Mehtap Şimşek GÜRKAN
Kategori: Eğitim Bilimleri - Tarih: 19 Nisan 2026 08:43 - Okunma sayısı: 275
Bir çocuk tek bir bakış açısıyla yetiştirilmeye çalışıldığında ‘anlaşılamaz’ sadece ‘indirgenir’. Üç çift göz ve altı pencere olarak nitelendirdiğim bu set birleştiğinde çocuğu indirgediğimiz başka bir ifadeyle etiketlediğimiz alandan çocuğa anlam kattığımız ‘çok katmanlı’ bir alana pencere açmış oluruz.
‘3 Çift Göz’ etkisi; temelde bir çocuğu yetiştirirken en çok yakındığımız ancak akademik olarak en çok üzerinde durduğumuz iş birliği ilkesidir. Bu ilke gereği bir çocuğun üzerinde ‘tek bir çift göz’ kararı ile çocuğu parçalı gösteren, davranış örüntülerinde nedenleri değil sonucu besleyen, davranışları kimlik tanımlamasından ziyade kimlik avına çeviren bir modelleme tasarlamış oluruz. Buradaki temel problem çocuk değildir, tek gözlü okuma biçimidir.
Bir çocuğun yetişmesinde en önemli unsur olan aile; çocuğun üzerindeki ebeveyn gözü olarak çocuğu yaşam içi bağ olarak görür. Bu bağın temel dinamikleri içinde sevgi bağ kurucu güç olarak çalışır ve çocuğa koşulsuz kabulü, yakınlık ve teması hissettirerek yanındayım mesajını verir. Bu bağ sağlıklı biçimde kurulduğunda güvenli bağlanma gerçekleşmiş olur ancak ebeveyn bu bağı yüksek sevgi gösterisi düşüncesi ile sınır ihlallerine dönüştürdüğü an tehlike çanları çalmaya başlamış olur.
Normal şartlar altında aile bağının temel dinamiklerinden olan koruma güdüsü; çocuğun fiziksel ve duygusal güvenliğini sağlayarak, gelebilecek zararlardan uzak tutma olarak hayati filtre görevi görürken; sınır ihlalleri yaşayan bir çocuk için ebeveyninin bu güdüsü açık bir tehdite, aşırı kontol edildiği fikrine evrilir. Artık ebeveynin sağlıkla yürüteceği rehberlik, yol göstericilik ve önleme eylemleri çocuğun gözünden bakıldığında çoktan bir baskı aracına dönüşmüş olur. Tam da bu noktada hem ebeveyn hem de çocuk aile bağının en önemli dinamiklerinden olan kaygı duygusunu besleyerek; ebeveyn için ya bir şey olursa? endişesini, sürekli uyarma eylemini; çocuk için baskı ve müdahalecilik hissiyatını tetikler.
Peki sevgi bağı nasıl yanlış kurulur? Küçükken riskli gördüğümüz durumlarda çocuğumuza bir şey olmasın diyerek çocuk adına karar verdiğimiz, ben yaparım ama o yapamaz dediğimiz aşırı korumacı tavrımız çocuklarımızda bağımlılık duygusu yaratır. Çocukken kör sevgimiz ile beslediğimiz bu bağımlılık duygusu farklı zamanlarda farklı nüanslarda farklı bağımlılık yüklerine dönüşür. Çocuk büyüdükçe ailesinden kopmak isterken içindeki anne babaya olan bu bağımlılık duygusundan da kopmak ister ancak bu duygudan kurtulamaz, sadece bağımlı olduğu yer değişir. Bu yer arkadaş, sevgili, oyun, madde gibi farklı şekillerde kendini göstermeye başlar. Bu gösteri ebeveyni-çevreyi-arkadaşları-toplumu rahatsız ettiği gibi çocuğun dünyasını ise alt üst eden tetikleyicilere dönüşmüş olur.
