Zerrin Keskin
Kategori: Sosyoloji - Tarih: 05 Nisan 2026 17:17 - Okunma sayısı: 610
İnsanlığın en köklü eşitsizliklerinden biri olan toplumsal cinsiyet meselesi, salt biyolojik bir farklılıkla açıklanamayacak kadar derin ve karmaşık bir gerçekliğe işaret etmektedir. Kadın ve erkek arasındaki bu asimetrik ilişki, kültürel kodların, tarihsel pratiklerin ve kurumsal düzenlemelerin bir ürünü olarak kuşaktan kuşağa aktarılmakta; üstelik yalnızca dışsal baskılar aracılığıyla değil, bizzat bu baskıları içselleştirmiş bireylerin tutum ve davranışları üzerinden de yeniden üretilmektedir. Söz konusu içselleştirme mekanizmasının belki de en çarpıcı biçimi, psikoloji literatüründe öğrenilmiş çaresizlik adıyla kavramsallaştırılan olgudur.
Öğrenilmiş çaresizlik kavramı, ilk kez 1960'lı yıllarda Martin Seligman ve meslektaşları tarafından hayvanlar üzerinde yürütülen deneyler aracılığıyla tanımlanmış; zamanla insanlara da uyarlanarak davranış bilimleri ve psikolojinin temel kavramlarından biri hâline gelmiştir. Bu kavram, bir organizmanın tekrarlanan olumsuz deneyimler sonucunda kontrolü yeniden ele geçirebilecek koşullar oluştuğunda bile hareketsiz kalmasını, çaba harcamaktan vazgeçmesini ifade etmektedir. Gündelik dilde 'kader' ya da 'doğa' olarak meşrulaştırılan pek çok toplumsal eşitsizliğin ardında, aslında bu öğrenilmiş edilgenliğin izlerini sürmek mümkündür.
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları, bireylerin kimlik inşasında belirleyici bir yer tutmakla birlikte, çoğu zaman birbiriyle karıştırılmaktadır. Cinsiyet (sex), bireyin biyolojik, fizyolojik ve genetik özelliklerinin bütünüdür; doğumla kazanılır ve temelden değişmez. Toplumsal cinsiyet (gender) ise bu biyolojik gerçekliğin çok ötesinde, kültürün ve toplumun iki cinse yüklediği roller, beklentiler ve anlam örüntülerinin tamamını kapsamaktadır. Ann Oakley, 1972'de sosyoloji literatürüne taşıdığı bu ayrımla cinsiyetin biyolojik, toplumsal cinsiyetin ise toplumsal-kültürel düzlemde oluştuğunu ve dolayısıyla değiştirilebilir bir yapı taşıdığını öne sürmüştür (Bakhshiyeva, 2021; Bilican Gökkaya, 2015).
Toplumsal cinsiyet, doğumdan itibaren işlemeye başlar. Bebeklere renk seçiminden oyuncaklara, meslek beklentilerinden duygusal ifade biçimlerine değin uzanan bir dizi normun aşılanması, cinsiyetçi ideolojinin üretim ve yeniden üretim zeminini oluşturur. Sosyalleşme sürecinde kız çocukları pasif, itaatkâr ve bakım verici; erkek çocukları ise bağımsız, atılgan ve güçlü olmaya yönlendirilir. Bu yönlendirme o denli sistematik ve derindir ki zamanla 'doğal' bir şeymiş gibi algılanmaya başlar; böylece toplumsal bir kurgu, doğanın kaçınılmaz bir gerçeğine dönüşür (Dökmen, 2014; Bilican Gökkaya, 2015).
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ise bu normatif hiyerarşinin somutlaşmış biçimidir. Kadınların, yalnızca cinsiyetleri gerekçesiyle siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda erkeklerle eşit haklara, hizmetlere ve kaynaklara erişememesini ifade eder (Ecevit, 2010). Bu eşitsizlik; istihdam, eğitim ve şiddet gibi alanlarda varlığını sürdürmekte; üstelik biçimsel eşitlik düzenlemelerine karşın pratikte kalıcılığını korumaktadır. Türkiye örneğinde de görüldüğü üzere, yasal düzenlemeler ve imzalanan uluslararası sözleşmeler her zaman istenen dönüşümü sağlayamamaktadır (Bakhshiyeva, 2021). Çünkü asıl mesele, yalnızca hukuki metinlerde değil; kültürel bellekte ve bireylerin zihin dünyasında yatan köklü kalıp yargılardadır (Bingöl, 2014).
