
Tarih boyunca insan. İçinde yaşadığı sorunları çözmek amacıyla sayısız dünya görüşü, ideoloji, siyasal ve sosyal düzen, ekonomik model ve toplumsal projeler geliştirmiş ve geliştirmektedir. Tüm bu dünya görüşü ve ideolojilerin hepsi daha adil, özgür ve yaşanabilir bir dünya kurmanın yollarını aramıştır. Belki de insanlık tarihinin en eski trajedilerinden biri, tam da bu olmuştur ki insanı değiştirmeden dünyayı değiştirebileceğine inanmaktır. Ancak bütün bu arayışların öncesinde sorulması gereken daha temel bir soru vardır: İnsan nedir? Çünkü insan anlaşılmadan insan adına kurulacak hiçbir düzen, insanın bütün problemlerine kalıcı bir çözüm getirmeyebilir. Toplum insandan oluşur, ekonomi insanın ihtiyaçları üzerinden işler, siyaset insanın davranışlarıyla şekillenir ve kültür insanın anlam arayışından doğar. Öyleyse insanın kendisini, ‘ney’ liğini, ve öz niteliğini anlamadan onun oluşturduğu dünyayı değiştirmeye çalışmak, temeli yeterince anlaşılmamış bir yapının yalnızca dış görünüşünü değiştirip temeli olduğu gibi bırakmaya benzer.
Bugün hayatın merkezinde bulunan birçok problemi çözmeye çalışırken çoğu zaman sistemi/leri tartışıyoruz; fakat sistemin merkezinde bulunan insanı yeterince tartışmıyoruz. Her dünya görüşü ve ideoloji, açık veya örtük biçimde bir insan anlayışına dayanır. İnsan kimi zaman ekonomik bir varlık, kimi zaman üretici, tüketici, yurttaş, işçi veya birey olarak tanımlanır. Fakat insan bunların toplamından daha fazlası değil midir? İnsan yalnızca üreten ve tüketen bir canlı mıdır? Yalnızca ekonomik ihtiyaçları, toplumsal ilişkileri veya biyolojik gereksinimleri üzerinden açıklanabilir mi? Böyle bir insanın tanımlaması bipedalist bir bakış açısını yansıtmaktan öteye geçer mi? Oysa İnsan neden adaleti arar? Neden ölümü düşünür, neden özgürlüğü ister, neden anlam arayışına girer, ve neden zaman zaman kendi varlığını sorgular? Ben kimim, nerden geldim ve nereye gideceğim? Bu sorular, insanın herhangi bir sisteme tamamen sığdırılamayacak kadar karmaşık olduğunu gösterir.
İnsan hem maddi –hamein mesnun selsalin kelfahhar, balçık yani kokuşmuş çamur- hem de manevi,-ruh- hem bireysel hem toplumsal bir varlıktır. Şartlarından etkilenir fakat yalnızca şartlarından ibaret değildir. Geçmişinden gelir fakat geleceğini kurma imkânına sahiptir. İhtiyaçları vardır fakat yalnızca ihtiyaçlarının peşinden gitmez. Korktuğu halde hakikatin peşinden gidebilir, Sahip olabileceği halde vazgeçebilir, kendi çıkarının karşısında başkasının iyiliğin i-isar- tercih edebilir. Bir tarafı aşkı kuşanmışken öfkesi haccac’ın kılıcına dönüşebilir. Bir tarafında inşa öbür yanı harabeye ve moğol’un kinine dönüşebilir. Bu nedenle insanı yalnızca ekonomik, siyasal veya biyolojik bir kategoriye indirgemek, onun özgürlüğünü ve anlam arayışını gözden kaçırmak anlamına gelir.
İnsanı biyolojik, siyasal ve sosyal bir varlık olarak yani beşer yönü üzerinden salt okumak, öbür yandan onun düalist boyutunu görememek yani onu maddi olarak görüp manevi yönünü algılayamamak tarih boyunca insana dair üretilen fikirlerin iflasını da beraberinde getirmiştir. Tam bu noktada yabancılaşma meselesi ortaya çıkar. Yabancılaşma, insanın kendi varlığından, emeğinden, düşüncesinden ve nihayet kendi öz bilincinden uzaklaşmasıdır. İnsan kendi hayatının öznesi olmaktan çıktığında yabancılaşma derinleşir. Çalışır fakat neden çalıştığını düşünmez. Tüketir fakat neden tükettiğini sorgulamaz. Başarır fakat başarının kendisi için ne ifade ettiğini bilmez. Kalabalıkların içine karışır fakat kalabalığın nereye gittiğini sormaz. Nietzsche’nin sürüsünün bir parçasına dönüşür. Para kazanır, mal edinir, servet biriktirir; fakat bütün bunların kendisini neden tamamlamadığını anlamlandıramaz.
