrates gençlerin kendi benleriyle bir bağ kurmasını amaçlıyordu. “Kendini bil” sorusu kişinin kendi ruhuna giden ilk kapının aralanmasıydı. Bu soru gelecekteki her soru için temel bir varoluş krizine işaretin ipucunu içinde barındırıyordu. “Kendini bil!” yoldan çıkmanın da ilk basamağıydı. Bu soru dağdan kopan ilk kar yumağının potansiyelini içinde barındırıyordu. Büyük kopuş önce kişinin kendi beninde başlıyor yavaşça ilerleyerek kişinin bütün sosyal ilişkilerini sarsıyor sonra da toplumsal çelişkiye dönüşüyordu. Hiçbir aile, hiçbir arkadaş grubu ve nihayetinde hiçbir toplum böylesi bir kopuşa suç ortağı olamaz, bu nedenle Atina demokrasisi Sokrates’i susturulmalıydı. Sokrates tarafından başarılan ve Delphoi’nin “kendini bil!” tembihiyle özetlenen devrim; bir sorgulama ve kendini yeniden yaratma sürecidir.

Gençler dillerindeki bu yeni kavramlara hemen sırtını dönemezdi. Onları savunurken beceriksiz olsa da gençler Sokratik devrimi içselleştirildiğinde dağları bile yerinden oynatabilirler. Sokrates’in gölgesi bütün Atina’nın gençlerini kucaklıyordu. Bu beraberlik Sokrates’i yavaş yavaş bir nefret nesnesine dönüştürüyordu. Büyük bir fırtına kopmuş geliyordu. Lakin Sokrates fırtınaya karşı metanetini korudu. Önce ciddiye dahi almadı suçlamaları, sonra başına geleni kabullenmekle yetindi. Aslında Sokrates’in mahkemede kendisini ciddi bir şekilde savunmadığını ve kanıtlarının yargıçları ikna edici olmadığını görüyoruz. Hatta kanıt sunmaktan çok Meletos ve Anytos’u küçük düşürmeye çalışmakta, onlarla polemik yapmaktadır. Kendisini savunurken öteden beri alışık olduğu gibi konuştuğunu, agorada sarraf tezgâhlarında nasıl konuşursa öyle konuştuğunu ifade ediyordu. Hatta ölünceye kadar ücreti devlet tarafından karşılanan “prytaneon”da ağırlanması gerektiğini söylüyordu. Bu tavırları da onu yargıçların gözünde-başlangıçta suçlu görülmese de-mahkeme ilerledikçe suçluya dönüştürmektedir. Birinci yargılamada yargıçların 280’i Sokrates’i suçlu, 220’si suçsuz bulurken -ki bu sırada sadece özür bile dilese kurtulabilecekken - davanın sonucunda 360 yargıç onu suçlu 140 yargıç ise suçsuz bulmuştur. Savunmada “gölgelerle çarpıştığını” itiraf eder. Kaderi kendi elindedir, lakin “daimon”u ona hayatı için savaşmayı önermemektedir. Belki de bir tür intihar biçimidir mahkemedeki Sokrates’in bu pasif tavrı.

Sokrates savunmasında Atinalılara doğru bildiği yoldan asla vazgeçmeyeceğini yüreklice açıklamıştır:

“Kurtulmam için ileri sürülebilecek böyle bir şartta karşı derim ki: Atinalılar, size saygı ve sevgim vardır; ancak ben size değil, yalnız göklere boyun eğerim; ömrüm ve kuvvetim oldukça bilgeliği aramaktan ya da sizi ikaz etmekten ya da bir araya gelme fırsatını yakaladığım herkese, her zamanki sözlerimle gerçeği göstermekten asla vazgeçmeyeceğim: Güzel dostum, bilgeliği ve gücüyle ünü büyük Atina’nın yurttaşısın. Paraya, şerefe, üne bu kadar önem verdiğin halde; bilgeliğe, akla ve ruhunun mükemmelliğine hiç önem vermemekten utanmaz mısın? Eğer biri itiraz edip bunlara önem verdiğini söylerse, hemen onun yakasını bırakıp kendi yoluma gitmeyeceği; gene soracağım ve onu sorguya çekeceğim ve onu sınayacağım; eğer tasladığı erdeme sahip olmadığını düşünürsem kendisini, değerli şeyleri ucuz, değersiz şeyleri üstün tuttuğundan ötürü suçlayacağım. Bunu genç ya da ihtiyar, yurttaş ya da yabancı, herkes, hele size, benim insanım olduğunuz için bütün yurttaşlarıma yapacağım. Çünkü bilin ki, bu bana göklerin buyruğudur ve inanıyorum ki Atina’da, şimdiye kadar göklere benim bu gönüllü hizmetimden daha büyük bir iyilik edilmemiştir.”

