Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

İÇİNDEKİ SAF ALTINI GÖR

Mehtap ŞİMŞEK GÜRKAN

Kategori: Psikoloji-Sosyal Psikoloji - Tarih: 12 Mart 2026 04:52 - Okunma sayısı: 27

İÇİNDEKİ SAF ALTINI GÖR

Sene 1762… Jean Jacques Rousseau Emile adlı kitabını kaleme alıyor. Aynı yıl yayımlanan Toplum Sözleşmesi kitabında özgürlük, eşitlik ve adaletten bahseden Rousseau Emile adlı eserinin 5.kitabında bu kez "kadınla erkek aynı şekilde eğitilemez" başlığı ile kadın ve erkeğin kendi cinslerine özgü bir eğitim anlayışı ile eğitilmesi gerektiğini vurgulayarak eşitlik olgusunu cinsiyetçi bir tutumla gölgelerken, adalet olgusunun üstündeki güneşi ise batırıyor. Karanlığın içinden aydınlık doğar ama aydınlığın içinde karanlık oluşur mu? İşte kız çocuklarının eğitimi üzerine yazılanlar, söylenenler o günden beridir birilerinin ağzında, kaleminde, kelamında, düşüncelerinde, düşlerinde bir bakıyorsunuz karanlığın içinden aydınlık doğuruyor bir bakıyorsunuz aydınlığın içine karanlık tohumları ekiyor.

Aydın düşüncenin filizlendiği Rönesans döneminde; İnsan Hakları Beyannamesi ve Fransız İhtilalinin de katkıları ile cinsiyet ayrımını ortadan kaldırılmaya yönelik atılan adımlar ve kadınlara eğitim hakkı konusunun konuşulur hale gelmesi karanlığın içinden aydınlığı doğuran bir zemin oluşturur. Ancak tüm bu olumlu gelişmelere karşın 19. yüzyılın başlarına gelindiği halde karma eğitimin olmaması, ideolojik, ekonomik, sosyal sebeplerle aile yapısının içindeki işlerin kadına, dışındakinin erkeğe ait olduğu vurgusunun sürdürülmesi aydınlığın içindeki karanlığın göstergesi oluyor.

Bu kez Sene 1787…Emile kitabının üzerinden tam 25 yıl geçmiş. Mary Wollstonecraft Kız Çocuklarının Eğitimi Üzerine Düşünceler adlı eserini yayımlıyor. Eğitimde cinsiyet eşitliği sağlanması için çeşitli ilkeler üzerinde düşünüyor. Kadınların ihtiyacı olan eğitimi erkeklerle aynı biçimde almalarındaki haklarını, zihinlerini güçlendirerek akıllarını kullanmalarına izin verilmesi gerekliliğini, kadının erkek için yaratılmamış olduğunu, erkeğe bağımlı yaşamamak adına kadınların kendi geçimlerini sağlayabilmelerini anlatan birçok düşünceyi o dönemin yaygın düşünce yapısına karşı büyük bir yüreklilikle ifade ederken, etrafı aydınlığa doyuracak düşüncelerin de tohumlarını ekiyor.

Mary Wollstonecraft'ın o dönemde çok cesurca dile getirdiği o muhteşem düşünceler üzerinden tam 200 yıl geçiyor. Elbette bu arada kız çocuklarının eğitimleri üzerine yine ikilemler yaşanıyor, birileri bu yolu aydınlatmaya çalışırken, birileri yine karanlık taraflara yol açmaya devam ediyor. İşte tam 200 yıl sonra takvim 1987 yılının Eylül Ayını gösterdiğinde 5 yıllık ilkokul eğitiminin yani zorunlu eğitim çağının dışına çıkan bir kız çocuğunun babası yıllar süren kız çocuğu okumaz fikrini gerçekleştirmeye yönelik bir eylemde bulunarak, ortaokul kayıtları başladığı halde kızını bir türlü okula yazdırmıyor. Günler geçiyor… İnsanoğlu hem çok merhametli hem çok acımasızdır ya hem özünde hem öcünde. Neyin öcüdür anlayamadığımız ancak sadece özüne sığdırabildiğimiz bir gerçekle bu küçük kızı yüzleştiriyor… 'Baban seni yazdırmaz kızım…Pazartesi okul açılıyor…'

Bu kelimeyi kaç kez, kimlerden ne için ne adına duymuş olabilirsiniz ki? Ancak duyuyor kız çocuğu. Konu komşu, eş dost, hasım hısım, akraba… ne ara derde düştü ki bu kadar aynı soru aynı cümleyle küçücük çocuğu yüzleştiriyor? Evet kız çocuğu okulun haftaya pazartesi günü açılacağını ve günlerden Çarşamba olduğunun, kayıt için son iki günü kaldığının farkında. Artık bu soruyu duymaktan yılmış olacak ki konu komşu yanından ayrılıp eve geçiyor.

