Prof. Dr. M. Ertuğrul Uçar
Kategori: Sosyal Bilimler - Tarih: 06 Temmuz 2026 01:09 - Okunma sayısı: 73
SOSYAL SERMAYE’İN GELECEĞİ
.
Sosyal sermaye, güvene dayalı insan ilişkilerinin ürünü olan insanların birbirleri ile kurdukları iletişim ve ilişki ağlarından oluşan ve maddi olmayan bir tür sermayedir. İnsanlar birbirleri ile iyi ilişkiler kurarak ve bu ilişkilerin zaman içinde devam etmesini sağlayarak, kendi başlarına başaramayacakları ya da çok zorlanarak ancak başarabilecekleri hedeflere ulaşabilir, en azından bunun için birlikte çalışabilirler. Birlikte çalışma da insanları fırsatlar, iş imkânları ve yeni ilişkiler konusunda bilgilendirecek bir dizi iletişim ağı ile birbirlerine bağlar. Bu iletişim ağları bir kaynak oluşturmaları nedeniyle bir tür sermaye oluşumu gibi görülebilir. Zira iletişim ağları aracılığıyla oluşan ortak değerleri ve bu iletişim ağlarının yarattığı olanakları, iletişim ağlarındaki diğer üyelerle paylaşma eğilimi söz konusudur. Bu sermaye birikimi sadece ortaya çıktığı alanda kişilere yarar sağlamakla kalmayarak, kişilere yaşamın çok farklı alanlarında yarar sağlayabilmektedir. Dolayısıyla, bir birey ne kadar çok insan tanıyorsa ve insanlarla kurulan ilişkilerde yeni değerler oluşturulup ortak bir görüşü paylaşılıyorsa sosyal sermaye açısından o kadar zengin demektir (Field, 2006).
.
Sermaye terimi ile temelde “gelecekte kârlı bir kazanç umuduyla yatırım yapılabilecek birikmiş bir miktar para veya değişim aracı” ifade edilmiştir. Zamanla bu tanımın kapsamı genişletilmiş, örneğin Marx’tan itibaren üretim araçları da sermaye teriminin içinde görülmeye başlanmıştır. 1960’lı yıllarda da Schultz (1961) ve Becker (1964) gibi yazarların katkılarıyla insan sermayesi (beşeri sermaye) kavramı geliştirilmiş, böylece sermaye kavramı farklı boyutlar kazanmıştır.
.
1960’lı yıllardan itibaren farklı sermaye türleri tanımlanmaya başlamıştır. “İnsan Sermayesi”, “Sosyal Sermaye”, ve “Kültürel Sermaye” bunlara arasındadır. İnsan Sermayesi sanayileşmenin yarattığı aşırı uzmanlaşmanın sonucu olan mesleki yetinliklere sahip olan insanları ifade etmek için kavramsallaştırılmıştır. Bu durum aslında 1750 sanayi devrimi ile ortaya çıkan bir süreç olmasına karşın 20 yüzyılda kavramsallaştırılmıştır. İnsan sermayesinde: bir kişinin sahip olduğu bilgiler, beceriler, yeterlikler, vb., işlevsel açıdan sermaye olarak değerlendirilmektedir. Bu durumda bilgi, eğitim, teknik beceriler ve araç gereç kullanma yeterliliği gibi özellikler o bireyin insani sermayesini oluşturmaktadır. Makine mühendisliği ve teknisyenliği, fabrikalarda finansal işlemler için istihdam edilen maliye, muhasebe vb bilgilere sahip olanlar, yaşanan analaşmazlıkları çözmek için sözleşme, ticaret, uluslararası ilişkiler ve iş hukuku alanda uzmanlaşmış hukuk bilgisine sahip olanlar; bankacılık sektörünün sanayileşme ile yükselişe geçmesi ile bu alanda özel bilgilere sahip olanların istihdam edilmesi işçi ve işveren dışında yeni ve hızla büyüyen bir çalışan sınıfı oluşturmuştur. Ancak bu yeni çalışan grubunun herkesin dikkatini çeker hale gelmesi 20 yüzyılın ortalarından sonra olmuş ve İnsan Sermayesi olarak kavramsallaştırılmıştır.
.
“Teknoloji ve finansın hâkim olduğu 20. yüzyılda insanlar sahip oldukları bilgileri kullanarak sorunlarını rahatlıkla çözebilmekte, işlerini rahatlıkla yapabilmektedirler. Bunun için para veya üretim araçlarına sahip olmak zorunlu değildir. Örneğin 20. yüzyılda para, banka veya yatırımcılardan sağlanabilmekte, üretim araçları bankalardan leasing sistemi ile kolaylıkla kiralanabilmektedir. İnsani sermayeye sahip olan bir kişi yalnızca yapacağı işe ilişkin projeyi bu kurumlara sunmakta ve sonuç alabilmektedir. Üstelik bu projenin hazırlanması ve sunumu da insanı sermayenin bir parçasıdır. Bu durumda eğitim, sermeye kavramının en önemli unsuru haline gelmektedir. O halde bilgi paradan daha önemli bir rol oynamakta, bilgi sahibi olmak asıl sermayeye sahip olmak anlamına gelmektedir (Barker 1961)”.
