Zerrin Keskin
Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 24 Eylül 2026 12:32 - Okunma sayısı: 234
21 Eylül Dünya Barış Günü beyaz güvercinler, birbirine uzanan eller, çocukların çizdiği rengârenk dünyalar, gökyüzüne bırakılan balonlar ve birkaç güzel cümleden ibaret tutulmaya çalışılan içi boşaltılmış özel günlerden birisine dönüşmeye başladı. Bir günlüğüne savaşın, şiddetin ve düşmanlığın karşısına barış sözcüğünü koymak vicdani pansuman, masum avuntusu gibi geliyor bana. Hayat, bütün ağırlığıyla kaldığı yerden devam ederken; televizyon ekranlarında yıkılmış şehirler, telefonlarımızda öfkeyle yazılmış cümleler, sokaklarda birbirine tahammül edemeyen insanlar, nedeni ve taraflarını çoktan unuttuğumuz savaşlar aynı şiddetle devam ediyor.
Oysa barış, yalnızca ülkelerin anlaşma imzalamasıyla başlayan bir süreç değildir. Barış önce insanın kendi içinde kendisine kurduğu ilişkiyle ilgilidir. Kendisiyle sürekli kavga eden, korkularını bastırmak için başkalarını küçümseyen, incinmişliğini öfke olarak dağıtan bir insanın dünyaya barış vaat etmesi inandırıcı değildir. Bireysel huzursuzluk, bazen farkına varmadan toplumsal huzursuzluğun küçük bir kopyasına dönüşür. İçimizdeki çatışmayı çözmeden dışarıdaki çatışmaya bakmaya çalışır, başkasının sertliğini eleştirirken kendi sesimizdeki kırıcı tonu duymayız çoğu zaman.
Bu yüzden Dünya Barış Günü’nde sorulması gereken ilk soru bence şudur: Kendimizle ne kadar barışığız? Hayatımızın bütün hatalarını affedebiliyor muyuz? Korktuğumuzu kabul edebiliyor muyuz? Yanıldığımızda bunu bir yenilgi saymadan geri adım atabiliyor muyuz? Başkasının acısını, bizim acımızdan daha az gerçek görmemeyi öğrenebiliyor muyuz? Bu soruların cevapları yalnızca kişisel gelişim kitaplarında aranacak kadar basit değildir. İnsan, içinde yaşadığı toplumdan bağımsız bir varlık değildir. Güven duygusu zedelenmiş bir toplumda bireylerin kendileriyle barışık olması da zorlaşır.
Güven, barışın görünmeyen temelidir. Bir insan evine dönerken başına ne geleceğini bilmiyorsa, düşüncesini söylediğinde dışlanmaktan ya da cezalandırılmaktan korkuyorsa, çocuklar yetişkinlerin öfkesini her gün soluyorsa o toplumda savaş çıkmamış olsa bile gerçek bir barıştan söz etmek zordur. Sessizlik, her zaman huzurun işareti değildir. Bazen insanlar konuşmaktan vazgeçmiştir; çünkü konuşmanın bir şeyi değiştirmeyeceğine inanmıştır. Bazen suskunluk, korkunun en düzenli biçimidir.
Martin Luther King Jr., 1956’da yaptığı bir konuşmada barışın yalnızca savaşın, gerilimin ve karışıklığın yokluğu olmadığını; adaletin, iyi niyetin ve insan kardeşliğinin varlığı olduğunu söylemiştir. 1 Bu söz, bugün de barışın anlamını sınamak için güçlü bir ölçü sunmaktadır. Bir İnsanın hakkı elinden alınmışsa, sırf tepki göstermediği için ortalık sakin görünüyorsa orada barış değil, bastırılmış bir itiraz vardır. Eşitsizlik sessizlikle örtüldüğünde toplum rahatlamış olmaz; yalnızca sorunun üstüne kalın bir örtü çekilmiş olur.
İnsanın kendisiyle barışık olması da kendisini her hâliyle haklı bulması anlamına gelmez. Tam tersine, kendine dürüst olmayı gerektirir. Kıskançlığımızı, korkumuzu, bencilliğimizi, öfkemizi görebilmek; bunları gördüğümüz için kendimizden nefret etmemek ama onların sorumluluğunu da başkasına yüklememek gerekir. İç barış, insanın kendi karanlık tarafını inkâr etmesi değil, onunla yüzleşebilmesidir. Kendini kusursuz sanan kişinin barışı çoğu zaman başkalarına tahammül edemeyen bir barıştır. Çünkü kusurunu görmeyen, başkasının kusurunu büyütmeye meyillidir.