Aristoteles'in altın orta öğretisine göre cesaret gözü karalık ve korkaklık arasında orta bir yerdedir. Cesur kişi korku duyabilir ancak korkusunu yenip harekete geçebilir. İşte altın orta öğretisinde olduğu gibi hem akademik başarısı hem de davranışlarıyla saf altın olarak niteleyeceğimiz bu kız çocuğu çok korkuyor olsa da gözü kara davranıp cesaret göstererek şu ifadeyi kullanmaktan kendini alıkoyamıyor: 'Anne, beni okula ne zaman yazdıracaksınız?' Anne kızının ağlamasına dayanamıyor, ana yüreğidir ya onun da gözlerinden yaşlar süzülüyor…

Biraz toparlanıp dışarı oyun oynamaya çıkan 11 yaşındaki kız çocuğuna belli bir süre sonra eve gelmiş olan babası evin camından sesleniyor: 'Eve Gel'. Kız çocuğu bu ses ile korkarak, küçücük aklında binlerce senaryo geçirerek acaba diyerek ancak hiç ümit etmeyerek yürüyor. Dedim ya tam 200 yıl sonra evet, tam 200 yıl sonra aydınlığın içinde karanlığa yürüyen ve yürütmek isteyen bir baba, bu kez kızı eve geldiğinde kızını karanlıktan kurtaracak o cümleyi kuruyor. 'Sen neden ağladın? Ben seni yarın okula yazdıracaktım.'

Bir cümle, bir davranış, bir duruş, bir bakış, bir dokunuş hayat kurtarır ya o gün o cümle kız çocuğu olarak tanımladığımız Belkıs'ı kör kuyudan çıkarıyordu. Ancak kız çocuklarının eğitimi üzerine düşünceler bir aydınlıkta bir karanlıkta gezinirken; aynı süreç bu kez lise kayıt döneminde Belkıs'ı yine zora sokuyor, Belkıs'ın eğitim hayatına başladığı süreçte başına gelenler tekrar yaşanıyordu.

Süreç her ne ve nasıl yürütülmüş ve yaşanmış olur ise olsun, sonuçlar bağlamında yaşananları olumluya çevirebiliyor isek, sürecin konuşulmasından ziyade sonucun ortaya konulması daha ilham verici oluyor. Sonuç itibariyle Belkıs bugün mesleği ve eğitimi olan ve eğitimini devam ettirmek isteyen bir birey olarak yaşamını sürdürmektedir. Ve onun geçmişinde yaşanılan olumsuzlukların gölgesindeki hikayelerden daha kalıcı izler bırakacak hikayeler yaşadığı günleri konuşmak, hikayesi bu hikayeyle örtüşen nice kız çocuklarımıza armağan edilecek en önemli ilham kaynaklarından biri oluyor.

Belkıs, geçmişin gölgesindeki trajik hikayelerde takılı kalıp üzerindeki derin izlerini perçinlemek yerine, yarasının hem kendisi hem de ilacı olan eğitim hayatına devam etmenin huzuruyla yürürken, hayatın tüm öğretilerine ve tüm yaşanmışlıklara rağmen eksik kaldığı yönleri görmeye ve tamamlamaya da devam etmekte. Belkıs'a gösterilmek istenmeyen bir hayatın ona görünür kılınması için Belkıs'ın harcadığı onca çaba onun görmek isteme arzusundan başka bir şey değildir. Peki Belkıs bu bakış açısına nasıl ulaşmıştır? Belkıs'ın hikayesinin asıl meselesi nedir?

Tüm bu hikaye bağlamında Belkıs'ın hikayesi bizlere görmenin ilkeleri üzerine bir düşünce geliştirme yönünde yol gösterici olmakta. Leonardo Da Vinci insanları görenler, göremeyenler ve gösterince görenler olarak sınıflandırır. Geçmişin yükü, bugünün şükrü, geleceğin öngörüsü ile bir hayatı yaşamaya çalışırken hayatımızdan ve farklı hayatlardan çıkardığımız dersler hayata bakışımızın göremeyenler ve gösterince görenler arasında gidip geldiği gerçeğiyle yüzleştirir bizleri. Gerçekten gören bir birey olsak Belkıs'ın asla çıkamayacağı o kuyudan kurtuluşunun hikayesini bizler de kendi yaşamımız bağlamında bir çıkış yolu olarak farklı hikayelemelerle sunuyor olurduk. Peki biz bu girdaptan çıkıp nasıl gören olacağız?

