Zerrin Keskin
Kategori: Sosyoloji - Tarih: 07 Temmuz 2026 05:59 - Okunma sayısı: 436
Aşkın Adını Değiştiren Şiddet
Bir ilişkinin en tehlikeli anı, çoğu zaman en sessiz anıdır. Ne bir tokat sesi duyulur ne bir çığlık; sadece birinin, telefonunu her açtığında kalbinin hızlandığını fark etmesi vardır. Flört şiddeti işte bu sessizlikte yaşar. Literatürde ilk kez 1980'lerde adı konan bu olgu, evli olmayan bireylerin romantik ilişkilerinde yaşadıkları; sözel, duygusal, fiziksel, cinsel ya da dijital türden zarar verici davranışların bütününü kapsar (Sugarman ve Hotaling, 1989; Avşar Baldan ve Akış, 2017). Ne var ki tanımın akademik netliği, sokaktaki karşılığını bulamaz çoğu zaman. Ege Üniversitesi'nde 78 üniversite öğrencisiyle yapılan bir odak grup çalışmasında katılımcıların büyük kısmı flört şiddetini tanımlamak yerine örneklemeyi tercih etmiştir; bu da kavramın gündelik dilde hâlâ yeterince adlandırılamadığını gösterir (Eslek, Kızıltepe ve Yılmaz Irmak, 2021).
Aslında mesele bir tanım sorunundan ibaret değildir. Dünya genelinde gençlerin önemli bir kısmı flört ilişkilerinde bir tür şiddete maruz kalırken, bu oran Türkiye'de yüzde 11 ile yüzde 45,8 arasında değişmektedir (Mıhçıokur ve Akın, 2015; Jennings vd., 2017'den akt. TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi, 2021). Sayılar arasındaki bu geniş aralık şaşırtıcı değildir; çünkü şiddeti "şiddet" olarak adlandırma cesareti kültürden kültüre, kuşaktan kuşağa değişir. Kimi genç kadın, partnerinin her gün defalarca aramasını sahiplenilmenin kanıtı sayar; kimi genç erkek, kıskançlığın sevginin doğal bir yan ürünü olduğuna inanır. Oysa araştırmalar tam tersini söyler: flört şiddetini normalleştiren en yaygın iki söylem "sahiplenme" ve "koruma" kavramlarıdır ve bu iki kavram, şiddetin en kolay gizlendiği yerdir (Fidan ve Yeşil, 2018).
Bu yazının derdi, flört şiddetini yalnızca bir liste hâlinde sıralamak değil; onun nasıl bir toplumsal dokudan beslendiğini, hangi inançlarla ayakta durduğunu ve nasıl kırılabileceğini birlikte düşünmektir. Çünkü bir olguyu tanımlamak, ona karşı durabilmenin yalnızca ilk adımıdır.
Görünenin Ardındaki ? 72: Şiddetin Biçimleri
Flört şiddeti, literatürde çoğunlukla beş başlık altında sınıflandırılır: fiziksel, duygusal/sözel, cinsel, ekonomik ve ısrarlı takip (Polat, 2015; TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi, 2021). Ancak bu sınıflandırmanın kendisi bir hiyerarşi yanılgısına yol açabilir; sanki fiziksel iz bırakan şiddet "gerçek", duygusal olan ise "abartı"ymış gibi bir algı oluşturur. Oysa Ege Üniversitesi'nin odak grup çalışması, katılımcıların şiddet deneyimlerinin yüzde 72'sinin duygusal şiddete dair olduğunu, fiziksel şiddetin ise yalnızca yüzde 9'da kaldığını ortaya koymuştur (Eslek vd., 2021). Bu bulgu, şiddetin en yaygın biçiminin görünmez olanı olduğunu düşündürür.
