Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

21. YÜZYILDA DUYUŞSAL ALANDA ORTA ÇAĞ İLKELLİĞİ

MEHTAP ŞİMŞEK GÜRKAN

Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 04 Ağustos 2026 23:33 - Okunma sayısı: 302

21. YÜZYILDA DUYUŞSAL ALANDA ORTA ÇAĞ İLKELLİĞİ

21. YÜZYILDA DUYUŞSAL ALANDA ORTA ÇAĞ İLKELLİĞİ

.

Orta çağda; 14. Yüzyılın bir Benedictine Manastırında geçen, izlek olarak bir cinayetin mürekkebi gibi görünen Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ adlı romanının mürekkep izlerini takip ettiğimizde bizi orta çağda kilisenin yaşayış üzerindeki etkisini ve bilginin tek elde toplanmasını konu ettiğini gözlemleriz. Ancak bu romanın görünür yüzünün altındaki yapıyı kazdığımızda bizleri ‘Malın mülkiyet hakkını anladık ama bilginin de mülkiyeti olur mu?’ sorunsalının şaşkınlığına ittiğini ve bizlere insan gibi görünen insanların bağnazlığına karşı insan gibi insanlar arasındaki o muazzam akıl-dogma çatışmasını çözümleme şansını verdiğini anlarız.

.

Romanda Rahip William ve onun genç çömezi olan Adso’nun manastırda art arda işlenen cinayetleri çözümleme gayretleri bu romanı bir polisiye roman gibi gösterse de; romanın en kilit figürü olan kör kütüphaneci Jorge de Burgos’un Aristoteles’in komedya ve gülme üzerine yazdığı ve kayıp kabul edilen Poetika kitabının ikinci cildini saklamak üzere canını ve manastırı feda etmeye hazır olan bir ilkel benliği temsil ettiği gerçeğiyle yüzleşiriz. Gülmeyi unutmuş ve unutturmak isteyen Jorge’a göre gülmek korkuyu yok edecek yegane unsurdur. Korku yok olursa otorite ve ilkel ideolojik ve dogmatik tahakküm da yok olur ve bu korkusuz, sorgulayan ve özgürleşen insanların doğuşuna yol açar. Jorge’un düşünce dünyasında Gülme onun için sadece bir eğlence değildir, düzeni tehdit eden bir güçtür.

.

14. yüzyılın yani orta çağın karanlığında yaşayan; kendi inancını, doğrularını korumak ve kabul ettirmek için dünyaya yakmaya hazır, insani neşeyi ve özgür düşünceyi düşman gören bu ilkel benlik temsili- Jorge’a karşı Rahip William ise bu bağnaz atmosferin ortasında aklı, mantığı, şüpheyi ve empatiyi temsil eder. Zihni ve yüreği dogmalar yerine kanıtlara; insanları acımasızca yargılamak yerine anlamaya dayanır. Elbette William da tamamen aydınlanmış bir kahraman değildir ama bir bakıma Orta Çağ kıyafetlerini giyse de; zihniyet olarak modern manada daha uygar bir bilincin izlerini taşır.

.

Orta Çağda yaşamış ancak aynı zaman diliminde görülmeyen bu iki temsil rol; zamansız benliklerin zaman içi ve zaman ötesi olarak var oluşunu, düşüncenin ve duygulanımın tarihsel sınırları aşan sürekliliği üzerinden görünür kılar. Bu görünür alan bizleri; ‘Orta Çağ bitti diyoruz ama; insanın içindeki Orta Çağ kapandı mı?’ sorunsalına yönlendirir. Nitekim o karanlık çağda iken uygar olan; 21. Yüzyılda yaşadığı halde ilkel olan benlikler var değil midir?

.

Yaşadığı çağın tüm karanlığına, bilgi eksikliğine ve ilkel koşullara rağmen adaleti, vicdanı, farklılıklara saygıyı, merhameti ve özgürlüğü savunan orta çağın uygar zihnine karşın; sadece hedonik dürtülerle güç ve tahakküm peşinde koşan, gücü eline geçirdiğinde karşı tarafın acizliğini, savunmasızlığını kendi yüksek egosu için cezbedici bir ganimet gibi gören 21. yüzyılın ilkel benlikleri insanın duyusal gelişiminin çağların ilerleyişinin ötesinde olduğunun göstergesidir. Bugün etten kemikten aramızda dolaşan, en üst, en süslü en cezbedici ünvanları taşıyan, en gelişmiş teknolojik ve endüstriyel şehirlerde yaşayan pek çok insan duyusal gelişmişlik açısından hala engizisyon meydanlarında, barbar kabile savaşlarında yaşamaktadır.