Güvende hissetmek: evin, sokağın ve dünyanın meselesi
Barış denince akla genellikle silahların susması gelir. Oysa bir insanın güven duygusu çok daha gündelik yerlerde kurulur ya da yıkılır. Evde kurulur; çocuk, kendisini dinleyen bir yetişkinin yanında güvende hisseder. Okulda kurulur; öğrenci, yanlış cevap verdiğinde alay edilmeyeceğini bildiğinde öğrenmeye cesaret eder. İş yerinde kurulur; insan, hakkını aradığında işini kaybetmekten korkmadığında kendisini yurttaş gibi hisseder. Sokakta kurulur; kadın gece eve dönerken adımlarını hızlandırmak zorunda kalmadığında, çocuklar yoksulluk yüzünden eğitimden kopmadığında, yaşlılar ve engelliler hayatın kenarına itilmediğinde.
Güven duygusu yalnızca dışarıdan gelebilecek tehlikelerle ilgili değildir. İnsan bazen en çok, değer görmediği yerde güvensiz hisseder. Her an yargılanacağını, küçümseneceğini, terk edileceğini düşünüyorsa kendisini korumak için duvarlar örer. Duvar örmek kısa vadede işe yarar gibi görünür. Fakat duvarlar çoğaldıkça insanın dünyası küçülür. Bir süre sonra kendimizi korumak için ördüğümüz duvarların içinde yaşamaya başlarız. İçerisi sessizdir ama bu sessizlik huzur değil, yalnızlıktır.
Toplumsal düzeyde de benzer bir durum vardır. İnsanlar birbirinden korktuğunda, farklı olanı tehdit saydığında, kimlikler birer siper gibi kullanıldığında herkes kendini savunmada hisseder. Böyle bir ortamda en küçük söz bile bir saldırı olarak algılanabilir. Sosyal medya, bu duyguyu daha da keskinleştirir. Bir insanın birkaç saniyede yazdığı cümle, karşısında gerçek bir yüz görmediği için kolayca sertleşir. Oysa ekranın öteki tarafında da korkan, yorulan, incinen, sevilmek isteyen bir insan vardır. Bunu hatırlamak, barışın en küçük ama en gerekli adımlarından biridir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, şiddet çoğu zaman yalnızca bireysel bir öfke patlaması değildir. İnsanların davranışlarını şekillendiren kurumlar, ekonomik koşullar, eğitim düzeyi, medya dili ve adalet duygusu şiddetin yayılmasında rol oynar. Sürekli kaygı üreten bir ekonomik düzen, insanları birbirinin rakibine dönüştürür. Başarının yalnızca güç ve görünürlükle ölçüldüğü bir kültür, kırılganlığı utanç verici sayar. Erkek çocuklarına ağlamamayı, kız çocuklarına kendini korumak için susmayı öğreten gelenekler, şiddetin gündelik dilini yeniden üretir. Böylece savaş, daha silahlar ortaya çıkmadan önce evin içinde, okul bahçesinde ve konuşma biçimimizde başlar.
Bu nedenle dünya barışını yalnızca devletlerin ve orduların meselesi olarak görmek eksik kalır. Elbette devletlerin sorumluluğu büyüktür. Savaş kararı alanlar, silah üretenler, yoksul insanların hayatını bir strateji hesabına dönüştürenler, milyonlarca insanın kaderini belirler. Fakat sıradan hayatımızdaki ayrımcılığı, aşağılama alışkanlığını ve şiddet dilini görmezden gelirsek, büyük kötülüklerin küçük biçimlerini normalleştirmiş oluruz. Barış, hem yukarıdan alınan siyasi kararlara hem de aşağıda kurulan insan ilişkilerine ihtiyaç duyar.
