İlyas KOÇAK
Kategori: Felsefe-Mantık - Tarih: 15 Ekim 2026 14:14 - Okunma sayısı: 58
Dil uzlaşım ile oluşur ve işlev görebilir. Arka arkaya sıralanan birtakım sözcükler ile ilgili
olarak söyleyen ve dinleyen arasında bir uzlaşım yoksa iletişim de dil de yoktur. Söyleyen
ve dinleyenin başka kişilerle iletişim kurabildikleri ayrı dilleri olabilir tabii. Bu durum
iletişimin sağlanamadığı yerde, dilin olmadığı gerçeğini değiştirmez.
Sevdiğim bir fıkrada Temel, alı al moru mor kahveye girer, canının çok sıkkın olduğu her
halinden bellidir. Kahvedekiler etrafını sarar ve neler olduğunu öğrenmeye çalışır. Israrlara
dayanamayan Temel isteksizce cevap verir:
- Kahveye geliyordum. Bir yabancı ile karşılaştım. Bazı şeyler sordu, cevapladım.
Tam ayrılıyordum ki bana “Çok sempatiksiniz” dedi.
Kahvedekiler hep bir ağızdan:
- Eeeee!!! Sen ne yaptın?
- Her ihtimale karşı vurdum onu. Ama hala düşünüyorum acaba ne demek istedi?
Uzlaşma demiştim, bu uzlaşmanın çapı ne olmalıdır? Yani kimleri, kaç kişiyi
kapsamalıdır?
Çocukken yaşadığım yerde saz (hatta galiba bildiğimiz bütün telli çalgılar) için “dımdım”,
fermuar için “cırcır” denirdi. Gulügulü’ye hindi dendiğini, kelem’e lahana dendiğini ancak
ilkokulda sınıflarım ilerleyince öğrenebilmiştim. Dilim değişmiyor ama daha geniş bir
uzlaşım alanına dahil oluyordum. Dil değişmeden bu uzlaşım alanı ne kadar
büyütülebilir? (Dilin değişmemesi ile aynı dil içinde kalınmasını yabancı bir dile
geçilmemesini kastediyorum.)
Diğer yandan uzlaşım alanının (uzlaşanlar topluluğu) bir “aidiyeti” de hem sağladığı hem
de gerektirdiği unutulmamalıdır. Etnik bir aidiyet olabileceği gibi (bununla birlikte veya
buna ilave olarak), coğrafi, siyasi, kültürel hatta mesleki bir aidiyet de söz konusu olabilir.
Dilin kullanımında uzlaşıma riayetsizlik aidiyeti de etkileyecektir.
Mitolojik bir öyküde tanrının, görevlendirdiği bir meleği çuval dolusu dille dünyaya
gönderdiği anlatılır. Melek her coğrafi bölgede yaşayan topluluğa birer dil bırakarak
dünyayı dolaşır. En son Kafkasya’nın üstüne gelir, tüm topluluklara dillerini dağıtmıştır
fakat çuvalda hala birçok dil vardır. Dillerin tamamını dünyaya bırakarak görevini
tamamlamak istediğinden çuvalı Kafkas dağlarının üzerine iyice silkeleyerek boşaltır.
Öyküye göre bu nedenle Kafkas dağlarında çok sayıda dil konuşulur. Neredeyse her
tepenin dört tarafında farklı dört dil ile anlaşılır.
Ulaşımın kolaylaşarak çok arttığı, hele iletişimin ulaştığı seviyeyle dünyayı çok küçülttüğü
günümüzde uzlaşımın zaten tam belirlenemeyen tartışmalı sınırları iyice zorlanmaktadır.
Her tepenin dört tarafındaki farklı dil uzlaşımları ortak (belki de karma) bir uzlaşıma
geçmeye mecbur kalmakta, her an bir dil konuşanı kalmadığından (iletişim için
kullanılamadığından) ortadan kalkmaktadır.
Hiçbir dilde ismi olmayan yeni bir icat, kavram veya hali isimlendirme hakkı bunu ilk yapan
ya da düşünüp fark edene ait olmaz mı?
Peki o zaman anadil ne olacak? Yeni icat, kavram ya da durum, kaynak dildeki sözcükle mi
isimlendirilsin yoksa yeni bir sözcük mü türetilsin? Ya iletişim kolaylığı sağlıyor diye
karşılığı olan (uzlaşılmış) kelimeler olmasına rağmen diğer uzlaşım grubundan kelimeler,
cümle yapıları, deyimler, tamlamalar, kültür taşıyıcıları (geldikleri kültür açısından
yıkıcıları) destursuzca girmeye başlarsa/başlamışsa ne olacak?
Bu yazıyı dil konusunda nasıl bir tutum içinde olunması gerektiğine dair kafa karışıklığımı
(kendi kendime de) itiraf maksadıyla yazmaya çalışıyorum. Dilin daha geniş uzlaşımlara
yelken açacak, kendini yenileyip geliştirecek derecede serbest ve etkileşime açık
bırakılması gerektiğinden kuşkum yok. Fakat bu açıklık, gerçek sahiplerinin yani dili
annesinden öğrenenlerin, o dille edebiyat yapan, düşünen, yaşayanların hassasiyetlerini
gözetmeli, yapıların ve kelimelerin dil içindeki tarihi-kültürel yüklerine zarar vermemelidir.
Tek tek kelimelerin hangi dillerden geldiğinin tartışılıp, kullanılan dilden olduğu iddia
edilen karşılıklar bulunması, uzlaşmayı olumsuz etkileyecek şekilde bir kelime ırkçılığı
boyutuna ulaşmamalıdır. Bir kelime sadece bir sözlük maddesi değildir. Yıllar içinde
yaşanmışlıklardan süzülen bir kültür değeridir: Kurtulmaya ya da korumaya çalışmanın
politik/ideolojik bir anlamı da vardır. Dile müdahale, dil ile müdahaledir aynı zamanda. Dil
korunduğunda (bazen korumak için de müdahale etmek gerekebilir) kültür tarih ve birlik
olma şuuru korunmuş; bir aidiyet muhafaza edilmiş, bir uzlaşıma sahip çıkılmış olur.
Edebiyatçılar ve felsefeciler tarafından kullanılarak işlenmiş sürekli gelişime açık tarih ve
kültürü gelecek kuşaklara aktarabilen bir dile sahip olmak toplumsal birliğin garantisi
kişisel ve toplum olarak özgürlüğün hem sağlayıcısı hem de göstergesidir. Dile dışarıdan
müdahalenin de içeriden müdahalenin de amacı ve sonucu sadece dil değildir.
Netice olarak dil, yaralı bir serçeyi tutar gibi canını yakmadan ama yarasını sarıp
iyileştirmeyi mümkün kılacak şekilde tutulmalıdır. Dile gösterilen özensizliğin bedeli çok
ağır ödenecektir. Dile müdahaleye karşı tutum almalarda ve dile müdahale etmenin
gerekliliğine karar vermede toplumsal beka ve özgürlük kaygıları göz ardı edilemez.

06 Ekim 2026 08:42

02 Ekim 2026 14:25

05 Ekim 2026 07:33

10 Ekim 2026 13:27

01 Ekim 2026 20:39

12 Ekim 2026 06:57

01 Ekim 2026 09:39

07 Ekim 2026 20:56

09 Ekim 2026 20:29

06 Ekim 2026 19:28