.
Bugün acı bir gülümseme ile hatırladığımız, İnsan sermayesi kavramı ile beraber bir sürü farklı değerlendirme ve tartışma ortaya çıkmıştır. İki dünya savaşından sonra neden bazı Avrupa ülkeleri hızla toparlanıp tekrar çok büyük ekonomik güç haline gelirken diğerleri gelememektedir. Aradaki fark yetişmişmiş insan kaynağı yani insan sermayesidir. Almanya, Fransa, Hollanda, Japonya vb ülkeler 2. Dünya savaşından sonra para yardımı alınca hızla toparlanmalarına karşın Türkiye Yunanistan vb ülkeler neden toparlanamamışlardır çünkü bu ülkelerde mühendisler, avukatlar, doktorlar gibi yetişmiş insan gücü yoktur. Doğal kaynaklar sahip Nijerya, Güney Amerika’nin bazı ülkeleri sefalet ve yoksulluk içinde iken doğal kaynakları olmayan bazı Avrupa ülkeleri neden bu durumdadır?
.
Bazı iktisatçıların ve Siyaset bilimcilerin orta sınıf, beyaz yakalılar olarak adlandırdıkları bu çalışanlar mezun olduktan sonra işe giren çok iyi para kazanan, çok tüketim yapan, çok tüketim yapmalarına karşın rahatlıkla birikim yapıp ev araba alan, tatil yapan, kültür sanat eğlence ile ilgilenen kesimdir. Tabi bu mesleklere sahip olmak için çok uzun ve nitelikli bir eğitim yaşantısı gerekmektedir. İşçilerin sahip olması gereken temel matematik becerileri ve okur yazarlık yetmemekte; nitelikli ilk, orta ve yüksek eğitim almak gerekmektedir. Bu da başka bir insan kaynağı sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu insan kaynağını eğitecek eğitimcilerle bir ülke sahip midir? artı eğiticileri eğitecek eğitimcilere yani üniversite düzeyinde eğitimciler ülke sahip midir? Gelişmiş ülkeler ve gelişmemiş ülkeler arasındaki temel farkın bu insan sermayesi olduğu öne sürülmüştür.
.
Hatta siyasal sistem özellikle demokratik sistemim temel unsuru olarak bu orta sınıf olduğu öne sürülmüştür. Bazı liberal yazarlar demokrasinin bir ülkede var olması için güçlü bir orta sınıf ve devletten bağımsız burjuva sınıfı olması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Bazı sosyologlar toplumsal düzen ve istikrar için orta sınıfın temel olduğunu ileri sürmektedirler. Belli bir eğitimle aşırı uzmanlaşmış bilgisini ortaya koyarak para kazanan bu teknisyenler, mühendisler, beyaz yakalı olarak diğer tabir edilen bu insanlar nasıl siyasi ve sosyolojik olarak bu kadar önemli olmaktadırlar. Tek özellikleri var: okullarda uzun süre eğitim almış olmaları ve uzmanlık bilgi ve becerileri. Burada Bourdieu(1986)’un kültürel sermaye kavramına geliriz. Bourdieu ekonomik, kültürel, sosyal sermaye ayrımları yapmaktadır. Ekonomik sermaye para, üretim için gerekli olan fiziksel araç gereçlerden oluşmaktadır. Kültürel sermaye, öncelikle toplumda kabul gören kurumlardan alınan diplomalar sertifikalar davetiyeler tarafından temsil edilir. Bireylerin sahip olduğu alışkanlıklar veya yaşam tarzının düzenleniş biçimi kültürel sermayedir ve bireyleri birbirlerinden ayırır. Bu yaşam tarzının oluşmasında çocukluktan itibaren alınan her türlü eğitim etkili olmaktadır. Bourdieu’a göre tüm kurumlar özellikle de okullar “habitus” a yani kültürel ve sosyal bir yaşam alanına sahiptirler ve burada bulunan insanlara bu habitusu aktarırlar. Birey bir üniversite kampüsüne ve toplumda çok saygın olan bir liseye gittiğinde bir habitusun içine girer. O okula ait olmak, o okuldaki çok eskiden beri var olan öğrenci kulüpleri ile temas etmektir. O okuldaki insanların eskiden beri takip ettiği spor etkinliklerini takip etmek, eğlence biçimlerini, konuşma biçimlerini, ilgi alanlarını içselleştirmek demektir. Birde tabi farklı kültürden insanlar ile birlikte olmak farklı inançlar, siyasi görüşler farklı yaşam tarzları ile etkileşim halinde olmak bunlara karşı hoşgörü oluşmasına yol açmaktadır. Özellikle eğitim süreci ve kampüs ortamı iletişim becerilerini artırmakta bireyleri farklılıklara açık hale getirmektedir. Bütün bunlar: bazı sosyologlar ve siyasetçilerin bu çalışan grubu hakkındaki değerlendirmeleri için açıklayıcıdır. Tabi Bourdieu kültürel sermayenin ayrımcı, eşitsizliği derinleştiren boyutunu da vurgulamaktadır. Kulüpler dernekler okullar ve benzeri yapılarda birey kendini o yapıya aşırı ait hissedip diğer insanlardan uzaklaşmakta, ait olduğu grubun sembollerini taşıyanları kayırıp diğerlerini dışlamaktadır. Türkiye’de eskiden bazı okul ve fakültelerden mezun olanlarda buna benzer süreçler gözlenmekteydi: Galatarasay liseli olmak, Mülkiyeli olmak, Boğaziçili, Ödtü’lü olmak vb. Mezun olduktan sonra bile mezunlar birbirlerini takip eder, mezun buluşmalarına katılırlar, iş yerlerinde birbirlerini destekleyip kayırırlar diğerlerine farklı bakarlar vb. ABD de Harward Üniversitesi, Pricteon, Satanford, Yale üniversiteleri böyledir. Zengin olan mezunlar bu üniversitelerin vakıflarına çok büyük miktarlarda destekte bulunup bu kurumlara çok büyük bir güç ve ayrıcalık sağlamaktadırlar. Bunlar kültürel sermayenin eşitsizliği derinleştirdiğine ilişkin örnekler ama uzun süreli okul eğitiminin yalnızca belli bir alanda uzmanlaşma değil, farklı bir kültürel yapı yarattığı yadsınmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.