Sokrates savunmasında şöyle devam eder:

“Çünkü benim paranız ve servetiniz için değil, vücudunuzun değil, her şeyden önce ruhlarınızın mükemmelliği için çalışmanıza ve bunu en büyük önceliğiniz yapmanız gerektiğine genç, ihtiyar hepinizi ikna etmekten; hem kamusal hem özel hayatta, iyiliğin servetten gelmediğini, ama serveti ve diğer şeyleri yapanın insan için gerçekten değerli olan iyilik olduğunu söylemekten başka bir vazifem yok. Eğer bunları söylemekle gençleri doğru yoldan saptırıyorsam, ne yazık; ama söyleyecek başka şeylerin olduğunu iddia ediyorsa, bu doğru değildir. Dolayısıyla Atinalılar Anytos’a ister inanın ister inanmayın, beni ister suçsuz isterse suçlu bulun; bir değil bin kere ölmem gerekse dahi, yolumu değiştirmeyeceğimle sözlerimi bitirmek isterim.”

Sokrates’in mahkemedeki son sözleri şöyledir:

“Sizlerden dileyeceğim bir şey daha kaldı. Oğullarım büyüyünce Atinalılar, zenginliğin ya da erdemden önce başka bir şeylerin ardına düştüklerini görürseniz, ben sizlere nasıl uğraşmışsam, sizler de onlarla öyle uğraşınız, cezalandırınız onları. Hiçbir şey değillerken, kendilerini bir şey sanırlarsa, ödevlerini boş verip, değerleri yokken kendilerinin bir şey olduklarını sanırlarsa, ben sizleri nasıl azarlayıp utandırmışsam, sizler de onları öyle azarlayıp utandırınız. Bunu yaparsanız, bana ve oğullarıma karşı doğru davranmış olursunuz.

Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim: ben ölmeye, sizler de yaşamaya. Hangisi daha iyi? Tanrıdan başka kimse bilmez bunu.”

Sokrates isteseydi mahkemeyi arenadaki bir gösteriye dönüştürebilirdi. Tilmizleri en ufak işaretiyle Atina’nın barış atmosferini kaosa çevirebilirlerdi. Susmak ve kaderine boyun eğmek Sokratesçi bir fatalizme uygun bir eylemdi. Aksini aklının ucundan dahi geçirmemiştir. Sokrates Atina’daki isyan bayrağını ölümüyle yüreğine gömer. Lakin bu bayrak bugün bütün canlılığıyla üzerimizde dalgalanmaktadır.

Bütün filozoflarca büyük bir saygınlıkla karşılanan, Batı’da etik sorunu insan kalbine ilk koyan filozof olan Sokrates, ölüme mahkûm edildi. Ölmek ya da yaşamak ikisi de pek umurunda değildir. O inandığı gibi yaşamaya odaklanmıştı. Bu yaşamın sonunda ölüm bile olsa umurunda değildir. Bu nedenle “Ölümü bir tür, deliksiz ve düşsüz bir uykuya benzetir.” Felsefenin bilinen bu ilk kamusal alımlanışı çok ciddi bir suçlamaya maruz kalır. Felsefe gençleri yoldan saptırır. Dolayısıyla bu bakış açısının çağrısı şudur: “Dostlarım sizi yoldan çıkmaya davet ediyorum.” O halde “yoldan çıkma nedir?”

“Sorgulanmamış bir var oluş koyunlara uygundur insanlara değil.” der Sokrates, o, çevresindeki gençlerden hiçbir şekilde para talep etmemiştir. Onlardan bir çıkarı olmamıştır. Onunkinde parayla ilgili bir anlamda “yoldan çıkarma” söz konusu değildir. Aksine Sokrates, para alarak ders verdikleri için rakibi Sofistlere şiddetle karşı çıkıyordu. Onlar gençlerden para alarak “güzel konuşma” (hitabet) ve “politika” üzerine dersler veriyorlardı.