Yunus Emre’nin yüzyıllar önce söylediği “Gelin tanış olalım, / İşi kolay kılalım, / Sevelim sevilelim, / Dünya kimseye kalmaz” dizeleri bu açıdan hâlâ zamansızdır.. 2 Dizelerde geçen tanış olmak yalnızca birbirimizin adını bilmek değildir. Tanışmak, karşımızdakini bir etiket olmaktan çıkarıp bir hikâyeye sahip insan olarak görebilmektir. Birinin yalnızca kimliğiyle, inancıyla, diliyle ya da siyasi görüşüyle tanımlanmasına itiraz etmektir. İnsan birbirini tanımadığında korku büyür; tanıdığında ise farklılık bütünüyle ortadan kalkmasa bile düşmanlık için kullanılan bahaneler azalır.
Barış beklentisi ve barışın eleştirisi
Barışa inanmak çoğu zaman safça bulunur. Dünyanın güçlüleri çıkarlarını korurken, yoksulların ve çocukların hayatını kaybettiği bir düzende barıştan söz etmenin romantik olduğu söylenir. Belki de bu eleştiride haklılık payı vardır. Çünkü barış sözcüğü, tarih boyunca en çok iktidarlar tarafından kullanılmıştır. Bir devlet, baskıyı sürdürürken düzeni koruduğunu ve barış istediğini söyleyebilir. Bir yönetim, itiraz edenleri susturup sokakları sessizleştirdiğinde bunu istikrar diye adlandırabilir. Bir toplum, mağdurlardan susmalarını bekleyip huzurun bozulmamasını isteyebilir.
Bu yüzden barış beklentisinin kendisi kadar, kimin barış istediğini ve bu barışın bedelini kimin ödediğini de sormak gerekir. Silahların susması elbette önemlidir; fakat susan silahların ardından adaletsizlik yerinde duruyorsa, barış yalnızca bir ara dönem olabilir. Evinden edilmiş insanlar geri dönemiyorsa, kayıpların hesabı sorulamıyorsa, çocuklar travmalarıyla baş başa bırakılıyorsa, adına barış denilen şey yarayı kapatmak değil, yaranın üzerine sessizlik koymaktır.
Barışı eleştirmek barış karşıtı olmak değildir. Aksine, barışın içini boşaltan kullanımlara karşı çıkmaktır. Gerçek barış, güçlü olanın lütfu olarak dağıtılmaz. Hakların eşitliği, hukukun güvenilirliği, geçim imkânı, eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşabilme, insanların kendi geleceği hakkında söz sahibi olabilmesi gibi somut koşullarla güçlenir. İnsan, açken ve sürekli tehdit altında yaşarken başkasına karşı merhametini korumakta zorlanır. Bu, yoksul insanları şiddetle özdeşleştirmek anlamına gelmez; yalnızca insan davranışlarının içinde yaşanan koşullardan ayrı düşünülemeyeceğini kabul etmektir.
Dünya barışı konusunda en büyük yanılgılardan biri, bütün sorumluluğu iyi niyetli bireylere yüklemektir. İnsanlara “daha anlayışlı olun” demek kolaydır. Fakat anlayışın yaşayabileceği kurumlar kurulmadığında bu çağrı havada kalır. Savaşın sürdüğü bir coğrafyada barıştan söz edip silah ticaretini tartışmamak, yoksulluğu görüp yalnızca dayanışma kampanyaları düzenlemek, nefret söylemini kınayıp onu üreten siyasi dili sorgulamamak eksik bir iyimserliktir. Barışın duygusal tarafı kadar maddi tarafı da vardır.
John Lennon, “Imagine” şarkısında “Imagine all the people / Living life in peace” der; Türkçesiyle, bütün insanları barış içinde yaşadığı bir dünyayı hayal etmeye çağırır. 3 Lennon’ın sözlerindeki hayal, gerçek dünyanın karmaşık eşitsizlikleriyle karşılaştığında bir sorgulamaya dönüşmelidir: idealimizdeki dünyaya ulaşmak için sahip olduğumuz hangi ayrıcalıklardan vazgeçmeye hazırız? Hangi olayla karşılaştığımızda çıkarlarımıza rağmen doğruyu yapacağız? Hangi haksızlığa kişisel meselemiz olsun olmasın itiraz edeceğiz?