.
İnsan sermayesi yani nitelikli yetişmiş insan gücü tek başına yeterli midir? Silikon vadisi neden ABD’de var da yetişmiş insan gücüne sahip Avrupa ülkeleri ve Japonya’da yok. Benzer bir şekilde aynı ülkenin bazı bölgeleri gelişmişken diğer bölgeleri neden ekonomik olarak geri kalmış olarak karşımıza çıkıyor. Burada ilginç bir şekilde Coleman’ın eğitim alanındaki çalışmasından çıkan sosyal sermaye olgusuna geliriz. Sosyal sermaye kavramı, insani sermaye kavramından sonra geliştirilmiş bir kavramdır. İnsani sermaye, yukarıda da belirtildiği gibi, kişinin bilgilerini, becerilerini, teknik yeterliklerini içerirken; sosyal sermaye kavramı, kişiler arası ilişkileri, bu ilişkiler sonucunda ortaya çıkan iletişim ağlarını ve bunların kişiye sağladığı yararları ifade etmektedir.
.
Sosyal sermaye kavramı bu sermaye türlerinden farklı olarak insanların bilgi ve eğitimlerinin yanı sıra birbirleri ile kurdukları ilişkilerin bir sermaye gibi işlev gördüğünü ifade etmektedir. İnsanların birbirleri ile kurdukları ilişkiler bu insanlar için bir sermaye işlevi görmekte problemlerini kolay çözmelerine, bazı bireylerin hızlı yükselmelerine neden olmaktadır. Dolayısıyla bireylerin birbirleri ile kurdukları ilişkinin niteliği önemli olmaktadır. Hangi tür ilişkiler sosyal sermaye oluşturmakta hangi tür ilişkiler oluşturmamaktadır? Bir yerde sosyal sermaye olabilmesi için insanların birbirlerini ile ilişki kurmaları yeterli değildir, bu ilişkinin bazı özellikler taşıması gerekir ki insanlar yalnız başına başaramayacakları işleri birlikte başarabilsinler. Bazı ilişkilerin taşıdığı özellikler bir sermeye gibi işlev görebilmektedir.
.
Sosyal sermayenin üç önemli öğesi güven, ortak değerler ve iletişim ağları ile birbirine bağlanmanın oluşturduğu grup aidiyeti duygusudur. Başka insanları tanıyor olmak ve o insanlar ile iletişim halinde olmak bir yerde sosyal sermayenin oluşması için yeterli değildir(Field,2006). Bu insanlara güvenmeniz kendinizi tanıdığınız insanlardan oluşan bir gruba ait hissetmeniz ve iletişim kurduğunuz kişilerle bazı ortak değerleri taşıdığınıza inanmanız gerekir.
.
Bir kişinin başka bir kişi ile bir araya gelip iş yapmasını sağlayan nedir kendisini bir gruba ait hissedip bazı değerleri başladığını hissetmesini ve düşünmesini sağlayan nedir? Sosyal sermaye üstüne ilk çalışmayı yapan Coleman(1994) insanları bir arada ilişkiler kurmasını ve bunun oluşturduğu yaşam tarzı ve sonuçlarına odaklanmaktadır. Klasikleşen araştırmasında Coleman eğitimde öğrencilerin kendi aralarında oluşan bir iletişim ağı ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan değerlerin aile okul ve eğitim kalitesinden daha çok ergenlerin davranışlarını belirlediğini bulmuştur. Öte yandan okulda kurulacak etkili bir iletişim ağı ve ortak değerlerin öğrencinin tüm akademik eksiklerini ortadan kaldırdığını bulmuştur.
.