Sokrates, gençliğe verdiği devrimci derslerle karşılıksız olarak onları yoldan çıkarırken, Sofistler verdikleri dersler karşılığında –ki bunlar oportünizm dersleriydi- yüklü paralar alıyorlardı. Demek ki “gençliği yoldan çıkarmak” Sokrates’in anladığı anlamda elbette bir para meselesi değildir.

Sokrates’in gençliği yoldan çıkarması ne para, ne haz ne de iktidar olma arzusuna dayanır. Onun parayla hiç işi olmazdı. Ne çalışıyor ne de paraya ihtiyaç duyuyordu. O, paranın, hazzın ve de iktidar olma arzusunun nesnesi olamayacak kadar tinsel bir dünyanın tesiri altındaydı. Mahkemedeki tavrı dahi içindeki “daimon”un pasifist tutumuyla açıklanabilir. “Daimon”unun ona biçtiği kadere boyun eğdiğini görüyoruz. Daha sonra Platon’un hocasının yarım bıraktığı ya da henüz başlamadığı itirazını yani Atina demokrasisinin karakterini açık ve net bir şekilde teşhir eder. Yozlaştıran, gerçek anlamda doğru yoldan saptıran iktidardır. Sokrates’in Atina siyasetine katkısı hiç de güç istenci değil, salt çıkarsız bir edimdir. Sokrates; “Atina uyuşuk bir attır, ben de onu rahatsız etmeye gelen at sineğiyim.” der. Bu da iktidar ve ihtiras yarışına tamamen yabancı bir felsefedir.

Sorulması gereken asıl soruyu sormak gerekir. Sokrates’i gençlerle buluşturan ve onları yoldan çıkarmaya iten asıl sebep nedir? “Gerçek yaşam” diyebiliriz. Peki, “gerçek yaşam nedir?” Bu konuşmanın yanıt aradığı biricik soru budur. Dolayısıyla gençliği yoldan çıkarmak diye bir şey söz konusuysa, bu asla paranın, hazzın ya da iktidarın hatırına değildir. Gençliğe bütün bunlardan daha üstün, daha iyi şeylerin var olduğunu göstermek içindir. “Gerçek yaşam” zahmete değen bir şey, yaşama çabasına değen ve parayı, hazzı, iktidarı çok çok gerilerde bırakan bir şeydir.

Sokratesçi felsefenin göstermek istediği şey, gerçek yaşamın belli ölçülerde mevcut olduğudur. Sahte bir yaşamın, talan edilmiş bir yaşamın, iktidar ve para için amansız bir mücadele olarak yaşanan bir yaşamın tehlikelerini göstermeye çalışır ve gençliği dogmatik uykusundan uyandırmaya çalışır.

Sokrates gerçek yaşamı fethetmek için, önyargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek ve göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele vermek gerekir. Aslında gençliği yoldan çıkarmak tek bir anlama gelir: Gençlerin önceden saptanmış yollara girmemesini, devletin, gelenek ve göreneklerine itaate mahkûm olmamasını, yeni bir şeyler yaratabilmesini, gerçek yaşama dair farklı bir yönelim önermesini sağlamaya çalışmak gerekir.

Gençliğin kendi olmasının önündeki içsel tehlikeleri iki şekilde ifade edebiliriz:

  • Bireysel tutkular,
  • Toplumsal tutkular.

Bu tehlikelerden ilki bireysel tutkulardır. Anlık yaşama, oyuna, hazza, müziğe, geçici bir ilişki serüvenine, uyuşturucuya, alkole duyulan tutku diye adlandırabiliriz. Bütün bunlar tekrarlana tekrarlana üst üste yığılarak yozlaşmış yaşam biçimini alır. Gençliğin bugününden geleceğini tüketmeye başlar, onu karanlığın içine çeker. Gençliği bekleyen son durak bir tür nihilizmdir. Bu yaşam anlamlandırılmayan bir yaşamdır, dolayısıyla gerçek bir yaşam gibi yaşanamaz. Bu durumda “yaşam” diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla ana sahip olmak; işte hayattan beklenebilecek tek şey budur. Bireysel tutkular anlayışı bizzat yaşam fikrini parçalar, dağıtır ve bu nedenle, bu yaşam anlayışı aynı zamanda bir ölüm anlayışıdır. Yaşam bu şekilde anlık yaşama tabi olduğunda parçalanır, darmadağın olur, tanınamaz hale gelir, artık sağlam bir anlama bağlı değildir. Felsefenin hedefi içsel ölümün bu canlı tecrübesini inkâr etmek değil, Sokrates’in çağrısıyla onu aşmak olacaktır.

