Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

PORTFÖY ÇANTA

Elif Gülin Koçan

Kategori: Edebiyat - Tarih: 17 Eylül 2026 10:35 - Okunma sayısı: 385

PORTFÖY ÇANTA

PORTFÖY ÇANTA

“Necdet amca!” Dönüp baktım.

“Nasılsınız?”

“İç güveysinden hallice. Sağ ol oğlum.”

“Markete gidiyorum, alınacak bir şeyiniz var mı?”

“Ekmek alacağım. Onu da kendim alabilirim.” dedim.

“Olur mu öyle şey?”

“Olur, olur… Daha ölmedik.”

Güldü. Ben de güldüm.

Çocuk, bisikletine atlayıp markete doğru sürdü. Ben de yoluma devam ettim.

Aslında ekmek almak, bahaneydi. İnsan ihtiyarlayınca, her gün evden çıkmak için yeni bir bahane bulma konusunda çok yaratıcı oluyor.

Temmuz sıcağının Çeşme’yi kavurduğu günlerdi. Sabah erkenden denizimi yaptıktan sonra günümü evlerimizin önünde birbirine karışan bahçeleri seyrederek geçiriyordum. Elli yıl önce dikilen şeftali ağaçları şimdi evlerin çatısına yaklaşmış, kayısının dalları yazın ağırlığıyla aşağı sarkmıştı. Serçeler, sığındıkları ağaçların gölgelerinden çıkıp daldan dala atlamaya başlayınca kendimi dışarı atıyordum.

İnsan yaşlandıkça eklemleri de sanki usulca elini eteğini çekiyor bedeninden. Biraz fazla otursam dizlerim tutuluyor, biraz fazla yürüsem belim söylenmeye başlıyor. Böyle böyle bir gün başkalarının eline bakar hâle gelmekten korkuyorum.

Biz, bu siteyi kuran bir avuç insanın, nesilden nesile aktarılan bir cemazül evvelimiz vardır. Elli yıldır her yaz, çalıştığımız zaman iki üç ay, emeklilikte dört beş ay burada kalırız. Gündüz denizin tadını çıkarır, akşamüstleri sitenin kafeteryasında okey, briç, tavla oynarız, kimi zaman da büyük ekranda maç seyrederek vakit geçiririz..

Çocuklarımız burada büyüdü, onların çocukları da.

Bir bakıma hepimiz birbirimizin akrabası sayılırız.

Bu yüzden sitenin içinde kimin nereye gittiğini, kimin kiminle kavga ettiğini, kimin hastalandığını, kimin öldüğünü biliriz.

O gün de her zamanki gibi istikametim Makbule Hanım’ın bloğuydu. Onun evinin önünden geçmeyi oldum olası severim.

Makbule Hanım yıllar önce çocuklarımın, sonra torunlarımın doktoru olmuştu. Kocası Hasan Bey de haşmetli bir insandı. Hukuk profesörüydü rahmetli.

Hasan Bey’in ölümünden önce Makbule Hanım’a birkaç kere, “Kim bu kadın? Gönderin bu tavus kuşlu kadını evimden!” diye bağırdığını duydum. Aklıma geldikçe “Allah’ım, aklımı almadan canımı al,” diye yalvarır dururum.

O zamanlar fazlasını görüp duymayayım, diye hep diğer yoldan yürürdüm. İnsan başkasının aile meselesine karışmamalı.

Neyse… Makbule Hanım’ın evinin karşısındaki çocuk parkındaki banka oturup biraz soluklandım. Kadınları seyretmek hoşuma gider mi?

Evet, elbette gider. Fakat bunu açıkça belli etmek bir erkeğe yakışmaz. Gerçi seksen beşinden sonra insanın neyi yapıp neyi yapmayacağı konusunda eskisi kadar titiz davranmasına da gerek kalmıyor.

Tam banka oturduğumda aklıma geldi; Makbule Hanım’ın briç partisine gitme saatiydi. İki yıl öncesine kadar bu saatlerde güzel elbiselerinden birini giymiş, saçlarını yapmış, başına hasır şapkalarından birini geçirmiş, elinde portföy çantasıyla, hâlâ topuklu ayakkabı giyebildiğini göstermek istercesine başı dik, omuzları geride kafeteryaya ilerliyor olurdu. Onu böyle görmek doğrusu hoşuma giderdi. İki yıldır buralara gelemediğim için, görmemiştim onu. Yine öyle geçecek, ben de seslenip bir isteği var mı, diye soracağımı düşündüm.