Öğrenilmiş çaresizlik kavramının deneysel temeli, Seligman ve meslektaşlarının 1967 yılında köpekler üzerinde gerçekleştirdiği araştırmalara dayanmaktadır. Bu araştırmalarda, kaçma imkânı bulunmayan koşullara maruz bırakılan köpeklerin, sonradan kaçış mümkün hâle gelse dahi hareketsiz kaldıkları gözlemlenmiştir. Deneyin bulguları, hayvanların yalnızca fiziksel değil zihinsel bir kilitlenme yaşadığını ortaya koymaktaydı: kaçamayacaklarını öğrenmişler, özgürlük seçeneğini artık gerçekçi bulmuyorlardı (Bilican Gökkaya, 2015). Benzer bir örnek, yavruyken zincirle bir direğe bağlanan fillerin üzerinde yapılan gözlemlerde de görülmektedir. Büyüdükten sonra ince bir iple bağlanan fil, fiziksel olarak kolayca kurtulabilecek olmasına rağmen kaçmaya teşebbüs etmez; çünkü zihninde zincirinin hâlâ var olduğuna inanmaktadır (Bakhshiyeva, 2021).
Kontrol kaybı, öğrenilmiş çaresizliği üç ayrı boyutta etkiler. Motivasyonel boyutta birey, durumu değiştirme iradesi ve isteğini yitirerek edilgenliğe sürüklenir. Duygusal boyutta güvensizlik, kaygı, umutsuzluk ve depresyon gibi olumsuz ruh hâlleri derinleşir. Bilişsel boyutta ise birey, eylemleri ile bu eylemlerin sonuçları arasındaki nedensellik bağını kuramaz hâle gelir; kuralların ve kurumların dönüştürücü potansiyeline olan inancını yitirir (Seligman ve Maier, 1968; Bilican Gökkaya, 2015). Bu üç boyutun iç içe geçişi, zamanla kalıcı bir pasiflik örüntüsüne dönüşür.
Gözden geçirilmiş öğrenilmiş çaresizlik modeli ise (Abramson, Seligman ve Teasdale, 1978) bireyin bu durumu nasıl yorumladığını da hesaba katmaktadır. Bireyin yaşadığı olumsuzluğu içsel, genel ve kalıcı nedenlere bağlaması, çaresizliğin hem daha derin hem de daha uzun süreli olmasına yol açmaktadır. Bu noktada atıf biçimi belirleyici hâle gelir: 'Başaramadım çünkü ben yetersizim' şeklindeki bir içsel ve kalıcı atıf, 'Bu kez koşullar elverişli değildi' şeklindeki dışsal ve geçici bir atıfa kıyasla çok daha tahrip edici sonuçlar doğurur (Gökçe ve Mazı, 2024; Kümbül Güler, 2018).
Öğrenilmiş çaresizlik, doğası itibarıyla herkesi etkileyebilecek bir psikolojik örüntü olsa da toplumsal cinsiyet baskısı altındaki kadınlarda çok daha yoğun biçimde yaşandığı görülmektedir. Bunun temel nedeni, sosyalleşme sürecinin kadınlara sistematik olarak edilgenliği, boyun eğmeyi ve kaderine razı olmayı öğretmesidir. Kız çocuğu, sorgulama ve akıl yürütmenin 'kadına yakışmadığı' mesajıyla büyür; kadın olarak da iş hayatında, kamusal alanda ve özel alanda benzer mesajlarla karşılaşmaya devam eder. Bu birikimli deneyim, bireyin kontrol duygusunu aşındırır ve onun yerini kadercilik alır (Bilican Gökkaya, 2015; Ercan, 2014).