Etrafımızda öncelikle ailemiz dahil bir çok insanla toplum içinde birlikte yaşıyoruz ve birbirimiz ile etkileşim halindeyiz. Küçük bir kız çocuğunun yüreğinde açacağı derin yarayı hesaba katmadan okula yazılamazsın sen diyerek konuşabilen, kendi öz evladını acı çektiğini bile bile eğitim hayatından mahrum bırakmak isteyen yaşça büyüklerin varlığı, bugün farklı temellerde, farklı yapılarla ve farklı bireyler varlığında farklı olay olgu durumlar çerçevesinde farklı nüanslarla kendini gösterse de sonuç itibariyle can yakmaya, sıkmaya ve bunaltmaya devam etmekte. J. Ayer, Dil Doğruluk Mantık kitabında yanlış ve doğru olarak ifade edemediğimiz, ne doğru ne yanlış olan üçüncü tür ifadelerin varlığından bahseder. Bunlara doğruluk ilkesi gereği iki soru sorar: Tanım gereği doğru mudur? İlke gereği doğru mudur? Bu iki soruyu cevaplayan ifadeler anlamlıdır, değilse anlamsızdır ve ciddiye alınmamalıdır. Örneğin 'Kız çocukları okumaz.' önermesi ne tanım gereği, ne de ilke gereği doğrudur. Ayer'den hareketle hayatımıza nüfus eden bu farklı yapılanmaların söylemlerini ve eylemlerini bir önerme olarak ele alarak değerlendirmek ve anlamsız bularak ciddiye almamak, hatta bu söylemleri söyleyenler ve söyletenleri konuşturacak ortamların ciddiyetsizliğini ortaya çıkaracak karşıt ve gerçekçi düşüncel, eylemsel, zamansal ve mekansal ortamlar yaratmak yeni bir başlangıç açısından ziyadesiyle önemlidir.

Kız çocuğunun eğitim almaması sorunu acaba hangi inanç ve düşüncelerin ürünüydü? Bu herkes için farklılaştırılarak tartışmaya açılacak bir konu. Ancak Bertrand Russell'in Felsefenin Problemleri kitabında anlattığı üzere genel geçer kabul ettiğimiz düşüncelerin ve inançların dahi tartışılıyor olabilmesi, önyargılardan kurtulmak için elzemdir. Tartışabilmek, eleştirebilmek, düşünebilmek ve harekete geçebilmek, dünyayı yeni bir anahtarla açma imkanı sunar.

Bu anahtar elbette tarihin her döneminde çağ dışı inanç ve düşüncelerin sahiplerini değiştirecek nitelikte kişi veya gruplarca kullanıldı. Marx ve Engels'in Alman İdeolojileri kitabında bahsettiği üzere içinde bulunulan tarihsel dönem, insanın doğasında da değişimler meydana getirdi. Her ne kadar bu getirilerin olumsuz yönleri olabilse de olumlu yönlerinden de bahsetmek mümkündür. Zira tarih sürecinde kadınların eğitim dahil bir çok alanda atılım yapabilmesi ancak insanın düşünce inanç sistemlerinde meydana getirdikleri değişimler sayesindedir. Bu değişim, bizlere tarih sahnesinde var olmuş ve olacak birçok sorunun çözümüne yönelik sorgulama fırsatı sunar.

Sorgulama fırsatı bulduğumuz diğer bir unsur ise özgürlüklerimiz. Jean Jacques Rousseau Toplum Sözleşmesi kitabında 'İnsan özgür doğar ancak her noktasından zincire vurulmuştur.' der. Tarihsel sürece ve toplumsal yapıların hemen hemen tümüne baktığımızda kız çocuklarının bu zincirlerden daha fazla zarar gördüğüne şahit oluruz. Bu zincirlerden kurtulma yollarından ziyade bu zinciri takmayı kendine görev edinenlerin bu özgürce uyguladıkları eylemlerin kökenini ve bu cüreti nereden aldıklarından bahsedeceğim. John Stuart Mill Özgürlük Üzerine adlı eserinde tek bir hakikatten bahseder. Bu hakikat zarar ilkesi ve özgürlük ilkesidir. Mill'in Özgürlük Üzerine kitabında asıl vermek istediği mesaj şudur: Benim yumruk sallama özgürlüğüm senin yüzünün başladığı yerde biter.

