
Modern dünya, yeni bir tüketim alanı yarattı. Kent artık içerisinde yaşanılan, nefes alınan yer değil, tükettikçe var olunan mekânsal bir konumla özdeşleştirildi. Her bir ülkenin kentinde biçimlenen yeni bir konut dokusu oluştu. Bir kenti anlamak için önce binalarına, mahallelerine, sokaklarına bakmak gerekir. Kent sosyolojisi de kentin mekânsal ve kültürel tüm dinamiklerini ele alan, kentteki toplumsal yapıyı derinlikli inceleyen sosyoloji dalıdır. Kent, yalnızca yolların, meydanların, apartmanların, köprülerin ve caddelerin toplamı değildir. Kent, insanların birbirlerine değmeden birbirlerinin hayatını değiştirdiği büyük bir toplumsal organizmadır. Bir kaldırımda yanımızdan geçen yabancının, aynı otobüste oturan insanın, her sabah önünden geçtiğimiz ama adını bilmediğimiz esnafın, aynı parkta oynayan çocukların ve birbirini hiç tanımayan insanların oluşturduğu görünmez ilişkiler ağıdır.
Kent sosyolojisinin asıl sorusu belki de “Kent nedir?” değildir. Asıl soru şudur: Kent, içinde yaşayan insana ne yapar? Çünkü biz kenti kurarken aslında kent de bizi kurar. Bir sokağın genişliği yürüyüşümüzü, bir meydanın niteliği karşılaşmalarımızı, bir mahallenin yapısı komşuluklarımızı, ulaşım sistemi zamanımızı, konut fiyatları hayallerimizi, güvenlik algımız davranışlarımızı belirler. Kent içinde sadece nefes almayız. Kentte nasıl yaşayacağımıza ilişkin sessiz kararların alındığı bir mekânsal alanı kapsarız.
Georg Simmel, 1903 tarihli “Metropol ve Zihinsel Yaşam” çalışmasında modern metropolü bireyin sürekli ve yoğun uyaranlarla karşılaştığı bir ortam olarak ele alır. Ona göre büyük kent, bireye daha fazla özgürlük alanı açarken aynı zamanda yoğunluk, hız, işbölümü ve sürekli değişim nedeniyle bir tür zihinsel savunma mekanizması geliştirmesine yol açar. Metropol insanı, kendisini koruyabilmek için çevresindeki insanlara karşı “mesafe” geliştirmek zorundadır. Metropol insanı bir öteki olarak yeni bir karakter inşası yaratır. Bugün bir metro vagonunda yan yana oturan onlarca insanı düşünelim. Hepsi birbirine birkaç santimetre uzaklıktadır. Ama birbirlerinin hayatlarına kilometrelerce uzaktırlar. Belki de modern kentin en büyük paradoksu budur. Hiçbir zaman bu kadar çok insanla aynı mekânı paylaşmamaya rağmen birbirine uzak olan insan topluluğunun resmidir.
Kentin Kalabalığı ve Yalnızlığın Yeni Biçimi
Louis Wirth, 1938'de yayımlanan “Urbanism as a Way of Life (Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlilik” makalesinde kenti yalnızca fiziksel bir yerleşim olarak görmemektedir. Kentin kendine özgü bir yaşam biçimi olduğunu savunmaktadır. Wirth'e göre büyüklük, yoğunluk ve heterojenlik kent yaşamının temel özelliklerindendir. Büyük nüfus, ilişkilerin daha anonim, daha geçici ve daha parçalı hale gelmesine yol açabilmektedir. Kentte insan sayısı arttıkça tanışıklık azalabilmektedir. Bu ilk bakışta bir çelişki gibi görünmektedir. Oysa kent sosyolojisinin en önemli meselelerinden biri tam da budur. Yakınlık ile yakınlık hissi aynı şey değildir. Bir apartmanda yüzlerce insan yaşayabilir. Aynı asansörü kullanabilir, aynı otoparka girebilir, aynı güvenlik görevlisine selam verebilir, aynı marketten alışveriş yapabilir. Fakat birbirlerinin hayatlarına ilişkin hiçbir şey bilmeyebilirler. Köyde ya da küçük yerleşimlerde “kim olduğumuz” büyük ölçüde başkalarının hafızasında yer alırken, kentte kimliğimizi yeniden kurma imkânımız artar. Kent bu anlamda özgürleştiricidir. Kimse kim olduğumuzu tam olarak bilmez. Kentin sunduğu özgürlük alanında kalabalık ya da yalnızlık benliğimize sunulur. İnsan kentte görünmekten beslenir. Kent bize görünmez olma özgürlüğü verirken bazen görünmezliğin yalnızlığını da yaşatır. Kent bize görünmez olma özgürlüğü verirken bazen görünmezliğin yalnızlığını da yaşatır.