Bu yaz Makbule Hanım’da bir tuhaflık vardı. Birkaç kere bana “Kemal Bey,” demişti. İlkinde düzeltecek oldum. Sonra vazgeçtim. “Necdet Bey,” demekle ne değişecekti?

İnsan yaşlanınca isimler birbirine karışıyor. Benim de unuttuğum isimler oluyordu.

Sol yanındaki evin sakini Rukiye Hanım’ı da elinde bahçe hortumuyla, yalandan bahçeyi sular gibi yapıp Makbule Hanım’ı gözlüklerinin üzerinden süzerken görürdüm o zamanlar. Dizleri ağrırdı onun, zaten briç de bilmezdi. Biraz da kıskanırdı Makbule Hanım’ı.

İnsanların birbirlerini izlerken görülmediklerini zannetmeleri bana hep eğlenceli gelmiştir.

Makbule Hanım bir ara üst kattaki balkonda göründü. Geceliği ve elinde meşhur portföy çantası vardı. O değişmeyen tek aksesuarıydı.

O çantayı daha önce de çok görmüştüm. Ortasında bir tavus kuşu motifi vardı. Gövdesi altın simlerle işlenmiş, boynu zümrüt yeşiliyle lacivert arasında değişen ipek ipliklerle belirginleştirilmişti. Çantanın büyük kısmını kaplayan yelpaze gibi açılmış kuyruğu turkuaz, safir mavisi, yeşil ve altın renklerle parlıyor, dış hatlarından geçen ince altın sırmalar güneş vurdukça belli belirsiz ışıldıyordu.

Altın renkli klipsinin iki yuvarlak topuzu vardı. Makbule Hanım çantayı her açıp kapattığında eski bir mücevher kutusunun kapağı kapanır gibi tok bir “çıt” sesi çıkardı.

Hasan Bey bu çantaya takılırdı.

“Yine mi şu tavusunu taktın koluna?”

Makbule Hanım kızar, “Sen anlamazsın Hasan,” derdi.

Makbule Hanım içeriden iki elinde tuttuğu pembe çiçekli elbiseyle balkondan aşağı bağırmaya başladı.

“Dilek! Dilek!”

Yan evin balkonundan Dilek çıktı.

“Ne oldu Makbule teyze?”

“Sen yaptın değil mi bunu?” Elindeki çiçekli elbiseyi gösteriyordu.

Dilek şaşırdı.

“Neyi?”

“Elbisemi! Elbisemi sen kestin!”

Makbule Hanım elbiseyi havaya kaldırdı.

“Gece gelip makasla kestin. Biliyorum!”

Dilek bir an ne diyeceğini bilemedi.

“Ben yapmadım,” diyebildi sadece.

“Yalan söyleme! Gördüm!”

Dilek’in yüzü kızardı.

“Vallahi ben yapmadım.”

Makbule Hanım’ın sesi daha da yükseldi.

“Gençsin, güzelsin… Benim elbiselerimden ne istedin?”

Yan evin balkonundan Rukiye Hanım çıktı. Seksenli yaşlarının sonundaydı. Bastonuna dayanarak yukarı baktı.

“Makbule Hanım!”

Rukiye Hanım bıyık altından gülüyordu. Dalga geçip eğleneceği bir konu çıkmıştı.

Makbule Hanım merdivenlerden aşağı indi, Rukiye Hanım’ın yanına geldi.

“Ne yapmış Dilek? Bir daha söyle,” Dedi kahkahasını tutamayıp.

Makbule, elbisenin eteğini gösterdi. Sökük olan yerden uzun bir ip sallanıyordu.

“Kesmiş.”

“Kim kesmiş?”

“Dilek,”

Rukiye, gözlüklerinin üzerinden Dilek’e baktı alaycı bir şekilde.

Dilek ellerini çaresizce iki yana açtı. Evine kaçtı.

Rukiye’nin gözleri Makbule’nin elbisesinde kaldı. Sonra portföy çantasına baktı. Bir şey hatırlamış gibi bu sefer kıskançlıkla gülümsedi.

Rukiye, “Şapkan başında, şık terliklerin ayağında… Sen denize giderdin, ben dizlerimden kalkamazdım,” diye fısıldadı. “Şimdi…”

Telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Bakıcısına, “Bugün ayın kaçı?” diye sordu. Nazlı cevap vermedi.

Rukiye, “On ikisi ama on dört yazıyor,” dedi.

Bir süre sonra kaşlarını çattı.

“Yok… on dört.”

Telefonu kapattı. Tekrar açtı. Bir daha baktı.

“On ikisinde fatura ödenecekti. Suyumuzu kesecekler.”

Nazlı, “Otomatik ödemede ya, korkma. Gel kahveni yapayım,” dedi.