Bu süreç, yalnızca bireylerin kendi deneyimlerinden değil; çevredeki kadınların yaşantılarının gözlemlenmesinden de beslenir. Bir kadın, yakın çevresindeki annesi, kız kardeşi ya da arkadaşlarının çabalarına rağmen başarısızlıklarla yüz yüze geldiğini gördükçe, kendi girişimlerinin de sonuçsuz kalacağı kanaatine varabilir. Bu tür dolaylı öğrenme, çaresizliğin toplumsal düzlemde kuşaklar boyunca yeniden üretilmesinin önemli bir kanalını oluşturmaktadır (Öztürk, 2020; Karapınar vd., 2014).
Öğrenilmiş çaresizliğin kadınlar üzerindeki bir diğer somut tezahürü, aile içi şiddettir. Uzun süre şiddete maruz kalan bir kadının ortamdan ayrılamaması ya da şiddete 'dur' diyememesi, yalnızca dışsal kısıtlamalarla değil; birikmekte olan çaresizlikle de açıklanmaktadır. Şiddet arttıkça benlik saygısı örselenir; kadın kendini değersiz ve yetersiz hisseder; başına gelenlerin 'kader'i olduğunu düşünmeye başlar. Bu kısır döngü, çaresizliğin kronik bir hal almasına zemin hazırlar (Mavili, 2014; Bilican Gökkaya, 2015). 'İdare et', 'evlilik gül bahçesi değil', 'sen kadınsın, alttan al' gibi toplumsal söylemler ise bu süreci daha da derinleştirmektedir.
Öte yandan öğrenilmiş çaresizlik, kadınları iş hayatına ve kariyer arayışına başlamadan önce bile sarabilmektedir. Henüz iş dünyasına adım atmamış genç kadınların çevrelerinde gördükleri olumsuz örneklerden etkilenebileceği ve olası cam tavan algısı geliştirebileceği gösterilmektedir. Özellikle annesi ev hanımı olan kadın öğrencilerin potansiyel cam tavan algısının diğer gruplara kıyasla daha şiddetli olduğu; buna karşılık aile çevresinde cam tavanı kırabilmiş bir kadın örneğine tanıklık edenlerin bu algıdan çok daha az etkilendiği saptanmıştır. Rol modelin ve başarılı bir örneğin, genç kadınlar üzerindeki olumlu etkisini bu bağlamda özellikle vurgulamak gerekmektedir (Öztürk, 2020).
Öğrenilmiş çaresizliğin iş yaşamındaki en çarpıcı görünümlerinden biri, cam tavan sendromunun beslendiği bireysel zemin üzerinden okunabilir. Cam tavan kavramı, ilk kez 1979 yılında Hewlett-Packard bünyesindeki iki kadın yönetici tarafından kariyer basamaklarındaki görünmez engelleri tanımlamak amacıyla kullanılmış; daha sonra akademik literatürde derinlemesine ele alınmıştır. Kavram, liyakatli ve yetkin olmasına karşın yalnızca kadın olduğu için üst yönetim kademelerine yükselemeyen çalışanların önündeki yapay ve görünmez bariyer olarak tanımlanmaktadır (Öztürk, 2020; Wirth, 2001).
Bu engelin kaynakları bireysel, yönetimsel, örgütsel ve toplumsal olmak üzere dört temel düzlemde ele alınmaktadır. Bireysel düzeyde öğrenilmiş çaresizlik ön plana çıkmaktadır: Kadının kendinden ve çevresindeki kadınların deneyimlerinden süzülen başarısızlık beklentisi, çabayı anlamsız kılmakta ve denemeden vazgeçmeye yol açmaktadır. Yönetimsel düzeyde ise 'iyi niyetli' ayrımcılığın hayata geçişini görmekteyiz; erkek yöneticiler zaman zaman 'aile sorumluluğu olan kadına bu yükü vermeyelim' mantığıyla hareket ederek, kasıtsız biçimde kariyer önündeki engellere katkıda bulunurlar. Örgütsel boyutta iletişim ağlarından dışlanma, mentor eksikliği ve fırsat eşitsizliği belirleyici faktörler arasındadır. Toplumsal boyutta ise basmakalıp yargılar ve mesleki ayrımcılık bu tıkanmanın zeminini besler (Öztürk, 2020; Gül ve Oktay, 2015).