Duygusal şiddetin somut yüzü, kişinin giyimine karışmak, arkadaş çevresini eleştirmek, "sadece şaka yapıyordum" diyerek küçümsemeyi normalleştirmektir. Ad takmak, dalga geçmek, aşağılamak; bunların hepsi aynı kökten beslenir: karşıdaki insanın kendi kararlarına duyduğu güveni aşındırmak (Çakır-Koçak ve Öztürk-Can, 2019). Sanal/dijital şiddet ise bu aşındırmayı yirmi dört saate yayar. Bir telefonun ekran süresi, artık kimin ne zaman "çevrimiçi" olduğunu gösteren bir kanıt materyaline dönüşmüştür; "neden son görülmede yeşildi de bana yazmadın" cümlesi, gündelik hayatın en sıradan cümlelerinden biri hâline gelmiştir (TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi, 2021).
Israrlı takip -yabancı dilde stalking olarak bilinen- ise "hayır" cevabının bir sınır değil bir davet olarak yorumlanmasıdır. Evin önünde beklemek, gittiği mekânları ezberlemek, tesadüf süsü vererek karşısına çıkmak; bunların hepsi romantik komedi filmlerinde "ısrarcı âşık" figürüyle o kadar çok romantize edilmiştir ki, gerçek hayatta bir tehdit unsuru olarak tanınması güçleşmiştir. Cinsel şiddet ise belki de en çok yanlış anlaşılan başlıktır: fiziksel temas gerektirmeyen biçimleri -taciz edici yorumlar, cinsellik konusunda ısrar, rıza olmadan içerik paylaşmaya zorlama- genellikle "gerçek" cinsel şiddet sayılmaz. Oysa TED Üniversitesi'nin ölçüm çalışmasında, erkek öğrencilerin yüzde 25,6'sı "cinsellik konusunda hayır cevabını kabul etmeme ve ikna etmeye çalışma" davranışının şiddet olup olmadığı konusunda kararsız kalmış ya da bunu şiddet saymamıştır (Çetinkaya, 2021'den akt. TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi, 2021). Bu kararsızlık, rıza kavramının toplumda ne kadar ince bir çizgi üzerinde durduğunu gösterir.
Rıza, bir kez verilmiş bir onay değil, her an yeniden kurulması gereken bir mutabakattır. Bugün "evet" demiş olmak, yarın da aynı şeye "evet" demek zorunda olmak anlamına gelmez; bu basit ama sıkça unutulan gerçek, "rıza inşası" kavramının temelini oluşturur. Israr, suçluluk hissettirme, vaatlerle ikna etme -bunların hepsi, görünürde şiddetsiz olsa da, aslında bir onay dayatmasıdır (TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi, 2021). Bu dinamik, LGBTİ+ bireylerin ilişkilerinde bambaşka bir ağırlık kazanır. Bir partnerin, diğerini cinsel yönelimi ya da cinsiyet kimliği üzerinden çevresine "açılmakla" tehdit etmesi, ya da devlet kurumlarının ayrımcı tutumundan çekinerek şiddeti bildirmekten vazgeçmesi, heteroseksüel ilişkilerde rastlanmayan bir kırılganlık katmanı ekler. Dışarıdan bakıldığında flört şiddetinin yalnızca heteroseksüel ilişkilerde var olduğu yanılgısı yaygındır; oysa şiddet, cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliği fark etmeksizin her ilişki biçiminde nüksedebilir.
Gaz Lambasının Işığında: Zihnin Sessiz İşgali
1938 yılında Patrick Hamilton'ın kaleme aldığı "Gas Light" adlı oyun, bir kocanın evdeki gaz lambalarını kısarak karısını "hayal görüyorsun" diye inandırmasını anlatır; bugün psikoloji literatüründe kullanılan "gaslighting" teriminin kökeni de buradan gelir (Uzun ve Bulut Uğurlu, 2024). Terimin seksen yılı aşkın geçmişine rağmen, gündelik dilde bu kadar sık kullanılması yeni bir olgudur; sözlükler "gaslighting" kelimesini yıllardır en çok aranan kelimeler arasında sıralamaktadır.