Yabancılaşmanın en önemli boyutlarından biri insanın kendi seçimlerine yabancılaşmasıdır. Modern insanın önünde geçmişte görülmemiş kadar çok seçenek vardır. Ne giyeceğini, ne satın alacağını, hangi mesleği seçeceğini ve nasıl yaşayacağını seçebilir. Fakat burada önemli olan yalnızca yapabilmek değildir. Asıl soru, insanın yaptığı seçimin ya da yaşadığı hayatın gerçekten kendisine ait olup olmadığıdır. ‘Elest bezminden’ bu yana fırlatılıp atılan ben, ‘bela’ kurbanı seçimsizliğimin yansıması, toplumun esaretinde terk edilmişliğim veya kendi seçimsizliğim. İnsan bir şeyi gerçekten istediği için mi ister, yoksa toplum ona onu istemesi gerektiğini öğrettiği için mi? Yok belki de herkesleşme travması… Başarı gerçekten insanın kendi ölçüsü müdür, yoksa başkalarının belirlediği ölçüyü mü takip etmektedir? İstemek yalnızca seçebilmek değildir; insanın neden seçtiğinin farkında olmasıdır. Öz bilinç de tam burada başlar. ‘Veya ‘ben’in farkında olma ve ‘ene’ nin var oluşunun farkındalığı…
Charlie Chaplin’in Modern Times filmi bu yabancılaşma problemini son derece çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Fabrikadaki işçi, sürekli aynı hareketi tekrarlamak zorundadır. ‘İki vida sık bir vida bırak’. Makinenin ritmi insanın ritmini belirler. İnsan makineyi üretmiştir; fakat sonunda makinenin hızına yetişmek zorunda kalmıştır. Buradaki makine yalnızca teknolojik bir araç değildir. Aynı zamanda insanın kendi oluşturduğu düzenin içerisinde kendi özgürlüğünü ve varlık gayesini kaybetmesinin sembolüdür. O artık bir birey ve kendi olmaktan ziyade seri numarası olan bir sayıdan ibarettir. Yaptığı iş kendini gerçekleştirmek için değil. Sistemin devamlılığı içindir. İnsan sistemi kurmuş, fakat zamanla sistemin kendisi insanı yönlendirmeğe başlamıştır. İnsanın hizmetinde olan makineden, makinenin hizmetinde olan insana evrilmiştir.
Chaplin’in mizahının altında aslında ciddi bir insanlık problemi vardır. Makinenin dişlileri arasında sıkışan beden, kendi yarattığı düzenin içerisinde kaybolan insanı temsil eder. Chaplin’in karakteri çalışmaktadır, fakat yaptığı işin anlamından giderek uzaklaşmaktadır. Bu durum yalnızca sanayi toplumuna ait bir mesele olarak görülmemelidir. Günümüz insanı da sürekli hareket halindedir. Çalışır, üretir, tüketir, yetişmeye çalışır ve sürekli bir şeylerin peşinden gider. Fakat bütün bu hareketliliğin ortasında kendisine ‘’Nereye gidiyorum?’’ diye sormayı unutabilir. Makinenin biçimi değişmiştir; ancak insanın makinenin bir parçasına dönüşme ihtimali ortadan kalkmamıştır. Siyantist tapıcılık makinenin şeklini ve işlevini değiştirdikçe yeni dişlileri entegre etmeye ve yeni yabancılaşma ve alinasyonit duyguları üretmeye de başladı.