Diğer yandan gençlik için ikinci içsel tehdit görünüşte bireysel tutkuların tersidir. Buna da toplumsal tutkular diyebiliriz: başarı tutkusu, zengin, güçlü, ayakları yere sağlam basan biri haline gelme tutkusu. Yani anlık yaşamda kendini tüketip bitirme değil, tersine, mevcut toplumsal düzende iyi bir yer edinme fikri. Bu durumda yaşam, sağlam bir yere sahip olmak için uygulanacak taktiklerin, kurnazlıkların, toplamı halini alır; bunun bedeli ise başarılı olmak amacıyla mevcut düzene başkaldırıdan çok itaat etmeyi gerektirir. Bu durum hazzın anlık ödüllerine dayalı bir düzen değil, gayet sağlam yapılandırılmış, etkili bir proje düzenidir.

Aslında insan gençken, genellikle farkında olmasa da, kimi zaman birbirine karışan ve çelişen olası iki yaşam yöneliminin tuzağına düşer. Bu iki eğilimi şöyle özetleyebiliriz.

  • Kendi hayatını mahvetme tutkusu ile
  • Kendi hayatını inşa etme tutkusu.

Kendi hayatını mahvetme nihilist bir tavırla yaşanabilir. Bunun ifadesi, saf isyan, başkaldırı, itaatsizlik, ayaklanma, kamusal alanları birkaç haftalığına işgali gibi parlak ve kısa yeni kolektif yaşam biçimleri rahatlıkla olabilir. Bu eylemlerin kalıcı bir etkisi yoktur ve de örgütlü bir hâkimiyetten yoksundurlar. No Future sloganıyla yürünür. Saman alevi gibi parlar ve iktidar başını kaldırınca çil yavrusu gibi dağılır. Bu tür eylemler egemenlerin başını dahi ağrıtmaz. Lenin, devrimi “ezilenlerin festivali” olarak görür. Oysa, Occupy (okipay) Wall Street bu anlamda devrimim fragmanı bile değildir.

Tersine, eğer kişi yaşamını gelecekte gerçekleştireceği şeye, başarıya, paraya, toplumsal mevkiye, kârlı bir mesleğe, aile huzuruna, şehir dışındaki lüks sitelerdeki bir eve ya da Akdeniz veya Ege’deki bir yazlığa yöneltirse, bunun sonucu, mevcut iktidar yapısını koruma kültü olur, çünkü kişi yaşamını bu yapının içine olası en iyi konuma yerleştirmiştir.

Bu iki yaşam biçimi de Sokratik yoldan çıkmanın antitezidir. Bu iki yaşam da “yola gelmedir.” Gerçek yaşama gidebilecek yolun önünü kesmektir. Aydınlanma olanağına sahip yaşamı zehirlemektir. Bugüne egemen olan bu iki yaşam tarzı Sokratik yoldan çıkma çağrısını bir daha bize anımsatıyor.

Onun devrimci felsefesinin 2000 yıldır egemen hurafelere meydan okuduğunu ve hakikat anlayışının da onu idama nasıl götürdüğünü unutmamak gerekir. Bıkıp usanmadan tekrar etmek gerekir: Filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır. Sokratik metodun anti tezi fanatizm ve dogmatizmdir. Bu Sokratesçi düsturu hep diri tutmak dileğiyle…

Caner ASNA / İbrahim Burçin ASNA

KAYNAKÇA

Badiou, Alain, Gerçek Yaşam (çev. I. Ergüden), Sel Yay., İstanbul, 2017Bergson, Henry, Din İle

Ahlakın İki Kaynağı ( çev. M. Karasan), MEB Yay., Ankara, 1947

Cornford, F. M., Sokrates Öncesi ve Sonrası (çev. A. M. C. Şengör- S. Onan), T. İş Ban. Kül. Yay., İstanbul, 2015

Platon, Diyaloglar 1 (çev. T. Aktürel), Remzi Kit., İstanbul, 1989

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Felsefe-Mantık Yazıları