Barış beklentisi, bu sorular sorulmadığında içi boş bir törene dönüşür. Her yıl aynı gün iyi dilekler paylaşılır; fakat ertesi gün aynı ayrımcı şakalar yapılır, aynı öfke dili kullanılır, aynı insanlar görünmez kılınır. Oysa barış, bir gün boyunca hatırlanacak kadar basit ve küçük bir mesele değildir. Her gün yeniden seçilmesi gereken zor bir tutumdur. Bazen özür dilemeyi, bazen sözünü geri çekmeyi, bazen de herkes susarken konuşmayı gerektirir.
Özgürlük, kardeşlik ve ortak bir dünya ideali
Nâzım Hikmet’in “Davet” şiirindeki şu dizeler, barışı sıradan bir iyi dilekten çıkarıp insanlık ülküsüne dönüştürür:
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...”4
Bu dizelerde iki ihtiyaç yan yana durur: Tek ve hür olmak, orman gibi kardeşçesine yaşamak. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Yalnızca özgürlük denirse insanın başkasına karşı sorumluluğu unutulabilir. Yalnızca kardeşlik denirse bireyin özgürlüğü topluluğun beklentileri içinde ezilebilir. Barış, bu iki ihtiyacı aynı anda taşıyabilme çabasıdır. İnsan hem kendi sesiyle konuşabilmeli hem de başkasının sesini susturmadan yaşayabilmelidir.
Bugün dünya, teknolojik olarak hiç olmadığı kadar birbirine bağlı görünüyor. Bir ülkede yaşanan felaket birkaç dakika içinde dünyanın diğer ucuna ulaşıyor. İnsanlar farklı kültürlerden insanlarla konuşabiliyor, ortak üretimler yapabiliyor, uzaktaki birinin acısına tanıklık edebiliyor. Fakat bağlantılı olmak, birbirini anlamak anlamına gelmiyor. Bilgi çoğaldıkça önyargılar da hızla yayılabiliyor. İnsanlar karşısındakini tanımadan onun hakkında kesin hükümlere varabiliyor. Dünyanın küçülmesi, kalplerin genişlemesini kendiliğinden sağlamıyor.
Evrensel barışın önündeki en büyük engellerden biri, insanlığın ortak kaderini kabul etmekte zorlanmasıdır. İklim krizi, salgınlar, zorunlu göç, açlık ve savaşlar bize aynı dünyada yaşadığımızı gösteriyor. Buna rağmen hâlâ bazı hayatların diğerlerinden daha değerli olduğuna inanılıyor. Başka bir ülkedeki çocuğun ölümü, kendi ülkemizdeki çocuğun ölümü kadar can yakmadığında evrensellik iddiamız zayıflıyor. İnsan haklarını yalnızca bize benzeyenler için savunduğumuzda bu haklar ilke olmaktan çıkıp ayrıcalığa dönüşüyor.
Evrensel olmak, farklılıkları yok saymak değildir. Herkesi tek bir kimliğe benzetmek de barış değildir. Barış, farklı dillerin, inançların, yaşam biçimlerinin ve hafızaların bir arada bulunabilmesini sağlamaktır. Bunun için bazen uzlaşmak, bazen de uzlaşmanın mümkün olmadığı yerde sınır çizmek gerekir. Şiddete, ırkçılığa, işkenceye ve çocukların öldürülmesine karşı tarafsız kalmak barışçıl olmak sayılmaz. Barış, kötülük karşısında kayıtsızlık değil; kötülüğü büyütmeden ona direnebilme ahlakıdır.
İnsanın kendisiyle barışık olması burada yeniden önem kazanır. Kendi güvensizliğini başkasını yok ederek gidermeye çalışan kişi, özgürlüğü tehdit olarak görür. Kendi geçmişiyle yüzleşemeyen toplum, geçmişte işlenen haksızlıkların bugünkü izlerini kabul etmekte zorlanır. Hafıza acı verse de barış için gereklidir. Unutmak bazen iyileşmek değil, aynı hatanın yeniden işlenmesine izin vermektir. Affetmek de olanı olmamış saymak değildir. Affetmek, acının hayatımızı bütünüyle yönetmesine izin vermemek olabilir; fakat adalet arayışını ortadan kaldırmaz.
Son söz: Barışın başladığı yer
Dünya Barış Günü’nün ardından dünyayı tek başımıza değiştiremeyeceğimizi biliyoruz. Bir insanın iyi niyeti savaş uçaklarını durdurmaz, bir şiir bütün sınırları kaldırmaz, bir şarkı adaletsizliği bir gecede sona erdirmez. Bunu bilmek, umudu bırakmak için gerekçe değildir. Çünkü büyük değişimler yalnızca büyük kararlarla değil, insanların her gün neyi normal saydığıyla da şekillenir.