Çocuklarımız küçükken kör sevgimiz ile yanlış davranışlarını dahi görmezden geldiğimiz, o küçük benim çocuğum yapmaz, benim çocuğuma kimse karışamaz diyerek koyamadığımız sınırlar çocuğumuz büyüdükçe gözümüze çarpmaya başladığında, kör sevgimizi-bilinçli sevgi daraltması bandına sokmaya çalışırız. Yani çocuğumuzu severiz ancak zamanında koyamadığımız sınırları sevgimizi göstermeyi keserek veya aşırı eleştiri yağmuruna tutarak çizmeye çalışırız. Bu kez küçükken her yaptığı savunulan, arkasında durulan, her şartta koşulsuz kabul gören ve sınırları olmayan çocuğun dünyası artık yeni bir gerçekle yüzleşmek zorunda bırakılır. Yeni dünyasında artık kör sevgiden arınmış bir ailenin sevgi daraltması bandını çocuk sevgisizlik ve nefret olarak algılamaya başlar. Yeni dünyasına alışmak zorunda bırakılan çocuk ilkin gerçeklikten kopma yoluna girer. Bu kopuş çocuğun hayatında önemli tetikleyicilerden biri olarak yeni sapmanın eşiğini oluşturur. Bu kopuş, bu sapma; sosyal uyum problemleri, sorumluluktan kaçma eğilimleri, saldırgan tutumlar ve baş kaldırışlar, içe kapanışlar olarak görülmeye başlar. Bu kez ebeveynler çocuklarının bu hal ve tavırlarına da aşırı tepki göstererek, onları suçlayıcı bir tavırla hareket ederek çocuktaki kopma ve sapma eğilimini derinleştirmiş olur.
Bahsettiğimiz üzere ebeveyn gözünün çocuğa duygusal bağ üzerinden yaklaştığı ancak sağlıklı bir gelişim için bu bakışın tek başına kalmaması gerekliliği önem kazanır. Ebeveyn gözü duygu derinliğinin fazla, mesafenin az, nesnelliğin sınırlı olduğu yanılma riski olan gözdür. Bu nedenledir ki çocuğun anlaşılabilmesi için farklı bakış açılarıyla değerlendirilmesi gerekir. Nitekim çocuğun gelişimi üzerinde etkili olan öğretmen gözü sürece gerçeklik ve gelişim perspektifi kazandırırken, çocuğun gözü kendi iç dünyasını görünür kılar.
Öğretmen çocuğu öğrenen, eğitilen ve bu süreçte gelişen birey olarak görür. Bu sürecin en önemli dinamiklerinden biri olan rehberlik rolü, bir çocuğun dünyasını çiçekli bahçelere açacak yetkinlikte olduğu gibi, çocuğun gözünde onu öğrenme yolundan saptıracak etkililikte-dayatma- olarak da görülebilir. Öğretmen çocuğa öğrenme yollarını gösterip, hataları üzerinden öğretme yolunu tercih ettiğinde çiçekli bahçenin kapısı aralanır ve çocuğa öğrenmeye yönelik strateji kazandırılmış olur. Bu strateji çocuğun akademik performansına sirayet ederek dikkat,
beceri, ilgi ve katılım düzeyinde artışı sağlar. Öğretmenin bakış açısındaki en temel dinamiklerden olan değerlendirme süreci bu şekliyle süreç odaklı bir hale gelerek sağlıklı işler. Bu işleyiş öğretmenin çocuğa yönelik gelişimindeki itici gücü olan beklentileri karşılayacak biçimde potansiyeli zorlamaya, hedefler belirlemeye ve iç disiplin oluşturmaya yönelik gerçekçi ve bireysel beklentileri ortaya koyar.
Bu çiçekli bahçeye geçiş çok kolay olmayabilir. Özellikle öğretmenin rehberlik ve öğretme rolünü dayatma olarak gören bir çocuk için okul süreci öğrenme, eğlenme, iyi vakit geçirme gibi potansiyel beklentilerden sıyrılarak eziyet olarak algılanır. Okulu sevmeyen eziyet gibi gören bir çocuğun okul etiketi de başarısız, yaramaz öğrenci olarak yazılmış olur ve çocuk ilk etiketlenme sonrasında kendini o kimliğe artık hapsederek öğrenmenin önüne set çeker. Bu şekilde gelişimini kapatan bir çocuk okulda başarılarından ziyade başarısızlıklarıyla, olumlu davranışlarından ziyade problem yarattığı olaylarla anılmaya başlar. Hatta bu çocuk ara ara öğrenmeye yönelik kendini açsa dahi etiketlenmiş bir çocuğun bu girişimi sonuçsuz kalabilir. Öğretmenin arkadaşının gözünde ‘problemli’ olarak etiketlenen bir çocuk için artık ev-okul-iç çatışma durumu başlamış olur. Özellikle okulda yaşadığı problemler neticesinde öğretmeni tarafından azarlanan, arkadaşları tarafından dışlanan çocuk okul sıralarında hayatının ilk anlam üretme çabasından vazgeçmiş olur.