Cam tavanın metaforik çıkış noktası olan pire deneyi, öğrenilmiş çaresizliği son derece çarpıcı biçimde örnekler. Cam kapağa tekrar tekrar çarpan pireler, kapak kaldırıldıktan sonra bile o yüksekliğin üzerine çıkamazlar; çünkü sınır artık fiziksel bir gerçeklik olmaktan çıkmış, zihinsel bir kalıba dönüşmüştür. Kadınların mesleki hayatlarında yaşadıkları da büyük ölçüde buna benzer bir süreçtir: Kimi zaman bariyer artık ortada yokken bile, geçmiş deneyimlerden damıtılan 'yükselemem' inancı onları olduğu yerde tutmaktadır (Öztürk ve Cevher, 2015).
Öğrenilmiş çaresizliğin yalnızca kariyer ve iş yaşamıyla sınırlı kalmayıp bireyin genel iyilik hâline ve yaşam doyumuna da doğrudan sirayet ettiği ampirik çalışmalarla ortaya konmaktadır. Yaşam doyumu, bireyin kendi yaşamını bütüncül biçimde değerlendirmesi olarak tanımlanmakta; ekonomik güvenlik, sağlık, olumlu ilişkiler ve anlam duygusu gibi temel bileşenleri kapsamaktadır. Bu bileşenlerin tamamı, öğrenilmiş çaresizliğin aşındırdığı alanlardır (Gökçe ve Mazı, 2024; Diener vd., 1985).
Üniversite mezunu işsiz kadınlar üzerinde yürütülen nicel bir araştırmada, öğrenilmiş çaresizlik düzeyi ile yaşam doyumu arasında orta düzeyde ve negatif yönlü anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu bulgu, öğrenilmiş çaresizliğin yaşam doyumundaki değişimin yaklaşık yarısını açıkladığına işaret etmekte; yani çaresizlik arttıkça yaşamdan alınan doyumun belirgin biçimde azaldığını ortaya koymaktadır. Toplumsal cinsiyet kalıp rolleriyle körüklenen kadın işsizliği, bu ilişkiyi daha da keskinleştirmektedir: Eğitim düzeyindeki artış bile söz konusu olumsuz dinamiği kırmaya yetmemekte; çünkü asıl belirleyici olan, bireyin kendine biçtiği rol ve bu rolün taşıdığı olasılık duygusudur (Gökçe ve Mazı, 2024).
Yaşam doyumunu aşındıran bu süreç, kadın yoksulluğuyla da kesişmektedir. Kadın emeğinin erkek emeğine kıyasla değersiz görülmesi ve ücret farklılıkları, kadınların ekonomik bağımsızlığını kısıtlamakta; bu kısıtlama da öğrenilmiş çaresizliği besleyen bir döngü oluşturmaktadır. Dolayısıyla sorunu yalnızca bireysel psikolojik müdahalelerle çözmek yetersiz kalacaktır; yapısal dönüşüm kaçınılmazdır (Gökçe ve Mazı, 2024; Karabıyık, 2012).
Öğrenilmiş çaresizliğin bireysel, kurumsal ve toplumsal boyutları göz önünde bulundurulduğunda, bu olgunun üstesinden gelmenin de çok katmanlı bir yaklaşım gerektirdiği açıktır. Birbirini tamamlayan bu katmanları ayrı ayrı ele almak, çözüm yollarını daha somut biçimde ortaya koymayı mümkün kılmaktadır.