Gaslighting'in özü basittir: karşıdaki insanın kendi belleğinden, algısından, duygularından şüphe etmesini sağlamak. "Öyle bir şey söylemedim", "çok hassassın", "yine abartıyorsun" cümleleri tek tek zararsız görünse de, tekrar ede ede bir zihni işgal eder (Uzun ve Bulut Uğurlu, 2024). Bu süreç genellikle üç aşamada işler: önce mağdur idealize edilir, sevgi ve ilgiyle âdeta boğulur; sonra değersizleştirme başlar; en sonunda terk etme tehdidiyle kişi tamamen bağımlı hâle getirilir. İlginç olan şudur ki, gaslighting uygulayan kişi bunu her zaman bilinçli bir plan olarak yürütmez; bazen kendi güvensizliğinin, kontrol kaybetme korkusunun yansıması olarak devreye girer. Ama sonuç mağdur için aynıdır: uykusuzluk, kabuslar, sürekli tetikte olma hâli ve en çarpıcısı, travma sonrası stres bozukluğuna varabilen bir çöküş (Uzun ve Bulut Uğurlu, 2024).
Bir de "love bombing" denen, gaslighting'in kapı komşusu bir manipülasyon türü vardır. İlişkinin ilk haftalarında gelen aşırı ilgi, sabah mesajları, sürpriz hediyeler, "seninle tanıştığımdan beri hayatım değişti" cümleleri -bunların hepsi masum görünür. Oysa bu davranış örüntüsü genellikle narsistik eğilimli bireylerin partnerlerini hızla bağlama, kontrol etme yöntemidir (Strutzenberg, 2016). Bazı tarikat liderlerinin sadakat inşa etme taktiği de aynı köke dayanır; fark, ölçektedir, yöntemde değil. Gaslighting'in üç ayrı biçimi de tanımlanmıştır: eşit güç ilişkisi içinde işleyen manipülatif gaslighting genellikle romantik ilişkilerde görülür; kişinin sosyal kimliğini hedef alan epistemik gaslighting ise üçüncü kişileri de mağdurun aleyhine çevirebilir (Stark, 2019'dan akt. Uzun ve Bulut Uğurlu, 2024). Her iki biçim de, kurbanın kendi gerçekliğine duyduğu güveni, damla damla değil, sel gibi eritir.
Kadın Neden Susar, Erkek Neden İnkâr Eder: Sistemi Meşrulaştırma
Bir kadının, kendisini döven partnerini "aslında beni çok seviyor, kıskanıyor" diye tarif ettiğini duyduğumuzda, bunu bireysel bir zaaf olarak okumak kolaydır. Oysa sosyal psikoloji, bu tür söylemlerin bireysel değil sistemik bir işleve hizmet ettiğini gösterir. Jost ve Banaji'nin (1994) geliştirdiği Sistemi Meşrulaştırma Kuramı'na göre insanlar üç güdüyle hareket eder: kendini, grubunu ve içinde yaşadığı sistemi meşru görme güdüsü. Dezavantajlı bir grubun üyesi -örneğin ataerkil bir düzende kadın- kendi grubunu olumlu sıfatlarla tanımlayamadığında bir bilişsel çelişki yaşar; bu çelişkiyi gidermenin en kestirme yolu, içinde bulunduğu sistemi meşru, adil, hatta gerekli görmektir (Kaşdarma, 2018). Böylece "kıskançlık sevginin kanıtıdır" cümlesi, sadece kişisel bir yanılgı değil, toplumun kadına sunduğu bir hayatta kalma stratejisi hâline gelir.