Putnam(1976) daha çok iletişim ağları ile bireylerin birbirlerine bağlanmaları bunun sonucu olarak oluşan değerler ve bu değerlerin sonuçları ile ilgilenmiştir. Putnam’a göre demokrasinin etkili bir biçimde işleyebilmesi ve ekonomik gelişme, Toplumsal yapının korunması sosyal sermayeye bağlıdır. İtalya’nın güneyi ve Kuzeyi arasındaki ekonomik gelişme arasındaki farklı çözümlerken bunu kuzeyde olan ama güneyde olmayan sosyal sermaye olgusuna bağlamaktadır. Ayrıca Amerikan toplumunda suçun artması, yönetime karşı kayıtsızlık, genel mutluluğun düşmesini televizyon ve kadının çalışma yaşamına katılması sonucu sosyal sermaye düzeyinin düşmesine bağlamaktadır.
.
Bourdieu’ a göre sosyal sermaye iki ana öğeden oluşur. İlk olarak: sosyal sermaye grup üyeliği ve sosyal ağlar ile bağlantı kurmayı sağlayan bir kaynaktır. Grupların arası bir ilişki olmaktan çok grup üyeleri arasındaki ilişki ile bir şeyler üretilir. Grupta üyelik ve üyeliğin gereksinimleri sosyal ağlarda gelişime yol açar ve sosyal ilişkilerin ortaya çıkardığı üyeler bu gelişimden faydalanarak çeşitli farklı alanlarda sosyal pozisyon elde ederler ya da pozisyonlarını geliştirirler. Gönüllü kuruluşlar, sendikalar, politik partiler, gizli topluluklar(hür masonlar gibi) sosyal sermayenin modern örnekleridir. Bourdieu’a göre aynı ekonomik ve kültürel sermayeye sahip olan bireylerin farklı kazançlarının olmasının nedeni bireylerin sosyal sermayelerinin farklı olmasından kaynaklanmaktadır (Bourdieu,1986).
.
Coleman, Putnam ve Bourdieu un üçünün de ortak özelliği iletişim ağları ve ortak değerlere aşırı vurgu yapmaları ve güvenin iletişim ağları ve ortak değerlerden çıktığı savunmaktadırlar. Öte yandan iletişim ağları ve ortak değerlerin oluşması için güvenin gerekli olduğunu belirtmektedirler. Yani Coleman, Putnam ve Bourdieu da güvenin, ortak değerler ve iletişim ağlarından mı çıktığı yoksa bunların oluşumunu mu etkilediği açık değildir.
.
Uslaner (2004) ve Fukayama (1998) ise güvenin sosyal sermayenin en önemli unsuru olduğunu belirtmektedirler. İnsanların iletişim ağları kurmalarının yeterli olmadığı bu ağların kalitesi ve ortak değerlerin oluşması için güven duygusu ve ilişkisinin olması gerektiğini savunmuşturlar. Uslaner(2004) üç tür güven ayrımı yapmaktadır: Stratejik güven, genelleştirilmiş güven ve kurumsal güven.
.
Stratejik güven birbirini tanıyan iki insan arasındaki güvendir. Bu güven türü iki insanın birbiri hakkındaki bilgi düzeyleri ile sınırlıdır. A kişisi B kişisine borç verir çünkü önceki deneyimlerinden onun geri ödeyeceğini bilir. A kişisi B ile beraber bir tamirat işine girmez çünkü B nin bu konuda ne kadar yeterli olduğunu bilmez. Bu tür güvende insanların birbirlerini tanıma düzeyleri artıkça birbirlerine güven düzeyleri de artar. Bu tür güven her yerde özellikle tanıdıklar arasında vardır (Uslaner 2004).
.
Genelleştirilmiş güven birbirini tanımayanlar arasında olan güven ilişkisidir. Buna göre insanlar tanımadığı bir kişi ile ilişkiye geçtiğinde aldatılmayacağı bu ilişkinin kendisine zarar vermeyeceği inancı olmalıdır. Yani insanların büyük bir çoğunluğunun güvenilir olduğu ve insanlar ile rahatlıkla bir takım işler yapılıp ilişkiye geçilebileceği inancı olmalıdır. Uslaner(2004) ayrıca genelleştirilmiş güven ve ahlaki güven arasında bir süreklilik ilişkisi olduğunu savunur. Genelleştirilmiş güvenin altında ahlaki güven vardır. İnsanların çoğunluğuna güvenebilmek için diğer insanlarında sizin gibi, sizi aldatmayacaklarına inanmanız gerekir. Ahlaki güven diğer insanların sizinle temel ahlaki değerleri paylaştığı o yüzden de onlara kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranmanız gerektiğine inanmaktır. Bu güvenin var olması için diğer insanların politik sorunlar ve ideolojik olarak sizinle aynı görüşü paylaşmasına gerek yoktur. Dolayısıyla ahlaki güvenin olduğu zaman genelleştirilmiş güven oluşmaktadır (Uslaner,2004).
.