Makbule, Rukiye’yi bırakıp Nazlı’nın yanına gitti. Gözleri odanın içindeki aynaya kaydı. Aynanın yanında Hasan Bey’in fotoğrafı vardı. Fotoğrafın köşesinde siyah bir kurdele. Makbule Hanım’ın yüzü değişti.

“Hasan…Hasan, hadi!”

Sanki yanında biri varmış gibi başını kapıya çevirdi.

“Geç kalıyoruz, Hasan!”

Kapı kapandı.

Bahçede bir süre hiç kimse konuşmadı.

Ben ayağa kalktım. Makbule Hanım’ın balkonuna doğru yürüdüm.

“Makbule Hanım!”

Ses çıkmadı. Salonun balkona açılan tül kapısını itip hafif açtım.

“Ben markete gidiyorum. Bir şey ister misiniz?” diye laf olsun diye sormayı düşünüyordum.

Çiçekli elbisesini giymiş öylece ayakta duruyordu. Bana baktı. Bir an yüzü aydınlandı.

Sonra çantasını açıp telefonunu çıkardı. Telefonu bana uzattı.

“Oğlumu arar mısınız?” dedi.

Gözleri ıslanmıştı.

“Tabii,” dedim.

Tam o sırada çantanın içinden sararmış, katlanmış bir kâğıt yere düştü. Eğilip aldım. Makbule Hanım fark etmedi.

Kâğıdı açınca bir şiir çıktı karşıma.

İlk dizesini okudum.

Makbule Hanım’a gençliğimde yazdığım şiirdi bu!

Tüylerim diken diken oldu.

Ama ben Makbule’ye yazdığım şiiri yazar yazmaz yırtıp atmıştım, diye biliyordum. Hem de ellerimle.

Gözlerinde az önceki şaşkınlıktan eser yoktu. Bir genç kız gibi gülümsedi.

“Canım Necdet Bey, geldiniz, demek,” dedi.

Ben ona baktım.

O bana baktı.

Sarıldık birbirimize. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Sanki aradan geçen onca yıl, bahçenin bir köşesine bırakılmıştı da biz onu bulup kucaklamıştık.

Elimde hâlâ sararmış o kâğıt vardı. Makbule başını omzuma yasladı.

“Geç kaldın,” dedi.

Makbule’yi burada bırakamazdım.

Elimdeki sararmış kâğıda bir daha baktım. Yıllardır kayıp sandığım, hatta kendi ellerimle yırtıp attığımı bildiğim şiir, şimdi onun çantasından çıkmış, aramızdaki elli yıllık sessizliğin ortasına düşmüştü.

Kâğıdı katlayıp cebime koydum.

“Bekle,” dedim Makbule’ye. Yukarı çıktım. Dolabın üstünden eski valizini indirdim. Birkaç bluz, iki elbise, bir gecelik, çamaşır ve terlik koydum.

Geri döndüğümde Makbule hâlâ aynı yerde duruyordu. Portföy çantası kucağındaydı.

“Hazır mısın?” dedim.

Bana baktı.

“Nereye?”

“Bana.”

Yüzünde çocukça bir şaşkınlık belirdi.

“Senin evine mi?”

“Bizim eve.”

Portföy çantasını kolunun altına sıkıştırdı. Elimi tuttu.

“Seni asla bırakmayacağım,” dedim.

Gülümsedi.

“Geç kaldın,” dedi.

“Evet,” dedim. “Biraz geç kaldım.”

Birlikte kapıdan çıktık. Yan taraftan koşarak Dilek geldi. “Makbule Hanım, dikeyim o söküğü. Böyle gitme,” dedi.

Makbule gülümseyerek “Teşekkür ederim,” dedi.

Yorumlar (1)
Süleyman Baykal - 18 Eylül 2026 16:29
Portföy çanta öykünü okudum Güzel betimlemeler yapmışsınız “Aşk ateşi har har yanmaz ama hep köz kalır orada olduğunu belli eder “ diyorum
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Edebiyat Yazıları
AYNI 24 SAAT

Edebiyat 18 Eylül 2026

AYNI 24 SAAT

ADALET

Edebiyat 29 Ağustos 2026

ADALET

BOŞUNA BUNCA ÇABA

Edebiyat 21 Ağustos 2026

BOŞUNA BUNCA ÇABA

Şiir ve Yasak Elma

Edebiyat 13 Ağustos 2026

Şiir ve Yasak Elma

NAOMİ

Edebiyat 18 Haziran 2026

NAOMİ

KIRKBEŞ

Edebiyat 14 Nisan 2026

KIRKBEŞ