Bu noktada "korumacı cinsiyetçilik" kavramı devreye girer. Düşmanca cinsiyetçilik kadını açıkça aşağılarken, korumacı cinsiyetçilik onu "kırılgan, korunmaya muhtaç" bir varlık olarak kodlar; bu da toplumda nezaket, centilmenlik gibi olumlu kavramlarla o kadar iç içe geçmiştir ki, şiddetin habercisi olan davranışlar sevgi göstergesi sanılabilir. "Hesabı erkek öder", "kadın eve güvenle ulaştığından emin olunmalı", "şifreler paylaşılmalı yoksa güven yoktur" gibi gündelik inançların her biri, aslında bir kontrol mekanizmasının kılığıdır. Glick ve arkadaşlarının (2000) çok kültürlü çalışması, korumacı ve düşmanca cinsiyetçiliğin -görünüşte zıt olsalar da- pozitif ilişkili olduğunu, birinin zamanla diğerine dönüşebileceğini göstermiştir (Kaşdarma, 2018'den akt.).
Medyanın bu döngüdeki rolü de göz ardı edilemez. Türkiye'de yüz otuz dizi üzerine yapılan bir içerik analizinde, kadına yönelik duygusal şiddetin dizilerin yüzde 40'ında yer aldığı saptanmıştır; üstelik bu diziler, araştırmanın yürütüldüğü dönemde en çok izlenen yapımlardır (Ünlü vd., 2009'dan akt. Kaşdarma, 2018). Bir erkek karakterin, reddedilmesine rağmen ısrarla kadının peşinden gitmesi ve sonunda "kalbini kazanması" ekranda alkışlanırken, gerçek hayatta aynı davranış ısrarlı takip suçunun tanımına girer. Ekranın kurduğu bu yanılsama seyirciyi yalnızca eğlendirmekle kalmaz, aynı zamanda neyin romantik neyin tehlikeli olduğuna dair içsel bir haritayı da yeniden çizer.
Şiddetin nedenlerine bakan araştırmalar, meseleyi tek bir etkene indirgemenin yanıltıcı olduğunu vurgular. Bireysel etkenler -düşük özsaygı, öfke kontrolü güçlüğü, madde kullanımı- ailesel etkenlerle -çocuklukta şiddete tanıklık, ihmalkâr ebeveynlik- ve bağlamsal etkenlerle -ataerkil normlar, ekonomik yoksunluk, akran baskısı- iç içe geçerek bir risk örüntüsü oluşturur (Cicchetti ve Lynch, 1993'ten akt. Eslek vd., 2021; Avşar Baldan ve Akış, 2017). Bu çok katmanlılık, çözümün de tek bir cepheden değil, aile, okul ve toplum düzeyinde eş zamanlı yürütülmesi gerektiğine işaret eder.
Rakamlar Konuşsun: Türkiye ve Dünyadan Veriler
Sayılar çoğu zaman hikâyelerden daha soğuk, ama bazen daha acımasız bir şekilde gerçeği gösterir. BM Kadın Birimi'nin 2018 yılında Mersin'de dört belediye bölgesinde 403 kişiyle yürüttüğü araştırmaya göre Türk kadınlarının yüzde 38'i yaşamlarının bir noktasında fiziksel ve/veya cinsel şiddete maruz kalmıştır (Hacettepe Üniversitesi, 2014'ten akt. BM Kadın Birimi, 2018). Aynı araştırmada katılımcıların yalnızca yarısı zorla kürtajın, dörtte üçü ise cinsel tacizin suç olarak tanımlandığını bilmektedir; bu bilgi eksikliği, mağdurun kendi hakkını dahi tanıyamamasına yol açar. Daha da çarpıcı olan şudur: katılımcıların yüzde 89'u tecavüzün suç olduğunu bilirken, yalnızca yüzde 30'u bir kişinin eşini cinsel ilişkiye zorlaması durumunda cezalandırılacağına inanmaktadır. Yasa ile inanç arasındaki bu uçurum, romantik ilişki içindeki şiddetin hâlâ "özel alan" sayıldığının en net kanıtıdır.
