Esmanur TUNA
Kategori: Sosyoloji - Tarih: 30 Ağustos 2026 22:45 - Okunma sayısı: 161
Her sabah 05.00'te uyanıp soğuk duş alan, sürüden ayrıl sloganıyla sosyal medyada motivasyon videoları paylaşan, günde 3 litre su içmeyi bir verimlilik sırrı olarak pazarlayan, artan yoksulluğa karşı yazılım öğren ve yatırım yap tavsiyeleriyle tüm toplumsal eşitsizlikleri bireysel iradeye indirgeyen yeni bir insan tipiyle karşı karşıyayız. Bu tablo bir sosyal medya trendi olmanın ötesinde, neoliberalizmin yarattığı yeni öznelliğin en somut tezahürüdür.
Michel Foucault, neoliberalizmin yalnızca bir ekonomik sistem olmadığını ve öznesinin de yalnızca piyasada alım satım yapan bir homo economicus olmadığını öne sürmektedir. Foucault’ya (2004/2015) göre neoliberalizmin öznesi olan homo economicus “kendisinin şirketi, kendisinin sermayesi, kendisinin üreticisi, kendi gelirinin kaynağı” olan bir öznedir (s. 190). Homo economicus, artık yalnızca emeğini satan bir işçi ya da tüketim yapan bir müşteri değildir. Bizzat kendisi sürekli olarak üzerinde hesaplamalar yapılarak optimize edilen, ambalajlanan, pazarlanan bir nihai üründür ve birey artık sadece dışsal olarak sömürülen değil, sömürüyü kişisel gelişim adına içselleştiren öznedir. Kendini bir yatırım nesnesi gibi gören bu öznenin “piyasa değerini” artıran faktörler ise eğitim düzeyi, bedensel esenliği, kurduğu geniş network, duygusal dayanıklılığı ve üstün performansıdır. Böylece performans değerlendirme ölçekleri veya mesai takip kartları gibi klasik disiplin modellerinin yanına çok daha “inovatif ve fonksiyonel” bir yöntem eklenmektedir. Kendisini sürekli denetleyen ve geliştirilmesi gereken bir proje veya yatırım yapılması gereken bir start-up olarak görmesi sebebiyle boş vakitlerinde yaşadığı vicdan azabıyla çıktıya zorlayan birey, patronun yapacağı işin önemli bir bölümünü üstlenmektedir.
Bu noktada iktidarın tarihsel olarak geçirdiği dönüşümü kabaca hatırlamak ve bu dönüşüm şematize edilirken de bahsedilecek aşamaların çizgisel bir tarih akışı içinde birbiri ardına yaşanmadığı, her aşamanın birbirini belli ölçüde içerdiği, aralarındaki geçişin yalnızca yoğunluklarının artıp azalması ile gerçekleştiğini göz ardı etmemek mevcut tabloyu yorumlamayı kolaylaştıracaktır. İlk olarak, geleneksel anlamıyla iktidar; gücünü görünürlüğünden alan, mutlakiyetçi ve dışsaldır. Açıkça cezalandırır ve cezalar çoğunlukla bedenseldir. Modern dönemde ise geleneksel varyantının özelliklerini de içeren bürokratik ve rasyonel, disiplinci bir iktidar biçimi karşımıza çıkmaktadır. Bu evrede iktidar nispeten örtük, işi cezalandırma aşamasına bırakmadan bedenleri disipline eden, kontrol odaklı, rızanın denkleme dahil olduğu bir biyoiktidardır. Buraya kadar bedensellik vurgusu hala yoğundur. Bu aşamadan sonra somut maliyeti çok daha az olmasına karşın enstrümanları çok daha çeşitli bir iktidar biçimi yoğunluk kazanmakta, ana odak daha ziyade bedenlerden zihinlere kaymaktadır. Bu süreçte kültürel hegemonya aracılığıyla eğitim, sanat, medya, din gibi kurumlar üzerinden değer yargıları ve normlar hedef alınır, yönetilenlerin örtük rızasıyla gündelik yaşam pratikleri ve düşünce sistemleri şekillendirilir. Buraya gelindiğinde artık bedenler uysallaştırılmış, fikirler makbulleştirilmiştir. Fakat iktidarın henüz tam anlamıyla ve hiçbir zor kullanmaksızın nüfuz edemediği bir alan daha vardır. Bu alan, ruhun bilinç öncesi ve bilinçdışı gibi mahrem katmanlarını da içeren psişedir.