Kent Bir Bina Değil, Bir İlişkiler Sistemidir
Kent üzerine konuşurken çoğu zaman fiziksel çevreyi merkeze alıyoruz. Kaç metrekare yeşil alan var? Kaç kilometre yol yapılacak? Kaç konut üretilecek? Kaç araçlık otopark olacak? Kaç metrekare ticaret alanı ayrılacak? Bunların hepsi önemlidir. Ama kent sosyolojisi bize daha zor bir soru sorar: “Bütün bu mekânlar insanları birbirine nasıl bağlayacak?”
Henri Lefebvre'nin kent çalışmalarındaki en önemli katkılarından biri, mekânı tarafsız ve boş bir zemin olarak görmemesidir. The Production of Space (Mekanın Üretimi) adlı çalışmasında mekânın toplumsal ilişkiler tarafından üretildiğini ve aynı zamanda bu ilişkileri yeniden biçimlendirdiğini savunur. Lefebvre'nin yaklaşımı, mekânı yalnızca fiziksel alan olarak görmez. Politik, ekonomik, kültürel ve gündelik hayatla ilişkili bir toplumsal üretim alanı olarak düşünmemizi sağlar. Bu bakış açısıyla bir meydan artık yalnızca “boş bir alan” değildir. Kimlerin orada oturabildiği, kimlerin konuşabildiği, kimlerin gösteri yapabildiği, kimlerin ticaret yapabildiği, kimlerin gece orada kalabildiği, kimlerin kendini güvende hissettiği sorularının tamamı o meydanın sosyolojisidir. Dolayısıyla bir kentin meydanlarını yalnızca taş, beton ve ağaç üzerinden değerlendirmek eksiktir. Bir meydanın gerçek büyüklüğü, içine kaç kişinin sığdığıyla değil; kaç farklı hayatın birbirine temas edebildiğiyle ölçülmelidir.
Kent Hızlandıkça Hayat Kısalıyor
Modern kent zamanla da ilişkimizi değiştirdi. Kentin ritmi hızlandı. Artık her şeye daha hızlı ulaşmak istiyoruz. Daha hızlı çalışıyoruz. Daha hızlı tüketiyoruz. Daha hızlı haberleşiyoruz. Daha hızlı taşınıyoruz. Daha hızlı karar veriyoruz. Fakat insanın zihni her zaman kentin hızına yetişemiyor. Simmel'in metropol analizinde sürekli değişen uyaranların birey üzerinde yarattığı zihinsel baskı önemli bir yer tutar. Büyük kent, farklılaşmış ve yoğun bir yaşam biçimi üretirken bireyin kendisini koruyabilmek için çevresine karşı bir tür mesafe geliştirmesine de neden olur. Bugün bu mesafeye bir yenisi daha eklendi: “Dijital mesafe”. Kentte artık yalnızca fiziksel olarak yanımızdaki insanlardan uzaklaşmıyoruz. Aynı zamanda telefonlarımızın içindeki başka dünyalara çekiliyoruz. Bir kafede oturan dört kişinin dört farklı ekrana baktığı bir şehir hayatı artık şaşırtıcı değil. Kent bizi sürekli karşılaşmaya zorlayan bir mekân olmaktan çıkıp, bazen aynı mekânda birbirimizden kaçabildiğimiz bir sisteme dönüşüyor. Çağımızın kent paradoksu şudur: “Yan yana olmayı hiç olmadığı kadar kolaylaştıran bir dünyada, birlikte olmayı giderek daha fazla unutuyoruz.”
Jane Jacobs'ın Hatırlattığı Şey
Jane Jacobs, 1961 tarihli The Death and Life of Great American Cities (Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı) kitabında kentsel yaşamın canlılığını anlamak için gündelik hayatın ayrıntılarına bakar. Kaldırımlar, sokaklar, parklar, mahalleler ve farklı işlevlerin bir aradalığı onun kent düşüncesinin merkezindedir. Smithsonian'ın eser kaydında da kitabın kaldırımların güvenlik ve temas işlevlerinden karma kullanıma, küçük yapı adalarından mahalle çeşitliliğine kadar geniş bir gündelik yaşam perspektifi kurduğu görülür.