Uslaner’ e göre üçüncü güven kurumlara güvendir. Bu güven genelleştirilmiş güvenle çok yakın ilişkilidir. Bir bireyin genelleştirilmiş güvenlerinin olabilmesi sağlayan koşul kurumlara güvendir. İçinde yaşanılan devlet kurumlarına güvelince tanımadığınız kişilere güvenmek kolaylaşmaktadır. Kurumlara güvenilince tanımadığınız bir kişi ile kurduğunuz ilişki olumsuz olsa bile rahatlıkla bu kurumlar yolu ile durumu düzeltebileceğiniz inancı oluşmakta bu inançta genelleştirilmiş güveni artırmaktadır.
.
GÜVENİN KÖKLERİ
Genelleştirilmiş güven sadece gruplara katılıma ve gruplarda etkin olarak bulunmaya dayanmamaktadır(Uslaner 2002). Genelleştirilmiş güveni oluşturan öğeler Mikro düzeyde iyimserlik ve çevreyi kontrol inancı dünyanın iyi bir yer olduğu ve işlerin iyiye gittiği ve eğer bir şeyler yaparsanız işlerin iyiye gitmesine katkıda buluna bileceğiniz inancıdır. Bu inanç sosyal sermayeyi oluşturan eğitim, grup kimliği aile ilişkileri ve erken yaşam deneyimleri kadar etkilidir. Makro düzeyde ise güvenin en önemli belirleyicisi toplumdaki ekonomik eşitliktir ancak ülkenin kültürel geçmişi de eşitlik kadar önemlidir. Toplumdaki belli başlı olaylarda deprem savaş büyük ekonomik krizler gibi bireylerin güven düzeylerini biçimlendirilirler. Ülkenin yaşadığı savaş ve barışlar kültürel çeşitlilik düzeyi bunlar arasındadır.
.
Yapılan hemen hemen tüm çalışmalarda eğitim genelleşmiş güvenin en önemli yordayıcısıdır (Putnam 1992; Coleman 1994; Bourdieu,1986). Eğitim gelir düzeyi ve toplumsal statünün yükselmesini sağlamakta statüdeki ve gelir düzeyindeki yükselmede güveni artırmaktadır. Bunun yanında Eğitim özellikle de üniversiteye gitmek bireyin dünyaya bakışını genişletmekte ve geniş bir insan ve çeşitli grubu ile bağlantı kurmasını sağlamaktadır.
.
Hem doğuda hem batıda iyimser insanların yabancılara daha fazla güvenmektedirler. İyimserlik ve kontrol çok sayıda kültürde ve çok çeşitli gruplarda yapılan taramalarda güvenin en güçlü belirleyicisi olarak bulunmuştur(Uslaner 2002).
.
“Güçlü bir yasal sistem bir ilişkide karşılaşılan sorunların maliyetini azaltarak genelleştirilmiş güvenin riskini düşürür”. Bu bakımdan bir ülkedeki adalet sisteminin işleyişi ve yasal sisteme duyulan güven çok önemlidir(Uslaner 2002 ve Fukayama (1998).
.
Brehm and Rahn (1997) yönetime güvenmenin(confidence) genelleştirilmiş güvenin en güçlü belirleyicisi olduğunu savunmuşlardır. Kurumsal güvenin-demokrasinin- genelleştirilmiş güven için önemli olduğu görülmektedir ancak bunu açıkça ortaya koymak çok zordur. Inglehart (1997) demokratik yönetimin güvene bağlı olduğunu savunmuştur, ancak Muller ve Seligson (1994) demokrasinin güveni geliştirdiğini otoriter devletlerin güveni yok ettiklerini savunmuştur(Akt Ulsaner 2004). Buna karşın kurumların değişmesiyle güven inşa edilememektedir. Putnam’ın(1992) çarpıcı ifadesiyle demokratik rejim kurmak, demokrasiyi işler hale getirmekten bir bütün olarak daha kolaydır.
.
Öte yandan ekonomik ve sosyal eşitlik güven oluşması için temel öğelerden biridir. Eşitlik, iki bakımdan güveni geliştirir: Birinci olarak düşük gelir insanları geleceğe yönelik daha az iyimser yapmaktadır. Bu bakımdan gelir dağılımındaki adaletsizlikte genel olarak iyimserliği düşürmektedir ve iyimserlikte güvenin temelinde yer almaktadır. İkinci olarak gelir dağılımındaki eşitlik toplumdaki farklı gruplar arasında güçlü bağlar yaratır. Eğer toplumda gelir dağılımda eşitsizlik varsa bu durum faklı gelir grupları özellikle de alt ve üsttekiler arasındaki farkın artması insanların gittikçe birbirlerinden kopmasına ve toplum içinde gruplaşmalara ve bireylerin birbirlerinden kopmalarına yol açar. Bu durum insanların toplumdaki diğer insanlar ile aynı kaderi paylaşmadıkları algısına yol açar. Böylece insanların kendilerinden farklı insanlara güvenmeleri olasılığı düşer(Uslaner 2002).
.