Toplumsal cinsiyet rolleri de bu tabloyu besler. Aynı araştırmaya göre erkeklerin yüzde 29'u, kadının kendi arzusuna bakılmaksızın eşiyle cinsel ilişkiye girmesi gerektiğine inanmaktadır; katılımcıların yarısından fazlası ise erkekleri "doğuştan" şiddete eğilimli görmektedir (BM Kadın Birimi, 2018). Bu inanç tuhaf bir rahatlama sağlar: eğer şiddet biyolojik bir kaderse, kimse ondan sorumlu tutulamaz. Oysa Dünya Sağlık Örgütü'nün raporu, şiddetin biyoloji değil, kadının eğitimden, ekonomik özgürlükten ve toplumsal karar mekanizmalarından izole edildiği toplumlarda arttığını göstermektedir.
Üniversite gençliği özelinde tablo hiç iç açıcı değildir. Hacettepe Üniversitesi'nin lise ve üniversite örneklemlerinde yapılan çalışmalarda flört şiddetine maruz kalma oranı yüzde 15 ile 50 arasında değişmektedir (Avşar Baldan ve Akış, 2017). Amerika'da her beş kız öğrenciden biri, her on erkek öğrenciden biri son bir yıl içinde bir tür flört şiddetiyle karşılaşmıştır. Meksika'da yürütülen bir çalışmada katılımcıların yüzde 88'i partnerinden istismar görmediğini söylerken, aynı kişilerin yüzde 27'si ilişkisinin bir noktasında "kapana kısılmış" hissettiğini itiraf etmiştir (Cortés vd., 2014'ten akt. Avşar Baldan ve Akış, 2017). Bu çelişki, belki de flört şiddetinin en ürkütücü yanını özetler: insan, adını koyamadığı bir şeyin içinde kaybolabilir.
Sağlık üzerindeki etkiler de göz ardı edilemeyecek boyuttadır. Flört şiddetine maruz kalanlarda alkol ve sigara kullanımı, yeme bozuklukları, özgüvende azalma, öfke patlamaları ve travma sonrası stres bozukluğu gibi tablolar daha sık görülür; anksiyete, depresyon ve intihar düşüncesi sıklığı da artmaktadır (Avşar Baldan ve Akış, 2017). Bu kısa dönemli etkiler zamanla kronikleşebilir: erken yaşta şiddete maruz kalan bireylerin yetişkinlikte aile içi şiddete de maruz kalma olasılığı yükselmektedir, bu da şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılan bir döngü olduğunu göstermektedir (Frieze, 2000'den akt. Eslek vd., 2021).
Unutulmaması Gereken İsimler: Pınar, Emine, Reeva ve Diğerleri
İstatistikler soyuttur; isimler değildir. 2020 yazında Muğla'da, genç bir orman mühendisi olan Pınar Gültekin, ayrıldığı sevgilisi tarafından öldürüldü. Olay, Türkiye'de haftalarca gündemde kaldı ve sosyal medyada binlerce kadının siyah-beyaz fotoğraf paylaşarak dayanışma gösterdiği bir harekete dönüştü. Bu ölüm, "ayrılmak isteyen kadının hayatta kalma hakkı" tartışmasını bir kez daha kamuoyunun gündemine taşıdı. Bir yıl önce, 2019'da Kırıkkale'de eşinden şiddet gören Emine Bulut'un öldürülmesi sırasında söylediği bir cümle, ülke genelinde kadın cinayetlerine karşı düzenlenen yürüyüşlerin ortak paydası hâline geldi.