Barış bazen bir çocuğu korkutmadan dinlemektir. Bazen aile içinde yıllardır sürdürülen bir suskunluğu bozmaktır. Bazen bir yabancının acısını kendi grubumuzun çıkarından bağımsız olarak önemsemektir. Bazen de bize huzur gibi sunulan haksızlığı reddetmektir. Kendimizle barışmak, bütün yaralarımızı kapatmak değil; yaralarımızı başkalarını yaralamak için kullanmamayı öğrenmektir. Güvende hissetmek, herkesin bize benzediği bir dünya istemek değil; farklı olanların da bizim kadar güvende olacağı bir dünya kurmaya çalışmaktır.
Barışın en zor tarafı, ondan söz ederken kendimizi dışarıda tutamamamızdır. Savaşları yalnızca uzak ülkelerin, kötü insanların ya da zalim yöneticilerin hikâyesi sayamayız. Her birimizin dilinde, alışkanlıklarında, suskunluklarında küçük de olsa bir dünya tasarımı vardır. Orada kimler değerli, kimler görünmez? Kim konuşabilir, kim susmak zorunda? Kimin acısı gerçek, kimin acısı abartı sayılıyor? Bu sorulara verdiğimiz cevaplar, dünya barışına sandığımızdan daha yakındır.
Belki de bugün barıştan beklememiz gereken şey, bizi bütün çatışmalardan kurtarması değildir. Çatışmanın insan hayatının bir parçası olduğunu kabul ederek onu şiddete dönüştürmeden çözmeyi öğretmesidir. Her farklılığın düşmanlık olmadığını, her itirazın tehdit sayılmaması gerektiğini, adalet olmadan sükûnetin eksik kalacağını hatırlatmasıdır. Barış, hayatın bütün seslerini susturmak değil; o seslerin birbirini yok etmeden duyulabilmesidir.
Dünya hâlâ savaşlarla, yoksullukla ve korkuyla sınanıyor. Buna rağmen barış beklentisini terk etmek, insanın kendisinden de vazgeçmesi olur. Çünkü barış isteği, insanın daha adil, daha güvenli ve daha merhametli bir hayatın mümkün olduğuna dair inancıdır. Bu inanç kolay değildir; her gün yeniden sınanır. Ama insanlık tarihinin en değerli ilerlemeleri, bir zamanlar imkânsız görülen şeyleri mümkün sayan insanların çabasıyla başladı.
Dünya barışı belki bir günün içinde kurulmayacak. Fakat o günün anlamı, bizi kendimize döndürmesinde saklı. Önce kendi içimizdeki savaşı fark edeceğiz. Sonra evimizin, sokağımızın, ülkemizin ve dünyanın güven duygusunu birlikte düşüneceğiz. Barışın yalnızca susmak olmadığını, adalet istediğini söyleyeceğiz. Ve sonunda, Nâzım Hikmet’in dizelerindeki o özlemi yeniden duyacağız: Tek ve hür, ama aynı zamanda kardeşçesine yaşamak.
Barış, dünyada hazır bulacağımız bir nimet değildir. Her gün kurduğumuz ilişkide, aldığımız bir kararda, sergilediğimiz bir davranışta sıkı sıkıya tutunmamız gereken bir erdemdir. Dünya Barış Günü’nün bize bırakabileceği en gerçek miras da budur: Dünyayı değiştirmeye gücümüz yetmese bile, dünyaya katıldığımız biçimi değiştirmek için çabalamak. Çoğu zaman insanlığın geleceği, büyük kürsülerde söylenen büyük sözlerden önce, bir insanın başka bir insana bakarken onu düşman değil, hayatını kendininki kadar gerçek bir varlık olarak görmesiyle değişip şekillenmeye başlar.
Kaynaklar
[1] Martin Luther King Jr., When Peace Becomes Obnoxious
[2] Yunus Emre, Sevelim Sevilelim
[3] John Lennon, Imagine: All the People Living Life in Peace
[4] Nâzım Hikmet, Davet

01 Ekim 2026 09:39

01 Ekim 2026 21:23

01 Ekim 2026 20:39