
Acı nedir? Bedensel bir travma mıdır? Acının dili, ırkı, cinsiyeti var mıdır? Politika, acıyı etnik kimliklere, sınıflara indirgeyerek acı deneyimini görünmez kılabilir mi? Sara Ahmed (2026; s. 33), acı duygusunun ve diğer duyguların -korku duygusu, mutluluk duygusu vb.- siyasileştiği ve ötekileştirici olmaya evrildiğine değinmektedir. Duygular, iktidar tarafından kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır. Özellikle bu hususta Ahmed, Birleşik Krallık’ta kayıtlı olan bir hayır kurumunun mektubuna değinir. Mektup şu şekildedir (2026, s. 33): “Mayınlar. Bu kelime senin için ne anlama geliyor? Ona bağlı korkunç yaralanmalar ve sayısız ölümler muhtemelen seni sinirlendiriyor ya da üzüyor. Düzenli desteğinizin neden olduğu başarı hikâyelerinin ilginizi çekeceğinden eminim […] Mayınlar. Mayınlar dünyanın her yerinde acı ve ıstıraba neden oluyor ve bu nedenle Christian Aid yerkürenin her yerinden ortaklarıyla birlikte onları temizlemek için çalışıyor. Mayın tarlaları. Bu kelime senin için şimdi ne ifade ediyor? Umarım gücünü hissediyorsundur.”
Burada mayın ile kastedilen ‘ötekilerin acılarıdır.’ Mayınlar, belli bir gerçeği ifade etmektedir. İnsanlara zarar veren, onları sakatlayan, yaralayan kişilerin mağdur ettikleri ötekilerdir. Ahmed burada bir noktaya dikkat çeker. Peki, bu mağduriyeti yaratan kimdir? Mayınları oraya döşeyen, savaşı başlatan kimdir? Ahmed’e göre bu gizlenmektedir. Mektupta ‘sen’ dili kullanılmaktadır. Ötekilerin acıları vardır ama muhatap öteki değildir. Muhatap, ‘sen’ diye hitap edilen okuyucunun kendisidir. Bu sebeple mektubun öznesi okuyucu konumunda olan Batılı öznelerdir. Mağdur olan kişi nesne konumundadır. Ötekinin acısıyla yüzleşen okuyucu, ötekiyle bir ‘ilişkiye’ girer. Bu ilişki biçimi, Batılı öznenin ‘cömertliğidir’, yani okuyucu bağış yaparak ötekine yardım eder. Böylelikle Batılı özne, ötekiyle ortak bir duyguyu paylaşır gibi görünmektedir; ancak durum bu şekilde değildir: “Biz onların acı çekmeleri hakkında üzülürüz; onların ‘bizim hislerimizin’ nesneleri olarak kalmalarını sağlayan bir ‘hakkındalık’tır bu” (2026, s. 34), yani onların acısı okuyucu için kendi hislerinin bir nesnesi olarak kalmaktadır. Bu sebeple ortak bir duygu paylaşımı söz konusu değildir. Burada okuyucu ile öteki arasında eşitsiz bir güç ilişkisinin (biz üstünüz, onlar muhtaç) gizlice devam ettirildiği aşikardır.
Mektubun sonunda ‘umarım gücünü hissediyorsundur’ ifadesi yer almaktadır, yani mektup Batılı öznenin güçlü olduğu vurgusuyla sonlanmaktadır. Ötekinin acısı okurun güçlü hissedebilmesi için sadece bir araç’tır. Öteki acıya sahip olan kişidir. Batılı özne ise yardımda bulunarak bu acının üstesinden gelen kişidir. Burada üstün olan Batılı öznedir/okuyucudur. Üstün olan Batılı özne, ötekine ait olan acı ve ıstırap duygularının, kendi cömertliği sayesinde üstesinden gelindiğini düşünmektedir. Hatta cömertlik, Batı’nın doğasında varmış gibi gösterilmektedir. Oysaki Ahmed’e göre, bu Batılı’nın ‘tarihsel borçlarının’, sömürüsünün üstünü örten bir ikiyüzlülüğüdür: “Batı alır, sonra verir ve verme anında alma eylemini hem gizler, hem de tekrarlar” (2026, s. 35). Bu sebeple Ahmed’e göre bu mektup, hayırseverlik dolu merhamet söylemlerinin iktidar ilişkileriyle iç içe olduğunun açık bir göstergesidir.