Öğrenilmiş güçlülük kavramı; bireyin olayları yönetebilmesi, kendi yaşamına hâkim olabilmesi ve olumsuzlukların üstesinden dışsal bir desteğe muhtaç kalmaksızın gelebilmesi olarak tanımlanmaktadır (Erden ve Ümmet, 2014). Bu güçlülüğü geliştirmenin ilk adımı, çaresizliğin doğal ya da kaçınılmaz olmadığını, öğrenilmiş bir örüntü olduğunu fark etmektir. Psikolojik danışmanlık ve bilişsel davranışçı terapi uygulamaları bu noktada önemli bir işlev üstlenmektedir; zira bireyin olumsuz atıf biçimlerini yeniden yapılandırmasına, kendine dair olumsuz inançları sorgulamasına ve öz yeterliliğini güçlendirmesine zemin hazırlamaktadır (Bayat, 2002).
Bunun yanı sıra, benzer yollardan geçmiş kadınlarla kurulan bire bir mentorluk ilişkileri de dönüştürücü bir etki taşımaktadır. Araştırmalar, ailesi içinde cam tavanı kırmış bir kadın örneğine tanıklık eden genç kadınların, potansiyel cam tavan algısının çok daha geçişken olduğunu göstermektedir (Öztürk, 2020). Öyküsel bilginin ve yaşayan rol modelinin gücü, soyut bir teşvikten çok daha kalıcı sonuçlar doğurmaktadır.
Çalışma hayatında kadınların önündeki engellerin büyük bir kısmı, kurumsal düzenlemeler yoluyla aşılabilir niteliktedir. Şeffaf terfi kriterlerinin belirlenmesi, fırsat eşitliğinin kurum politikası olarak benimsenmesi ve kadın yöneticilerin görünürlüğünü artıracak yapısal adımlar atılması, cam tavan örüntüsünü besleyen ortamı doğrudan değiştirme gücü taşımaktadır. Örgüt kültüründe güç mesafesinin düşürülmesi ve insan odaklı, performansa dayalı değerlendirme sistemlerinin hayata geçirilmesi de bu çerçevede belirleyici bir işlev üstlenmektedir (Ergeneli ve Akçamete, 2004). Kadınların iletişim ağlarına ve gayri resmî bilgi dolaşım kanallarına erişiminin kolaylaştırılması, yalnızca bireysel kariyer fırsatlarını değil, kurumsal bütünlüğü de güçlendirecektir (Karcıoğlu ve Leblebici, 2014).
Özellikle kadın liderliğini destekleyecek kurumsal mentorluk programları ve koçluk mekanizmaları, öğrenilmiş çaresizliğin örgütsel boyuttaki köklerini kurutmada kritik bir araçtır. Tepe yönetimde kadın varlığının artması, yalnızca bireysel başarı hikayeleri değil; kurumun kolektif zihniyetini de dönüştürme kapasitesi taşımaktadır (Öztürk ve Cevher, 2015).
Öğrenilmiş çaresizliğin en derin kökleri toplumsal kültürde yatmaktadır; dolayısıyla kalıcı dönüşüm de toplumsal düzeyde başlamak durumundadır. Bu dönüşümün en güçlü kaldıracı ise eğitimdir. Toplumsal cinsiyet eşitliğini içselleştirmiş, kalıp yargıları sorgulamayı öğrenmiş ve kız çocuklarına eşit fırsatlar sunan bir eğitim anlayışı, öğrenilmiş çaresizliğin kuşaklar arası aktarımını kesmede belirleyici bir rol üstlenebilir. Bu nedenle ders kitaplarından öğretmen yetiştirme programlarına, okul ikliminden aile eğitimlerine değin geniş bir yelpazede cinsiyet eşitliği perspektifinin bütünleştirilmesi gerekmektedir (Gümüşoğlu, 2013; Bakhshiyeva, 2021).
Politika düzeyinde ise toplumsal cinsiyet eşitliğini biçimsel hukuki güvencelerle sınırlı tutmayan, uygulamayı izleyen ve hesap soran mekanizmaların kurulması şarttır. Kadın istihdamını teşvik eden vergisel düzenlemeler, ebeveyn izinlerinin her iki cinse eşit biçimde tanınması, kreş altyapısının yaygınlaştırılması ve ayrımcılığa karşı etkin yaptırım mekanizmaları, öğrenilmiş çaresizliği besleyen yapısal koşulları doğrudan dönüştürme gücüne sahiptir (Ecevit, 2010; Gökçe ve Mazı, 2024).