.

Nitekim orta çağda esir düşmüş bir insanın meydanlarda aşağılanmasını, onun çaresizliğini ve acısını bir güç gösterisi olarak sunan bu oluşum dönemin ilkel şartlarıyla açıklanmaktaydı. Bugün ise en son teknolojik savaş araçlarına sahip, ileri donanımlı, yüksek teknoloji ürünü kamuflajları giyen, cebinde akıllı telefon taşıyan bir askerin ve/veya askerlerin; bir esirin ve/veya esirlerin acizliği karşısında gülerek poz verdiği ve bunu dijital sosyal ağlarda paylaştığı fotoğraflar bizlere şu gerçeği haykırıyor: İlkel benlik biçim değiştirmiştir ama özü aynı kalmıştır.

.

Sadece esirler bağlamında mı görüyoruz bu sahneleri? Savaşın ayak izlerinin hiç silinmediği tarihsel sayfalarda gezinirken; orta çağ kapandı yazması insanın karanlık tarafının bittiğinin göstergesi anlamına gelmiyor. Çağlar atlıyor, bilimsel, teknik alanda devasa bir gelişim gösteriyor olsak da; insanın başkasının acılarından haz alma; karşı tarafı aşağılama eğilimi kabuk değişikliğine uğrayarak bu ayak izlerinin peşinden yeni ayak izleri oluşturuyor. Uygarlık cilası çekilmiş her türlü sahne; kendi ışığını yansıtıyor gibi görünse de vaat edilen bu alan insanını içindeki karanlık vahşeti yok etmeye yetmiyor.

.

21. yüzyılda dahi insan olmanın onurunu kavrayamamış her insanın kafa yapısında ve vicdanında hala karanlık çağların izlerini görüyor olmamız; insanın teknik ve bilimsel açıdan çağdaşlık seviyesine ulaşsa da duyuşsal alanda çağların bir getirisinin de götürüsünün de olmadığının en nitelikli kanıtı olarak karşımızda duruyor. Gelişmiş medeniyetler; doğduğunda duyusal açıdan sıfır noktasından başlayan her insan için etik, empatik, adil, merhametli ve vicdanlı bir içsel güç oluşturamıyorsa; bu ilkel yaratığa daha hızlı arabalar, daha öldürücü silahlar, daha iyi ekranlar sunmaktan başka ne verebilir?

.

Bu sebeptendir ki 21. yüzyıl barbarlığı; orta çağın o karanlık tarafından daha tehlikeli hale geliyor. Çünkü günümüzde insan onurundan anlamayan ilkel benlikler; araçsal bir akıl ve teknolojik gelişimin tahakkümünde büyük bir gücün sahibi olsa da duyusal açıdan bırakın orta çağı mağara devri dürtüleriyle hareket ediyor. O halde soruyorum sizlere; 12. Yüzyılın zifiri karanlığında yaşayıp, adaleti, merhameti, vicdanı ve hakkı savunan bir zihin mi uygardır yoksa 21. Yüzyılda tüm teknolojik ve bilimsel gelişmenin ortasında yaşayan ve başkalarının acılarından, düşmüşlüğünden, yok oluşundan haz alan insan mı?

.

Unutulmamalıdır ki 21. Yüzyılda duyuşsal olarak orta çağı aşamamış ilkel benliklerin, ellerinde tuttukları devasa güç unsurlarıyla dünyayı bir kez daha karanlığa sürüklediği bir çağ olmaktan öteye geçirmek için vicdani bir eğitim ve vicdani bir iç disiplin geliştirmemiz gerekmektedir. Poetika’nın birinci kitabında tragedya aracılığıyla acıdan ve korkudan nasıl arınabileceğimizi görmüş olsak da; artık Poetika’nın kayıp olan, komedya ve gülme üzerine yazıldığı kabul edilen ikinci kitabını bulamayacak olsak da çağlar ötesine uzanan bir hikaye olarak korkuyu yenmiş bir gülüş’ün hikayesini yeniden yazmamız gerekmiyor mu? Korkutmamacasına, korkmamacasına, gülmecesine ve güldürmecisine…

.

Kaynakça:

Eco, U. (2007). Gülün adı (Ş. Karadeniz, Çev.). İstanbul: Can Yayınları

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Fikir Yazıları Yazıları