Jacobs’un vurguladığı şudur: “Kenti yalnızca yukarıdan bakarak anlayamazsınız.” Çünkü kent, haritada görünenden daha fazlasıdır. Haritada bir sokak vardır. İnsan için o sokağın birçok anlamı vardır. Kimisinin çocuğunun okula gittiği yol, her sabah selam verdiği manav, yaşlı komşusunun oturduğu bank, ilk kez arkadaşlarıyla buluştuğu köşe, akşam eve dönerken kendini güvende hissettiği kaldırım olabilir. Bu nedenle iyi kent yalnızca iyi tasarlanmış kent değildir. İyi kent, insanların hayatlarına dokunabilen kenttir.
Bir kenti canlı yapan şey yalnızca mimarinin estetik niteliği değildir. Farklı insanların aynı mekânda bulunabilmesi, farklı işlevlerin birbirine yaklaşması, gündelik hayatın tesadüflerine izin verilmesi ve insanların birbirlerini görme ihtimalinin artmasıdır. Kent biraz da karşılaşma ihtimalidir. Kent fiziksel ve mekânsal anlatıdan ziyade, toplumsal farklılıklarla birlikte yaşama pratiğidir. Belki de kent sosyolojisinin bize söyleyebileceği en önemli şeylerden biri budur: İyi kent, farklılıkları ortadan kaldırmaz; farklılıkların çatışmadan birlikte var olabileceği alanlar üretir.
Belki de kentleri yeniden düşünmenin zamanı geldi. Daha yüksek binalar yapmadan önce daha güçlü ilişkiler kurmanın yollarını düşünmeliyiz. Daha geniş yollar açmadan önce insanların birbirlerine ulaşabilecekleri yolları konuşmalıyız. Yeni meydanlar tasarlamadan önce mevcut meydanların neden boş kaldığını anlamalıyız. Yeni mahalleler üretmeden önce mahalle olmanın ne anlama geldiğini sormalıyız. Çünkü bir kentin başarısı yalnızca kaç kilometre yol yaptığıyla, kaç bina ürettiğiyle veya ekonomik büyüklüğüyle ölçülemez. Bir kentin gerçek başarısı belki de şu soruda saklıdır: “İnsanlar burada birbirlerini görebiliyor mu?” Kent bize her gün aynı şeyi hatırlatıyor: Yanımızdan geçen insanların her biri başka bir hayat taşıyor. Biz onların hikâyesini bilmiyoruz. Onlar bizimkini bilmiyor. Ama aynı kaldırımda yürüyoruz. Aynı havayı soluyoruz. Aynı yağmurdan ıslanıyoruz. Aynı şehrin gürültüsünü duyuyoruz. Ve belki de kent dediğimiz şey, tam olarak burada başlıyor. Birbirini tanımayan insanların, aynı hayatın parçaları olduğunu fark edebilme ihtimalinde kenttaşlık başlıyor. Bu nedenle kenti tasarlarken kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Nasıl insanların birlikte yaşayabileceği bir kent istiyoruz?” Çünkü sonunda kentleri binalar değil, insanlar yaşatır. Bir kent, insanlarını birbirinden uzaklaştırdığı ölçüde büyüse bile, toplumsal olarak küçülmeye başlayabilir. Gerçek anlamda büyük kent ise, içinde yaşayan insanların birbirleriyle karşılaşabilecekleri, birbirlerini görebilecekleri ve birbirlerinden farklı oldukları halde aynı ortak hayatın parçası olabilecekleri kenttir. Belki de kent sosyolojisinin bütün hikâyesi, tek bir cümlede özetlenebilir: “Kent, insanların yan yana geldiği yer değil; birlikte yaşamayı öğrendiği yerdir.”
Kaynakça
Jacobs, J. (1961). The Death and Life of Great American Cities. New York: Random House.
Lefebvre, H. (1991). The Production of Space. Oxford: Blackwell. (Özgün eser: La Production de l’espace, 1974).
Lefebvre, H. (1996). Writings on Cities. Oxford: Blackwell.
Simmel, G. (1903/1971). “The Metropolis and Mental Life.” In D. N. Levine (Ed.), On Individuality and Social Forms: Selected Writings. Chicago: University of Chicago Press, 324–339.
Wirth, L. (1938). “Urbanism as a Way of Life.” American Journal of Sociology, 44(1), 1–24. DOI: 10.1086/217913.