Bu tablo yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. 2013 yılında Güney Afrika'da bir paralimpik sporcunun, sevgilisini banyo kapısının ardında "hırsız sandığını" iddia ederek vurup öldürmesi, dünya basınında haftalarca birinci sayfa haberi oldu. Dava süreci, kamuoyunun kıskançlık ile cinayet arasındaki çizgiyi yeniden sorgulamasına neden oldu; çünkü ölümden önceki aylarda çiftin arasındaki kontrol ve kıskançlık örüntüleri mahkeme tutanaklarına yansımıştı. Benzer şekilde, Amerika'da 1990'ların ortasındaki bir başka yüksek profilli dava, kamuoyunun ilk kez "flört ve evlilik içi şiddetin cinayete evrilen bir döngü olduğu" fikrini geniş çapta tartışmasına vesile oldu; kurbanın ölümünden önce yardım aradığına dair kayıtların yıllar sonra gün yüzüne çıkması, "neden daha önce müdahale edilmedi" sorusunu kamusal vicdana kazıdı.
2017'de başlayan #MeToo hareketi ise bambaşka bir kırılma noktasıydı: bu sefer isimler mağdurların kendileriydi. Binlerce kadın, yıllarca sessiz kaldıkları tacizi, ilişki içi baskıyı, rızasız dokunuşu ilk kez adıyla sanıyla anlattı. Hareketin gücü, bireysel hikâyelerin toplamının bir sistem eleştirisine dönüşmesindeydi: tek bir kadının sessizliği bir zaaf olabilir, ama milyonlarca kadının aynı anda sessizliği bozması bir toplumsal düzenin çatlağını gösterir. Bu isimler ve olaylar -bazen bir mağdur, bazen bir dava, bazen bir hareket olarak- bize şunu hatırlatır: flört şiddeti üzerine konuşmak soyut bir akademik egzersiz değil, birinin hayatta kalıp kalamayacağı meselesidir.
Önleme, Farkındalık ve Baş Etme Yolları
İyi haber şu ki flört şiddeti önlenebilir bir olgudur; kader değildir. Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi, sorunu dört adımda ele alan bir halk sağlığı modeli önerir: önce sorunun boyutunu tanımla, sonra risk ve koruyucu faktörleri belirle, ardından önleme stratejilerini test et, son olarak bu stratejileri yaygınlaştır (Avşar Baldan ve Akış, 2017). Bu modelin sahadaki en somut örneklerinden biri, 1994 yılında Kuzey Carolina'da başlatılan "Safe Dates" programıdır. On dört devlet okulunda uygulanan program, atölye çalışmaları, kriz hattı kurulumu ve öğretmen eğitimleriyle desteklenmiş; dört yıllık izlemede, programa katılan gençlerin kontrol grubuna kıyasla belirgin biçimde daha az psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet uyguladığı gözlenmiştir. Kanada'da yirmi okulda uygulanan benzer bir programda ise iki buçuk yıllık takip sonunda fiziksel flört şiddeti oranı müdahale grubunda yüzde 9,8'den yüzde 7,4'e gerilemiştir (Avşar Baldan ve Akış, 2017). Bu rakamlar küçük görünebilir, ama her yüzde bir puanın arkasında, o yıl bir tokat yemeyen, bir tehditle uyanmayan bir genç insan vardır.
Bireysel düzeyde ise iyileşme genellikle üç aşamalı bir yolculuktur. Robin Stern'in "gazı kapatmak" olarak adlandırdığı bu süreç, önce sorunu -kişiyi suçlamadan- tanımlamakla başlar; ardından kendine merhamet göstermekle, "bunu hak ettim" yanılgısından uzaklaşmakla devam eder; son olarak da alışkanlık, ekonomik kaygı ya da bağlılık hissinin yarattığı direnci aşıp ilişkiden çıkma kararlılığıyla tamamlanır (Stern, 2007'den akt. Uzun ve Bulut Uğurlu, 2024). Bu üç aşama kolay değildir; çünkü istismarcıyla kurulan bağ çoğu zaman sevgi ile korkunun iç içe geçtiği karmaşık bir dokudur.