Sosyal sermaye onun temel öğesi olan “güven” ve “sosyal ağlar” ın oluşmasında kültürde çok etkili rol oynamaktadır. Genelleştirilmiş güven kolektif kimliklerden çok bireysel değerleri yansıtır. Büyük ölçüde Protestan nüfusa sahip olan ülkeler çok bireycidirler ve bu ülkeler Katolik ya da Müslüman nüfusun yoğun olduğu dolayısıyla çok toplulukçu olan ülkelerden daha fazla genelleştirilmiş güvene sahiptirler (Allik ve Realo, (2004). Toplumdaki çeşitlilikte kültür kadar etkilidir. Çeşitlilik insanların kendilerine benzemeyen insanlar ile bağlantı kurmasına ve genelleştirilmiş güvenin oluşması için çok fırsat yaratılmasına neden olur( Allik ve Realo, 2004). Yapılan ulusal ve uluslar arası araştırmalarda Türkiye’de diğer insanlara özellikle tanımadığımız insanlara karşı güvenin çok düşük olduğu görülmektedir. Ta çocukluktan itibaren “tanımadığından uzak dur, yabancılarla değil, tanıdıklarınla akrabalarınla iş yap”, “yabancıya gitme” şeklinde çocuk yetiştirilmektedir. Bunlar genelleştirilmiş güveni engelleyen, stratejik güveni besleyen yapılardır. “Hemşerilik” iş yerinde hemşeri olunca rahatlamak vb kültürel öğelere baktığımızda kültürel yapıda sosyal sermaye oluşumunu engelleyen öğeler bulunduğu açıkça görülmektedir.
.
Sosyal sermaye ekonomik ilişkileri açıklamak için sıklıkla başvurulan bir yapıdır. Putnam(1992) İtalya’nın kuzeyi ve güneyi arasındaki ekonomik gelişmişlik arasındaki farklılığı İtalya’nın kuzeyinde sosyal sermayenin var olması ve güneyinde olmaması ile açıklamaktadır. Çok sınırlı kaynak ve az nüfusu olan İskandinav ülkelerinin ekonomik gelişmişliğinin temelinde sosyal sermaye olduğu iddia edilmektedir.
.
Sosyal sermaye ve demokratik toplum yapısı ilişkisi üzerinde duran çok sayıda araştırma vardır. Özellikle Putnam sosyal sermaye olan yerlerde sivil toplum örgütlerinin daha çok geliştiğini bununda demokratik rejimin olgunluğu açısından gerekli olduğu üzerinde durmaktadır.
.
Sosyal sermayenin olduğu yerlerde insanların daha mutlu olduğu, daha sağlıklı oldukları sosyal ortamın daha güvenli olduğu yönünde araştırmalar vardır(Field,2006).
.
Sosyal sermaye ve eğitim ilişkisi hakkındaki araştırmalar: birinci olarak öğrencinin akademik başarısını sosyal sermayenin nasıl etkilediği olumsuz davranışları nasıl engellediği üzerinedir. İkinci olarak eğitimli olmak ve sosyal sermaye düzeyi arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar olarak ayrılmaktadır. Akademik başarı hakkındaki Coleman’ın(1988) çalışmasında: bir yerde var olan sosyal sermayenin öğrencilerin akademik eksikliklerini tamamladığı ve başarısını yükselttiğini göstermiştir. Colemanın çalışmasında öğrenciler arasında güçlü iletişim ağları, güçlü bir ait olma hissi varsa birbirleri ile çalışarak birbirlerinin eksikliklerini tamamladıkları, birbirlerini başarılı olmak için motive ettiklerini göstermiştir. Bu tür okullarda zorbalık, suç ve uyuşturucu kullanım oranlarının düşük olduğunu bulmuştur.
.
Okunulan okul ve eğitim düzeyi ile sosyal sermaye arasında ilişkiler üzerine yapılan çalışmalara göre, bireylerin okudukları bazı okullar sosyal sermayelerini genişletmektedir. Çünkü çok geniş bir iletişim ağı ve ilişkiler ağının oluşmasına neden olmaktadır. Bu durum ABD’de açıkça görülmektedir. Aynı kalitede eğitim veren bir devlet üniversitesi ile Yale Üniversitesinin ya da Stanford Üniversitesinin farkı nedir? Yale Üniversitesinde okuyan öğrencilerin büyük çoğunluğu zengin ailelerin çocuklarıdır. Bu çocuklar burada kurdukları sosyal ağlar sayesinde, ileride farklı iş kolları bunların özellikleri, buradaki yatırım olanakları hakkında birbirleri ile etkileşim içinde olmaktadırlar. Mezun oldukları zamanda birbirleri ile kurdukları ilişkiler işlerinin daha da gelişmesine yol açmaktadır. Burada burslu bulunan farklı sosyo-ekonomik düzeyden gelen öğrenciler buradaki diğer öğrenciler ile etkileşim kurup normalde elde edemeyecekleri iş olanaklarına kavuşmaktadırlar. Ayrıca mezunlar toplantılarında çok çeşitli şirketlerde çalışanlar ve şirket sahipleri ile tanışıp sosyal sermaye oluşturmaktadırlar. Şu anki ABD başkan yardımcısı Wance’ın örneği bunun tipik bir örneğidir. Alt SED’den burslu olarak geldiği Yale Üniversitesinde tanıştığı zengin iş adamı sayesinde hızla iş bulup yükselmiştir. Tabi bu üniversitelerin mezun toplantıları, öğrenci kulüplerinin hep bu sosyal ağları geliştirmeyi teşvik edecek bir biçimde yapılandırılmış olması da bu durumu kolaylaştırmaktadır. Ancak burada Bourdieu’un değerlendirmelerinin açık bir örneği ile de karşılaşıyoruz: kültürel ve sosyal sermaye eşitsizlikleri törpülemekten çok derinleştirmektedir. Zenginler, zenginler ile birlikte olup sosyal ağlar kurmakta bu ağlarda onları daha zengin yapmaktadır.