Byung-Chul Han’a göre (2014/2020), üretici bedeni disipline eden Foucaultcu biyopolitika, sahip olduğu hakimiyeti insanın zihnini, duygularını ve bilinçdışını, yani psişesini hedef alan psikopolitikaya bırakmıştır artık. Çünkü endüstri sonrası üretim biçimlerinde artık asıl üretici güç beden değil, ruhtur. Dolayısıyla artık “verimliliği artırmak için bedensel dirençler aşılmaz, bunun yerine zihinsel süreçler optimize edilir.”. Sözgelimi bu iktidar biçimi bireye dışarıdan ve doğrudan bir tahakküm kurmak yerine, bireyin tahakkümü içselleştirmesini ve iktidarın buyruklarını kendi özgür tercihleri olarak yorumlamalarını sağlamaktadır (ss. 32, 35). Byung-Chul Han’ın akıllı iktidar adını verdiği bu model, kendini yasaklayıcı ve cezalandırıcı bir zorba yerine “akıllı ve dost” bir güç olarak sunmaktadır. Öznelerin karşısında durmaktansa onların “üstün çıkarlarına” hizmet etmek adına yanlarında durmaktadır. Bu akıllı iktidar, Han’ın deyimiyle, “yasaklayıcı değil, ayartıcıdır”. Bireyleri itaat etmeye zorlamaz. Aksine onları iletişimde bulunmaya, paylaşmaya, mahremlerini gönüllü olarak ifşa etmeye teşvik eder (ss. 23-25). Dolayısıyla dijitalleşen çağın panoptikonunda özneler kendilerini gözetleyen bir gücün korkusuyla boyun eğen mahkumlar değil, bilinçsiz ya da gönülsüz de olsa teoride kendi rızalarıyla kendilerini görünür kulan, şeffaflık ve performans baskısı altında her şeylerini teşhir ederek bizzat kendi ruhunu iktidar adına işgal eden “işbirlikçilere” dönüşmüşlerdir. Fakat öz-gür iradenin ürünü olarak sunulan ya da anlaşılan öz-disiplin ve öz-yönetim, dışsal tahakkümün ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Artan rekabet, güvencesizlik ve performans baskısı gibi yapısal koşullar bir noktada bireyin kendini sürekli yönetmesini zorunlu hale getiren etkenlerdir.
Duygular ile heyecanların üretim ve tüketim süreçlerine dahil edilmesi ise bu sistemin en incelikli ve rafine sömürü araçlarından biridir. Han'ın heyecan kapitalizmi olarak adlandırdığı bu yapıda rasyonel yönetim, yerini heyecan ve özgürlük gibi olumlu duygular üzerinden işleyen bir yönetime bırakmakta ve neoliberal iktidar da yarattığı bu kontrollü özgün ve özgür varoluş alanını sömürmektedir. Dolayısıyla artık yalnızca ne düşündüğümüz değil, ne hissettiğimiz de kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir bir veridir (Han, 2014/2020, ss. 53-54). Böylece kişinin tüm varlığı üretim sürecine dahil edilmekte ve duygular ekonomik çıktı yaratmak üzere kullanılan hammaddelere dönüşmektedir.
Sosyal medya gönderilerinde pazarlanan motivasyon, zihinsel direnç, yılmazlık ve mütemadiyen gelişimin gerekliliği fikri de aslında bu örüntünün sonucudur. Arlie Russell Hochschild (2012), duygusal emek kavramını yalnızca yapılan iş sırasında “iyi davranmak” olarak değil, başkalarında belirli bir zihin durumunu ve duyguyu oluşturmak için kişinin kendi duygularını üretmesi, yönlendirmesi ya da bastırması yoluyla bir performans sergilemesidir (s. 7). Hochschild’ın daha geniş kavramsallaştırması olan duygunun ticarileşmesi kavramı ise bu metnin konusu bağlamında özellikle açıklayıcıdır. Buna göre özel hayatta, kişisel ilişkiler içerisinde sürdürülen duygu yönetimi ticari alana taşındığında