Peki mağdurlar neden çoğu zaman susar? Ege Üniversitesi'nin araştırmasına göre, deneyimini kimseyle paylaşmayanların yüzde 58'i olumsuz tepkilerden çekindiğini, yüzde 30'u kendini suçladığını, bir kısmı ise yakınlarının objektif davranamayacağını düşündüğünü belirtmiştir (Eslek vd., 2021). Bu bulgu, "neden anlatmadın" sorusunun ne kadar isabetsiz olduğunu gösterir; çünkü anlatmamak çoğu zaman bir ihmal değil, tecrübeyle öğrenilmiş bir korunma refleksidir. TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi'nin hazırladığı broşür de bu noktada isabetli bir hatırlatma yapar: flört şiddetine maruz kalan birinin ilk adımı güvendiği birine anlatmaktır; ardından, hazır hissettiğinde polis, Cumhuriyet Savcılığı, 183 Sosyal Destek Hattı, Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri ya da üniversitelerin Toplumsal Cinsiyet Uygulama ve Araştırma Merkezleri gibi kurumlara başvurulabilir. Bir tanığın yapabileceği en değerli şey ise yargılamadan dinlemektir; "neden hâlâ onunla birliktesin" sorusu, iyi niyetle sorulsa bile mağduru yeniden suçlu hissettirebilir.
Toplumsal düzeyde ise mesele bireysel çabanın çok ötesine geçer. Ege Üniversitesi'nin odak grup çalışmasında katılımcılar, flört şiddetini önlemenin en etkili yolunun toplumsal düzeyde farkındalık ve cinsiyetçi dilin değiştirilmesi olduğunu belirtmiştir; buna karşın idam, hadım gibi cezalandırıcı önerilerin etkisiz kaldığı da aynı çalışmada saptanmıştır (Eslek vd., 2021). Bu bulgu önemlidir, çünkü öfkeyle üretilen çözümler genellikle sorunun köküne değil sonucuna odaklanır. Oysa kök, çocukluktan itibaren içselleştirilen toplumsal cinsiyet kalıplarındadır; okulda, ailede, ekranda tekrar tekrar öğretilen "erkek ısrar eder, kadın direnir" senaryosundadır.
Sonuç: Şiddetsiz Bir Sevgi Sözlüğü Mümkün mü?
Bu satırların başında sorduğumuz soruya dönelim: bir ilişkinin en tehlikeli anı neden sessizdir? Çünkü şiddet, adını bulamadığı sürece büyür. Bir toplumun kıskançlığı sevgiyle, kontrolü ilgiyle, tehdidi tutkuyla karıştırdığı her an, flört şiddeti bir adım daha görünmez hâle gelir. Oysa sağlıklı bir ilişkinin ölçütü karmaşık değildir: karşılıklı saygı, özgür rıza, birbirinin özel alanına duyulan güven ve en önemlisi "hayır" diyebilme özgürlüğü (TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi, 2021). Bunun tersini yaşayan biri tek başına değildir; bu metinde adı geçen her araştırma, her hikâye, her rakam aynı gerçeği farklı dillerde tekrarlar: şiddet, sevginin bir biçimi değil, sevginin inkârıdır.
Sözlüğü yeniden yazmak, belki de en radikal direniş biçimidir. Kıskançlığı sahiplenme değil kontrol; ısrarı romantizm değil ihlal; sessizliği rıza değil çaresizlik olarak adlandırmayı öğrenen bir kuşak, kendinden sonrakine çok daha güvenli bir miras bırakacaktır. Bu, ne bir gecede ne de tek bir yasayla olacak bir dönüşümdür; ama her okulda anlatılan bir ders, her ekranda kurulan farklı bir anlatı, her ailede söylenmeyen bir "seven kıskanır" cümlesiyle, o sözlük satır satır yeniden yazılabilir.
Kaynakça
Bauman, Z. (2006). Liquid Modernity (7. Baskı). Polity Press.
Bilgin, N. (2000). İçerik Analizi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
Bronfenbrenner, U. (1979). The Ecology of Human Development. Harvard University Press.