.
Dünyanın her yerinden fikri olan mühendisler neden Silikon vadisine gidiyor? Çünkü burada fikirlerini somut ürünlere dönüştürebilecekleri sosyal ağlar ile etkileşime geçme olanakları var. Tabi bunun için o sosyal ağların ihtiyaç duyduğu yazılım ya da elektronik ile ilgili eğitim ve yeni fikirlerinizin olması gerekir. Bu durumda aldığınız eğitim sosyal sermaye düzeyinizi de belirlemektedir; bir sosyal bilimcinin burada bir şey elde etme sansı nerdeyse imkansızdır.
.
İnsan sermayesi ve sosyal sermayenin günümüzdeki durumu nedir? İronik bir şekilde insan sermayesini sanayi devrimindeki teknolojik gelişmeler ortaya çıkarmış, ancak günümüzdeki özellikle 2000 lı yıllardan itibaren oluşan teknolojik gelişmeler bu çalışan gurubunu yok etmeye başlamıştır. İnternet ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler, daha sonra gelen yapay zeka, beyaz yakalılara ihtiyacı azaltmış ve azaltmaya devam etmektedir. Şirketler verimlilik nedeni ile bu alandaki personel sayısını hızla düşürmekte, var olanlarında ücretleri hızla düşmektedirler. Bazı alanların tamamen ortadan kalkacağı bu alanlarda dijital teknolojilerin hakim olacağı ifade edilmekte orta sınıf tüm dünyada iyice gelir kaybı yaşamaktadır. Bunu tüm dünyadaki gelir dağılımdaki bozulmada gayet net görmekteyiz: zengin ve fakirlerin sayısı çok büyük bir hızla artmaktadır. Günümüzdeki durumdan insan sermayesi konusundaki tartışmalara baktığımızda, acı bir gülümseme maalesef oluşmaktadır. İşçi sınıfı kalkacak makineler onların işini yapacak, artık zenginler ve bu orta direk/beyaz yakalılar olacak bile deniyordu. Eğitimin uzaktan olması yada yapay zekaya devredilmesi dolayısı ile bu alanda çalışanlara da artık ihtiyaç olamayacağı bile ifade edilmektedir. Bu mümkün mü? Okulu ve eğitimcileri sadece bilgi aktaran kişiler ve yapılar olarak görürsek evet. Ancak öyle değil bu konu ayrı bir tartışma konusu.
.
Peki ‘Sosyal Sermaye’ nin durumu ne ve nereye doğru gidiyor görünüyor? Türkiye’ de mezun dernekleri, mezunların bir araya geldiği lokaller, bazı üniversiteler ve fakültelerde zaten vardı. Üniversiteler -özellikle özel üniversiteler- mezun buluşmaları düzenlemeye başladılar. Vakıflar ve dernekler mezun takip sistemleri oluşturmaya mezunlar ile işbirliği çalışmalarını güçlendirmeye çalıştılar. Devlet üniversiteleri de mezun takip sistemleri oluşturmaya çalıştı ama etkisiz kaldı. Sanayi odaları, iş adamları dernekleri ile kurulmaya çalışılan ilişkiler zayıf kaldı. Üniversitelerde iş dünyası ile etkileşim kuracak Teknokent’ler oluşturuldu. Ancak genel görünüm bu Teknokent’lerin iş dünyası ve piyasa ile sosyal ağlar oluşturmaktansa, piyasaya hizmet sunmaya çalışan kurumlar olarak algılanıp işlev görmesine yol açtı. Öncelikle piyasanın böyle bir talebi yoktu çünkü plansızlık nedeni ile çok fazla çalışan adayı vardı ve teknolojik gelişme sonucu çalışan sayısı ve ücretleri düşmekteydi. 90’lı yıllarda hatta 2000’lerin başında, iktisat -işletme fakültelerinden mezun olup, bankalarda müfettiş vb görevlerde işe başlayıp, hızla para kazanma dönemini internet bitirdi. İnternet sayesinde İstanbul’daki merkezden; kim ne zaman ne işlem yapıyor anında görüntülenip kayıt altına alınınca, bu alanda çalışanlara ihtiyaç kalmamıştı. Şubelerdeki personel sayısına da hızla azaltılmaya başlandı. Bu durumda şirketler karlılıklarını artırırken bu alanlarda çalışanların, iş yaşam koşulları, ücretleri, iş bulma imkanlarını kötüleşti. Bankacılık örneğinde olduğu gibi şirketler en az maliyetle en üst karı hedefledikleri için, piyasa üniversiteler ile sosyal ağlar kurmaya isteksizleşti. Özel Üniversitelerin çalışmaları yalnızca o üniversitenin reklamını yapıp üniversiteye öğrenci çekme işlevi görmektedir.