Mill özgürlüğe sınır getirilmeden toplumda yaşamanın olanaksız olacağını dile getirir. Rousseau ise özgürlük ve toplumun gerçeklerini birleştirerek merkeze genel iradeyi koyar. Genel irade; bireyler özleşme sonucu devlete dönüştükten ve ortak hedefler oluşturduktan sonra devletin dilediğidir yani kamu yararının gözetilerek herkesin yararı şeklinde ifade edilir. Bu süreçte devletin başarısı ise yasaların niteliğine bağlı olacaktır. Burada yasalar yumruk sallama özgürlüğünü bitirmek ve bu durumu suç unsuru saymak yerine yüzün yumruğa ne kadar yakın olduğunun veya yüzün neden yumruğun yanında olduğunun hesabı ile karar verecek olur ise zincir takmak isteyenler bu eylemlerine meşru bir yol sağlayacak, bunu yapmaya cüret edecektir. Mecazen yumruk sallama olarak atfettiğimiz bu yıkıcı ve olumsuz eylemler yığını kadının eğitim hakkı dahil olmak üzere en üst derecede yaşam hakkını elinden alacak boyuta evrilir. Baruch De Spinoza'nın Etika kitabından hareketle eylemlerin nedenlerini bilmemiz sonucunda köleliğin pençesinden kurtularak tam bir insan olma durumuna geçişimiz sağlanır.

Eylemlerin nedenini bilmek sonuca ulaşma yolunda farkındalık yaratır. Bu bilinçle hareket etmek Arthur Schopenhauer'in dediği üzere bizi tasarım olarak Dünya'nın ötesine geçirir ve kendimizi görmemizi sağlar. Bu görüş Platon'nun Devlet kitabında yer alan formlar teorisine göre mağaranın içinde yalnızca gölgelerini gören ve daha iyisini bilmeyen tek gerçeğin bu olduğuna inanan bireyler olarak kalmamızın önüne geçer. Özellikle bazı coğrafyalarda kız çocuklarının o mağaradan çıkarılması ve aydınlığa kavuşması her ne kadar güç gibi görünse de Jean Paul Sartre'nin Varlık ve Hiçlik kitabında yazdığı 'Özgürsün! O halde seç' mottosunun hayata geçirilmesi ve bu coğrafyalarda 'gerçekçi' demokratik bir düzenin kurulması ile birlikte karanlıktan kurtulma ve kurtarma fikrinin oluşması aydın bakış açısının aynı zamanda umutla bakmak olduğunun da göstergesidir.

Elbette aydınlık ve karanlık gibi dönemler arası geçişler her zaman kriz yaratır. Thomas Kuhn Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eserinde bilimin normal ve devrim dönemlerinden bahsederek, normal dönemlerden devrim dönemlerine geçişte yaşanan entelektüel krizlerin paradigmaları değiştirdiğine ve bu değişimin insanları aydınlatmakta kalmayıp insanlığa yeni bir görüş açısı kazandırdığını dile getirir. İşte karanlığa olan savaşımızda yaşanacak geçiş sancılı olsa da sonuçta Dünyayı gerçekçi bir bakış açısıyla görmemize fırsat sunacaktır.

Normal dönemler diye adlandırdığımız sıradan bir yaşam biçimi yerine devrim olarak adlandırdığımız yine sıradan olan ancak düşünce yapımızın, entelektüel sermayemizin ve bakış açımızın niteliksel değişime uğradığı yeni dönemler yaratmak fikri ve bu fikri destekleyecek her hareket yeni bir yol haritası sunar. Bu yol haritası Kant'ın aydınlanma tanımlamasıyla insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olamama durumundan kurtulma ve kurtarma hedefine yürümenin göstergesidir. Artık gösterince gören veya göremeyen bir birey olmaktan ziyade gören olma yolunda ilerleme sağlamak için içimizdeki cevheri görmenin temelini İmam Şafi hazretleri şu iki cümleyle aktarır:

Saf altın yer altında boz toprağa eşittir,

Öd ağacı toprakta odundan bir çeşittir.

Gayemiz, toprak altında kalmış içimizdeki o saf altını görmek, oradan çıkarıp almak, içinde cevher olan herkese yol göstermek, gerekirse o cevheri onunla çıkarmaya çalışmak, karanlıkta kalmış her yerde Güneş'in doğmasını sağlamak, kendisi, çevresini Dünya ve ötesini gören birey olmak ve böyle bireyler yetiştirmeye meyletmektir.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Psikoloji-Sosyal Psikoloji Yazıları