Son olarak, medyanın ve kamusal söylemin bu dönüşümdeki işlevi de göz ardı edilmemelidir. Kalıp yargıları pekiştiren içeriklerin yerini, kadını özne ve birey olarak konumlandıran anlatılara bırakması; başarılı kadın hikayelerinin görünür kılınması, öğrenilmiş çaresizliğin kültürel zeminini aşındırmada sessiz fakat etkili bir katkı sunmaktadır. Unutulmamalıdır ki öğrenilmiş çaresizliğin karşısında öğrenilmiş güçlülük durur; bu güçlülüğü beslemek ise bir toplumun tüm bireylerinin ortak sorumluluğudur (Bilican Gökkaya, 2015; Polatçı ve Boyraz, 2010).
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, salt ekonomik ya da hukuki bir sorun değildir. Asıl derin kökü, bireyin zihninde ve benliğindedir. Öğrenilmiş çaresizlik, bu zihinsel boyutun belki de en sarsıcı yansımasını oluşturmaktadır: Dışarıdan dayatılan kısıtlamalar ortadan kalktığında bile içeriden gelen zincir var olmaya devam edebilmektedir. Kadının sorgulamayı değil itaat etmeyi, denemek yerine çekilmeyi öğrendiği sosyalleşme süreçleri; önce bireysel kariyer barajlarına, ardından toplumsal dönüşümün önündeki sessiz direnç noktalarına dönüşmektedir.
Cam tavan olgusu bu sessiz direncin örgütsel tezahürüdür. Kadını dışarıdan engelleyen görünmez bariyer ile içeriden frenleyen öğrenilmiş çaresizlik, birbirini besleyen iki dinamik olarak işlemektedir. Araştırmalar, bu döngüyü kırmada rol modellerinin ve başarılı örneklerin gücünü açıkça ortaya koymaktadır. Öğrenilmiş çaresizliğin yaşam doyumu üzerindeki belgelenmiş olumsuz etkisi ise sorunun yalnızca mesleki değil; varoluşsal bir boyut taşıdığını göstermektedir.
Simone de Beauvoir'ın dediği gibi, 'kadın doğulmaz, kadın olunur.' Eğer kadınlık öğrenilmişse, özgürlük de öğrenilebilir. Öğrenilmiş güçlülük, öğrenilmiş çaresizliğin yerini alabilir; ancak bu yalnızca bireysel bir dönüşüm meselesi değil, toplumun her katmanında eş zamanlı bir özeleştiri ve yeniden inşa sürecidir. Birey, kurum ve devlet düzeyinde birbirini besleyen çok katmanlı bir iradeyle bu dönüşüm hem mümkün hem de zorunludur.
Kaynakça
Abramson, L. Y., Seligman, M. E. P. ve Teasdale, J. D. (1978). Learned helplessness in humans: Critique and reformulation. Journal of Abnormal Psychology, 87(1), 49-74.
Bakhshiyeva, D. (2021). 90'lı yıllardan günümüze Rusya ve Türkiye örneğinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği. Yüksek Lisans Tezi. Aksaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Aksaray.
Baktemur, Z. (2019). Aydınlanma Çağı filozoflarına göre kadın: Schopenhauer, Kant ve Rousseau örneği. İstanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Dergisi, 1-12.
Bayat, B. (2002). Örgütlerde güdülenme yetersizlikleri ve geri çekilme-kaçınma davranışlarını açıklamada kullanılabilecek bir model: Öğrenilmiş çaresizlik. Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 4(3), 1-14.
Bilican Gökkaya, V. (2015). Çaresizliği öğrenen kadın: Öğrenilmiş çaresizlik. Turkish Studies – International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 10(14), 53-70. https://doi.org/10.7827/TurkishStudies.8921
Bingöl, O. (2014). Toplumsal cinsiyet olgusu ve Türkiye'de kadınlık. KMÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 16(1), 108-114.