Ahmed’in bir diğer dikkat çektiği nokta ise ötekinin/nesnenin/mağdur olanın/acıya sahip olanın, yaşadığı mağduriyeti bir yara haline getirerek yani onu bir kimlik haline getirerek benimsemesi ve sessiz kalmasıdır. Mağdur olan kişinin eylemsiz bir halde o yaraya sabitlenmesidir/hapsolmasıdır. Özellikle Hannah Arendt Totalitarizmin Kaynakları / 1 Antisemitizm adlı kitabında bu duruma değinmektedir. Yahudi kökenli olan Dreyfus’un haksız yere suçlanması üzerine halkın çoğu Dreyfus’u desteklerken, Dreyfus’un kendi ailesinin ve Yahudi toplumunun sessiz kalması bu olaya örnek olarak verilebilir (Ayrıca bu hususta ayrıntılı bilgi için bkz. Erdinç, 2019). Ahmed, yaranın bir kimliğe dönüşmesini sorunlu bulur: “Sorunlu olmasının nedenlerinden biri yaranın fetişleştirilmesidir: Yaranın bir kimliğe dönüşmesi, onun ‘incinme’ ya da incitilme geçmişiyle bağını keser. Yarayı, zaman ve mekân içerisinde meydana gelmiş olmaktan ziyade, var ‘olan’ bir şeye dönüştürür. Bir kimlik göstergesi olarak yaranın fetişleştirilmesi, acı ve yaralanma hikâyelerinin hızla çoğaldığı, ‘tanıklık kültürü’ açısından çok önemlidir” (2026, s. 48). Sansasyonel hikâyeler bir medya gösterisine dönüşebilir, yani acı ve mağdurluk bir tüketim nesnesi haline gelebilir. Mağdurluk ve acı metalaştırılır. Bu ise acıya neden olan failin/faillerin gizlenmesine yol açar. Ahmed’e göre, geçmişteki acılar, yaralar unutulmamalıdır. Unutmak şiddetin tekrarlanmasına yol açar. Bu sebeple yapılması gereken geçmişi unutmak değil; aksine geçmişle yüzleşerek onun bugünkü olumsuz etkisini yıkmaktır, yani onu anlamak ve dönüştürmektir. Acıyı bir kimlik olarak taşımamalıyız, onu politik bir mücadeleye dönüştürmeliyiz. Ahmed’in bir diğer dikkat çektiği nokta ise empati kavramıdır. Ahmed, empati kavramını bir tuzak olarak adlandırır. Mağdur olanı dinlemek onunla bir empati kurmak şiddetin bir tekrarıdır. Karşımızdaki insanın acısını tam olarak hissetmek mümkün değildir. Bunun yerine tanıklık edip sorumluluk almalıyız. Buraya kadar geldiğimiz kısmı kısaca toparlayacak olursak acı bedensel bir travma ya da fiziksel bir hasar değildir. Acı dile direnen, geçmiş deneyimlerle ve toplumsal ilişkilerle şekillenen bir olgudur. Bu sebeple Ahmed, acıyı anlamak için ‘acı nedir?’ sorusu yerine ‘acı ne yapar?’ sorusunu sormamız gerektiğini dile getirir. Çünkü acı sadece bir his değil; bedeni, dünyayı ve ilişkilerimizi yeniden inşa eden bir eylemdir.
Kaynakça
Ahmed, Sara. (2026). Duyguların Kültürel İnşası. (Çev. Sultan Komut). İstanbul: Sel Yayıncılık.
Arendt, Hannah. (1996). Totalitarizmin Kaynakları / 1 Antisemitizm. (Çev. Bahadır Sina Şener). İstanbul: İletişim Yayıncılık.
Erdinç, Tuğçe. (2019). ‘Hannah Arendt: Dreyfus Davası’nda Adalet.’ Bilecik Şey Edebali Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 4(2): 565-574. https://doi.org/10.33905/bseusbed.575066