Bu süreçte ebeveynlerle iletişim kurabilen öğretmenler, farklı tutum ve davranış örüntüleriyle karşılaşmaktadır. Bazı ebeveynler yoğun duygusal yük ve kör sevgi etkisiyle çocuklarının olumsuz tutum ve davranışlarını ya görmezden gelmekte ya da dolaylı biçimde desteklemektedir. Bu durum çocuğun sınır koyma becerisini zayıflatmakta, ebeveyne bağımlılığı artırmakta ve gelişim sürecine erken bir engel oluşturmaktadır. Diğer yandan sürece müdahil olmak isteyen ve iş birliği yapmaya açık görünen ebeveynler de bulunmaktadır. Ancak iş birliği, öğretmenin gözlem ve değerlendirmelerinin çocuk üzerinde baskı unsuru haline getirilmesiyle işlevini yitirebilmekte; çocuk üzerinde yoğun bir performans ve kontrol baskısına dönüşerek daha derin sorunlara yol açabilmektedir. Sonuç olarak ister çocuğun olumsuz davranışlarını destekleyici bir tutum sergilensin, ister iyi niyetle fakat baskılayıcı bir yaklaşım benimsenmiş olsun, her iki uç yaklaşım da çocuğun okul yaşantısını olumsuz yönde etkileyerek anlam üretme sürecini olumsuz yönde etkileyen bir sonuç üretmektedir.
Gerek ailesi gerek ise çevre koşulları altında dünyayı görmeye ve anlamlandırmaya çalışan en kritik katman-çocuğun gözünden- dünya ise farklı yorumlanır. Küçükken gülünen alkışlanan bir davranışın, bir sözün, bir duruşun büyüdükçe toplumda, okulda, öğretmen ve arkadaş gözünde ötekileştirildiği, etiketlendiği bir dünya güvenli midir? Bu davranışıma dün gülen
annem babamın bugün bunu acımasızca eleştirmesi, sevgisine set çekmesi nedendir? İnsanlar destekleyici midir yoksa engelleyici mi? Hata yapma payım yok mudur? Hangi hata affedilir? Hangileri hatadır? Hata yapmak tehlikeli midir? Kime ve neye bağlı kalmalıyım? Ben kimim? Değerli miyim?
Hayata anlam katma sürecinde sorularla büyüyen bir çocuk için her soru, zamanla bir cevaba dönüşür. Bu cevap ebeveyn sevgisiyle şekillenir, öğretmen beklentisi, eğitimi ve tecrübesiyle yön bulur, toplumsal dinamiklerle zemin kazanır ve zamanın getirileriyle üretilir. Bu gelişim çocuğun duygusal, bilişsel, davranışsal, sosyal, ekonomik ve yeni dünya düzeninde dijital alanlardan oluşan altı farklı pencereden geçerek derinleşir. Çocuğun duyguları, benlik algısı ve ilk temel gereksinimi olan güven; çocuğun psikolojik penceresine; ailesi, okul ortamı ve akran çevresi sosyolojik penceresine; öğrenme, performans kriterleri akademik penceresine; sınır koyabilme, iç disiplin, alışkanlık ve bağımlılıklar davranış penceresine; emek, fırsat ve imkan eşitliği ekonomik penceresine; ekran, oyunlar, bağımlılık ve içerikler ise dijital penceresine açılır. Çocuğun gözü bu pencereden bakarken, dış dünyadaki gözler de onu izler. Bu nedenle çocuk tek bir sitemin ürünü değildir. O, farklı gözlerin ve altı pencerenin kesişiminde, çok katmanlı bir anlam üretme sürecinin ürünüdür. Çocuğu anlamak, onu yargı, etiket ya da tek bir sonuç üzerinden tanımlamak değil, davranış ve tutumlarının arkasındaki nedenleri ve süreci bu çoklu yapı içinde okuyabilmektir.

04 Nisan 2026 20:35

07 Nisan 2026 18:28

05 Nisan 2026 17:01

05 Nisan 2026 17:17

10 Nisan 2026 09:19
16 Nisan 2026 11:01

10 Nisan 2026 09:54

05 Nisan 2026 22:34

11 Nisan 2026 21:42
11 Nisan 2026 07:50