Connell, R. W. (2016). Toplumsal Cinsiyet ve İktidar (2. Baskı) (C. Soydemir, Çev.). Ayrıntı Yayınları.
Cüceloğlu, D. (1991). İnsan ve Davranışı. Remzi Kitabevi.
Çimen, O. (2018). Heteroseksüel Gençlerin Flört Şiddetine Yönelik Söylemleri (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). İstanbul Arel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Çoklar, I. (2007). Kadına Yönelik Cinsel Şiddetin Meşrulaştırılması ve Tecavüze İlişkin Tutumlar (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Ege Üniversitesi.
Dietrich, L. C. (1998). Chicana Adolescents: Bitches, 'Ho's, and Schoolgirls. Greenwood Publishing Group.
Günindi-Ersöz, A. (1997). Cinsiyet Rollerine İlişkin Beklenti, Tutum, Davranışlar ve Aile İçi Sorumluluk Paylaşımı: Kamuda Çalışan Yönetici Kadınlar Örneği (Yayımlanmamış doktora tezi). Hacettepe Üniversitesi.
Günindi-Ersöz, A. (2016). Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi. Anı Yayınları.
Hightower, E. (2017). An Exploratory Study of Personality Factors Related to Psychological Abuse and Gaslighting (Doktora tezi). William James College.
Işık, R. (2008). The Predictors of Understanding of Honor and Attitudes Toward Honor Related Violence: Ambivalent Sexism and System Justification (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Orta Doğu Teknik Üniversitesi.
Krueger, R. ve Casey, M. (2015). Focus Groups: A Practical Guide for Applied Research (5. Baskı). Sage Publications.
McGregor, J. ve McGregor, T. (2014). The Sociopath at the Breakfast Table: Recognizing and Dealing with Antisocial and Manipulative People. Hunter House.
Okutan, N. (2007). Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet: Van'da Kadınların Şiddet Deneyimleri, Şiddeti Doğuran Koşullar ve Baş Etme Biçimleri, Şiddetin Kadın Sağlığına Etkileri (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Yüzüncü Yıl Üniversitesi.
Öztürk, N., Karabulut, M. ve Sertoğlu, E. (2018). Gençlerle Güvenli İlişkiler Üzerine Çalışmak: Eğitimciler ve Danışmanlar için El Kitabı (2. Baskı). Punto Baskı Çözümleri.
Parlan, Y. (2015). Intimate Partner Violence: Who is to Blame? (Yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Doğu Akdeniz Üniversitesi.
Polat, O. (2015). Şiddet. Seçkin Yayıncılık.
Sancar, S. (2014). Türk Modernleşmesinin Cinsiyeti (3. Baskı). İletişim Yayınları.
Sancar, S. (2016). Erkeklik: İmkânsız İktidar (4. Baskı). Metis Yayınları.
Sarkis, S. (2018). Gaslighting: How to Recognize Manipulative and Emotionally Abusive People — and Break Free. Hachette Books.
Simon, G. (2010). In Sheep's Clothing: Understanding and Dealing with Manipulative People. Parkhurst Brothers.
Stern, R. (2007). The Gaslight Effect: How to Spot and Survive the Hidden Manipulation Others Use to Control Your Life. Morgan Road Books.
Strutzenberg, C. (2016). Love-bombing: A Narcissistic Approach to Relationship Formation (Lisans onur tezi). Human Development, Family Sciences and Rural Sociology.
Yıldırım, A. ve Şimşek, H. (2013). Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri. Seçkin Yayıncılık.

07 Temmuz 2026 05:59

03 Temmuz 2026 18:59

04 Temmuz 2026 19:41

07 Temmuz 2026 01:20

05 Temmuz 2026 19:55

02 Temmuz 2026 21:38

07 Temmuz 2026 21:47

04 Temmuz 2026 19:51

05 Temmuz 2026 22:03

06 Temmuz 2026 16:06