Diener, E., Emmons, R. A., Larsen, R. J. ve Griffin, S. (1985). The satisfaction with life scale. Journal of Personality Assessment, 49(1), 71-75.
Dökmen, Z. Y. (2014). Toplumsal cinsiyet: Sosyal psikolojik açıklamalar. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Ecevit, Y. (2010). İşgücü piyasasında toplumsal cinsiyet eşitliği. Ankara: İŞKUR.
Ercan, C. A. (2014). Cinsiyetin toplumsal rol'deki yeri: Elfriede Jelinek'in seçilmiş romanlarında kadınlık. Konya: Çizgi Kitabevi.
Erden, S. ve Ümmet, D. (2014). Examination of high school students learned resourcefulness: A review. International Online Journal of Education Sciences, 6, 71-80.
Ergeneli, A. ve Akçamete, C. (2004). Bankacılıkta cam tavan: Kadın ve erkeklerin kadın çalışanlar ve kadınların üst yönetime yükselmelerine yönelik tutumları. Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 22(2), 88-90.
Gökçe, A. ve Mazı, D. (2024). Öğrenilmiş çaresizlik düzeyinin yaşam doyumu üzerine etkisi: Üniversite mezunu kadın işsizler üzerine bir araştırma. Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 15(2), 445-453.
Gül, H. ve Oktay, E. (2015). Türkiye'de ve dünyada kadınların çalışma hayatında yaşadıkları cam tavan algıları üzerine kavramsal bir çalışma. Selçuk Üniversitesi İ.İ.B.F. Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 421-436.
Gümüşoğlu, F. (2013). Ders kitaplarında toplumsal cinsiyet 1928-2013. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Karabıyık, İ. (2012). Türkiye'de çalışma hayatında kadın istihdamı. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 32(1), 231-260.
Karapınar, P. M., Camgöz, S. M. ve Tayfur, Ö. (2014). Örgütsel adalet-öğrenilmiş çaresizlik ilişkisinde cinsiyetin rolü: Bankacılık sektöründe bir araştırma. ODTÜ Gelişme Dergisi, 41, 1-24.
Karcıoğlu, F. ve Leblebici, Y. (2014). Kadın yöneticilerde kariyer engelleri: Cam tavan sendromu üzerine bir uygulama. Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 28(4), 2-20.
Kümbül Güler, B. (2018). Öğrenilmiş çaresizliğin çalışma hayatındaki yansıması. A. Keser, G. Yılmaz ve Ş. Yürür (Ed.), Çalışma yaşamında davranış: Güncel yaklaşımlar içinde. Kocaeli: Umuttepe Yayınları.
Mavili, A. (2014). Aile içi şiddet: Kadının ve çocuğun korunması. Ankara: Elma Yayınları.
Öztürk, U. C. (2020). Öğrenilmiş çaresizlik sarmalı: Kız öğrencilerin olası cam tavan algısı. International Social Mentality and Researcher Thinkers Journal, 6(32), 845-854. https://doi.org/10.31576/smryj.526
Öztürk, U. C. ve Cevher, E. (2015). İşyerinde tacizin pembe hali: Kadınların kadınlara uyguladığı mobbing. Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 34(1), 151-174.
Polatçı, S. ve Boyraz, E. (2010). Öğretmenlerin öğrenilmiş güçlülüklerinin kaynak ve sonuçlarına ilişkin bir model önerisi. Atatürk Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, 24(3), 137-151.
Seligman, M. E. P. ve Maier, S. F. (1967). Failure to escape traumatic shock. Journal of Experimental Psychology, 74(1), 1-9.
Wirth, L. (2001). Breaking through the glass ceiling: Women in management. Geneva: International Labour Office.

04 Nisan 2026 20:35

07 Nisan 2026 18:28

05 Nisan 2026 17:01

05 Nisan 2026 17:17

10 Nisan 2026 09:19

10 Nisan 2026 09:54

05 Nisan 2026 22:34
16 Nisan 2026 11:01

11 Nisan 2026 21:42
11 Nisan 2026 07:50