standardize olmakta ve araçsallaşmaktadır. Günümüzde ise duygular halihazırda ticari kurum ve kuruluşların, toplumu yönlendirmeye dair politikaların aracıdır (ss. 19-20). Sözgelimi restoranların, kafelerin girişinde bekleyerek güler yüz ve sevecen bir tavırla müşterilere hoş geldiklerini söyleyen ve onları yönlendiren, çoğunluğunu kadın çalışanların oluşturduğu kolaylıkla fark edilebilen karşılama personelleri, sabahtan akşama kadar gelen ve bazısı hoş bulduğunu dahi söylemeye erinen tüm müşterilerin hoş geldiğini düşünmese geldiklerine dışarıdan göründüğü kadar sevinmese bile kendisinden beklenen bu mutluluğu en ikna edici biçimde performe etmesidir. Böylelikle karakter ile iletişimsel ve psikolojik beceriler de kar motivasyonu ve ekonomik rekabetin içine dahil olmuştur. Karakter, davranış ve duygular rekabetin nesnesine dönüştükçe birey yalnızca sahip olduğu becerileri değil, dışarıdan nasıl göründüğünü ve diğerlerine nasıl hissettirdiğini de yönetmek zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla bedensel emeğiyle üretim yapan bir işçinin yaşadığı yabancılaşma ile bir karşılama personelinin yaşadığı yabancılaşmanın dinamikleri farklı olsa da nihayetinde ikisi de kendi varoluşuna, emeğine yabancılaşmaktadır.
Bu noktada günümüzün “sürüden ayrıl, kendini geliştir, networkünü büyüt, özgüvenli görün, pozitif kal” söylemleri daha farklı bir anlam kazanmaktadır. Sabah 05.00'te uyanıp verimlilik sırlarını aktaran, motivasyon pınarı bu yeni öznellik tam da neoliberal ticarileşmenin sonucudur. Başarı artık yalnızca elde edilen bir sonuç olmanın ötesindedir. Özgüvenli görünmek, sürekli motive olmak, tükenmiş olsa bile enerjik kalmak ve bütün bunları başkalarına aktarabilmek ve performansını sergileyebilmek başarının tamamlayıcılarıdır.
Neoliberalizm, tahakküm alanını maddi emek ve mesai saatlerinin ötesine genişleterek kimlik algımızı, samimiyetimizi ve en mahrem hislerimizi bile kapitalist üretim süreçlerine entegre etmiştir. Bedenlerimiz disipline edilmiş, fikirlerimiz optimize edilmiş, nihayetinde kişilik sermayeye ve duygular hammaddeye dönüşmüştür. Böylece bireylerin içselleştirdiği ve “özgürce” sürdürdüğü bir öz-sömürü döngüsü kurumsallaşarak, bireylerin dışsal bir mekanizmaya zahmet vermeksizin kendilerini sürekli geliştirmeye, üretken olmaya ve performans göstermeye yönelmesi sağlamıştır.
Belki bir anlığına da olsa, “boş” vakitlerin verdiği vicdan azabına rağmen kişisel gelişmeye kısa bir ara verip Byung-Chul Han’ın, kavramsal sanatçı Jenny Holzer’ın Times Meydanı’ndaki ışıltılı reklam panolarında sergilediği cümlesine referansla yaptığı uyarıya kulak vermek faydalı olabilir: “İstediğim şeyden koru beni.”
Kaynakça
Foucault, M. (2015). Biyopolitikanın doğuşu: Collège de France dersleri (1978-1979) (A. Tayla, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Orijinal eser 2004’te yayımlandı)
Han, B.-C. (2020). Psikopolitika: Neoliberalizm ve yeni iktidar teknikleri (H. Barışcan, Çev.). Metis Yayınları. (Orijinal eser 2014’te yayımlandı)
Hochschild, A. R. (2012). The managed heart: Commercialization of human feeling. University of California Press.

17 Eylül 2026 10:26

05 Eylül 2026 10:24

06 Eylül 2026 22:36

11 Eylül 2026 18:47

05 Eylül 2026 23:20

06 Eylül 2026 16:12

17 Eylül 2026 10:35

08 Eylül 2026 20:06

15 Eylül 2026 16:01

06 Eylül 2026 16:07