İnsanlığın yabancılaşması yalnızca makinelerle gerçekleşmez. Para, mal, servet, makam, şöhret, statü. Tüketim, züht hayatı ve tarih, toplum ve insani öz bilinçten uzaklaştıran yani istibdat. İstismar ve istihmar yoluna götürme olasılığı olan beşerin kutsadığı mistik din de insanın kendisinden uzaklaşmasına neden olabilecek araçlara dönüşebilir. Bunların hiçbirinin kendi başına kötü olduğu söylenemez. Sorun, insanın bunları kendi varlığının ölçüsü haline getirmesidir. İnsan paraya sahip olabilir; fakat para insanın sahibine dönüştüğünde yabancılaşma başlar. İnsan mal edinebilir; fakat sahip olduğu mallar onun kimliğini belirlemeye başladığında ‘’sahip olmak’’ ile ‘’olmak’’ birbirine karışır. İnsan servet kazanabilir; fakat servet onun değer ölçüsü olduğunda kendi değerini sahip olduklarıyla ölçmeye başlar. bütün bunlar normalleştiğinde ise modern insanın iflası başlar ki böyle bir insan maddi refah içinde anlamsızlığın fakiri, yabancılaşmanın kurbanı, iman sıçramasının yoksuluna dönüşür.
Belki de yabancılaşmanın en derin biçimi, insanın kendi düşüncesini başkalarının düşüncesinden ayıramamasıdır. Kalabalıklar insana güven verir; çünkü kalabalığın içinde insan kendi sorumluluğunu daha az hisseder. Fakat kalabalıkların düşüncesini kendi düşüncesi sanmak, insanın öz bilincinden uzaklaşmasının başlangıcı olabilir. Kiralık beyine dönüşen bu İnsan kendisi olmak istiyorsa önce kedisine şu soruları yöneltmelidir: Ben gerçekten ne istiyorum? İnandığım şeyleri neden savunuyorum? Başarı olarak gördüğüm şey gerçekten bana mı ait? Korkularımın ne kadarı bana ait, ne kadarı bana öğretilmiş? Yaşadığım hayat benim seçtiğim bir hayat mı? İnandığım doğrular bana mı ait? Anlam arayışım toplumun sunduğu anlam arayışı dışında başka bir gerçek olabilir mi?
Bu soruların sorulması, insanın dünyadan kopması anlamına gelmez. Tam tersine, insanın dünyayla daha bilinçli ilişki kurmasını sağlar. Kendisi olmak, ‘’Ben ne istiyorsam onu yaparım.’’ Demek değildir. Kendisi olmak insanın kendi arzularını, korkularını ve seçimlerini sorgulayabilmesidir. Çünkü insan bazen kendi arzularının bile sahibi değildir. Ona neyin değerli, neyin başarılı, neyin güzel ve neyin önemli olduğu sürekli olarak öğretilir. Bu nedenle öz bilinç, yalnızca kendini tanımak değil, insanın kendisine öğretilenleri de sorgulayabilmesidir. Toplumun ve tarihin sana biçtiği kaftandan kişinin yeri geldiğinde sıyrılması ve hakikatin tutkulu bir aşığına dönüşmesidir.
Bu noktada bütün dünya görüşleri ve ideolojiler açısından temel bir problem ortaya çıkar. İnsan anlaşılmadan insan için bir sistem kurulmaya çalışıldığında, sistem insanı kendi kalıplarına uydurmaya başlayabilir. Ekonomik düzen, siyasal kurumlar, toplumsal yapı değişebilir; fakat insanın hırsı, korkusu, açgözlülüğü, yalnızlığı ve anlam arayışı anlaşılmadığı, ayrıca insanı, dirim bilimin ışığında değerlendirip düalist boyutunu göz ardı ettiğimiz sürece eski sorunlar yeni biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir- ki mekan ve zaman değiştiği halde sorunlar ve bu sorunlara çözüm bulma yanılgıları da devam etmektedir-. Bu nedenle dünyayı değiştirme iddiasından önce insanı anlamaya yönelik bir çaba gereklidir.
İnsan yalnızca dış koşulların ürünü değildir. Çünkü o, ‘i-mek’ olmaktan ziyade ‘olmak’ üzerine kurulu, hayret ve merak duygusuna sahip seçme ve akıl ile donatılmış ‘alak’ yani sevgiyle yaratılmış ve hayatının anlamını aşk üzerine kurmuş bir varlıktır. Elbette ekonomik, siyasal ve toplumsal şartlar insanın hayatını etkiler. Ancak insan aynı zamanda bu şartları sorgulayabilen bir varlıktır. Kendisine dayatılanı reddedebilir, alışkanlıklarını değiştirebilir ve başka bir yaşam biçiminin mümkün olup olmadığını düşünebilir. Bu nedenle gerçek insani özgürlük yalnızca dışardaki engellerin kaldırılmasıyla başlamaz. İnsan kendi içinde neyin kendisine ait olduğunu ayırt etmeye başladığında özgürlüğe doğru ilk adımını atar.
Dünyayı değiştirmek istiyorsak önce insanı anlamamız gerekir. İnsanı anlamak yalnızca onun ihtiyaçlarını bilmek değildir. Onun fizyolojik ve beşer yönlü ihtiyaçlarından ziyade ‘ insan olmak’ın’ ile ilgili olan; onun yalnızlığını, korkularını, umutlarını, özgürlük arayışını, vicdanını ve anlam arayışını anlamaktır. Çünkü insan değişmeden yalnızca sistemleri değiştirmek, eski insanın yeni sistemini kurmak anlamına gelebilir. İnsan kendi yabancılaşmasını yeni düzenin içerisine de taşıyabilir.
Chaplin’in makinenin dişlileri arasında kaybolan insanı bu nedenle halen önemlidir. Çünkü mesele yalnızca fabrikadaki işçi değildir. Mesele insanın kendi kurduğu dünyanın içerisinde kendisini kaybetmesidir. Kurduğu bu dünyada bile kendi ‘ben’ liğine ve ‘öz’ üne yabancı kalmasıdır. Bugün makinenin biçimi değişmiş, çalışma biçimleri dönüşmüş, teknoloji gelişmiş olabilir. Fakat insanın kendi yarattığı araçların ve değerlerin karşısında özne olmaktan çıkma ihtimali hala vardır. Dün buharlı makinelerin dişlisi iken, moderrn bilgi çağında yani günümüzde yapay zekanın sürüsünün bir zombisine dönüşebilmektedir…
Belki de bütün bunların sonunda yeniden aynı soruya dönmek gerekir: İnsan nedir? Bu soruya cevap vermeden insan adına kurulacak her düzen eksik kalacaktır. Dünya görüşleri, ideolojiler, ekonomik modeller değişebilir ve teknoloji gelişebilir fakat insan anlaşılmadığı sürece yabancılaşma farklı biçimlerde yeniden tezahur edebilir. Makine değişir, insan yine makinenin parçası olabilir. Para biçim değiştirir insan yine sahip olduklarının kölesi olabilir. Kalabalık değişir insan yine kendi sesini kaybedebilir. İnsan sürünün içinde anlam yoksunu kendi mabudunu üretmiş, zihnine zincir vurmuş, gölgedeki yansımaları mutlak hakikat gören ve manadan putlar yapmış korku ve titreme hali ile düşüncene ipotek koydurmuş meçhul birine dönüşebilir.
Bu nedenle insanlığın ihtiyacı yalnızca yeni bir sistem değil, aynı zamanda yeni bir insan anlayışıdır. Belki de ‘yarı Allah yarı topraktan’ yani hem maddi hem manevi kuşanmışlığı olan bir insani anlayış. İnsanı yalnızca üreten değil, anlam arayan bir varlık olarak görmek gerekir. İnsanı yalnızca tüketen değil, değer üreten bir varlık olarak görmek gerekir. İnsanı yalnızca toplumun bir parçası değil, vicdanı, iradesi ve özgürlüğü olan manadan gökdelenler inşa eden bir özne olarak görmek gerekir.
Belki de gerçek dönüşüm, insanı yeniden insanın merkezine koymakla başlayacaktır. Çünkü insan kendisini kaybettiğinde dünyayı kazansa bile neyi kazandığını bilemeyebilir. Fakat kendisini bulduğunda para, mal, servet, makam, şöhret ve kalabalıklar onun varlığının yerine geçemez. Yabancılaşmanın karşısında insanın elindeki en güçlü imkan, kendisine yeniden dönebilme ve kendi hayatının öznesi olabilme imkanıdır. Bütün büyük dönüşümlerin önünde duran temel soru belki de budur: Nasıl bir dünya kuracağımızdan önce, nasıl bir insan olmak istediğimizi sormalıyız. Çünkü insan anlaşılmadan dünya değişse bile insanın yabancılaşması değişmeyebilir. Çünkü insanı bulduğumuz gün yalnızca insanı bulmayız, dünyayı da değiştirebilecek özgür bil yolcuyu da bulmuş oluruz.
Önce insan.
Felsefe-Mantık12 Eylül 2026 23:49