.
Benzer süreç özel okullar ve Eğitim fakülteleri ilişkisinde de görülmektedir. Özel okullar eğitim fakülteleri ile etkileşim içine girme konusunda isteksizdirler. Çok fazla eğitim fakültesi mezunu olduğu için eğitim öğretim kalitesini geliştirmek yönünde herhangi bir çabaya girme, bunun için bir maliyet kalemi oluşturmak onlara anlamsız gelmektedir. Okunulan okul ve eğitim düzeyinin sosyal sermayeyi artırma durumu genel olarak bu hale dönüşmüştür.
.
Sosyal ağların oluşmasındaki temel unsur olan “güven”in durumuna bakacak olursak günümüzde durum pek parlak görünmemektedir. Teknolojinin gelişmesi ile ekonomik eşitsizlik hızla artmış ve artmaya devam etmektedir. Eşitsizlik güven oluşumunu engelleyen temel faktörlerden birisidir. Ekonomik eşitsizlik arttıkça insanların birbirlerine güven duygusu azalmakta bunun sonucu olarak ta sosyal ağlar kurup birlikte iş yapmaktan uzaklaşmaktadırlar. Bunun sonucu olarak insanlar kendi küçük gruplarının içine kapanmakta, göçmenler, mülteciler, birbirinden çok farklı çeşitli azınlık gruplarını suçlar hale gelmektedirler. Yaşanılan dönüşüm: mevcut durum kötü olsa bile geleceğe ilişkin iyimserlik duygusu da ortadan kaldırmaktadır. İyimserlik ve umut güven duygusunu beslemektedir. Tarih boyunca çok büyük sosyal ve doğal felaketler yaşansa da insanlar geleceklerini öngörebilmekteydiler. Büyük veba salgınları, savaşlar vb durumlardan sonra bile çiftçi olan kişi, çocuklarının da çiftçi demirci vb olabileceğini öngörebilmekteydi. Dolayısı ile kendisi ve çevresini kontrol duygusuna sahipti. Kontrol duygusu olduğu için aile kurup çalışmaya devam edebiliyordu. Ancak günümüzde teknolojik gelişmeler tam bir belirsizlik durumu yaratmaktadırlar. “Hangi meslekler kaybolacak, ücretler düşmeye devam mı edecek, iş bulabilecek miyiz, işimi kaybedecek miyim? Bir alanda eğitim alırsam iş bulabilir miyim?” sürekli bu sorular ve bunların yarattığı belirsizlik durumu iyimserliği ortadan kaldırmaktadır. Bu durum toplumda güven duygusunu hızla ortadan kaldırmaktadır. Böyle durumlarda insanlar, çok sert ve radikal fikirlere yönelirler. Bunu da şu an tüm dünyada görmekteyiz otoriter yönetimler radikal fikirler her yerde öne çıkmaktadır. Zaten orta sınıf ve demokrasi arasında çok güçlü bağlar olduğu öne sürülmekteydi, orta sınıf ekonomik ve sosyal olarak gerilemektedir. Demokrasinin gerilemesi sosyal sermayenin de gerilemesine yol açmaktadır.
.
İnternetin yaşamımızı kolaylaştırmasına ilk başta hepimiz çok sevinmiştik. Kütüphanelere gitmeden dergilere, makalelere, kitaplara anında ulaşmak; tüm dünyadaki güncel bilimsel tartışmaları takip edebilmek; fatura ödemek gibi işleri hızlı ve zahmetsiz yapabilmek, bir sürü farklı yerde akademik çalışmalarımızı yayınlayabileceğiz olanağının ortaya çıkması çok büyük sevinç ve heyecan yaratmıştı. Bu gün yapay zeka konusundaki heyecan, 2000’lerin başındaki bizim internet heyecanımıza çok benziyor. Ama öyle olmadı: belli dergi platformları oluştu ve hepimiz bu akademik dergi platformlarının kölesi haline geldik. Aynı süreci sosyal sermaye ve internet ilişkisinde de gözlemlemek mümkün. İnternet hızlı ve çok büyük sosyal ağlar oluşturma potansiyeline sahip gibi görünüyordu. Bu ağlar aracılığı ile çok büyük bilgi akışı olacağı, farklı insanların bir araya gelip yeni şeyler üreteceği ön görülüyordu. Nitekim interneti ve oradaki sosyal ağları, youtube, instagram vb., platformları kullanarak insanlar işler yapmaya başladılar. İnternet: sosyal sermaye oluşturmak ve sosyal sermayeyi geliştirmek için çok büyük kolaylık sağlıyor gibiydi. Ancak burada “düz dünyacılar”, kadın düşmanı “incel”ler vb gibi olmadık gruplar oluşup, hızla büyüdüler. Aslında Sosyal Sermayenin, Sosyal ağların karanlık bir yüzü olduğunu vurgulayan az sayıda çalışma vardı. Latin Amerika’daki uyuşturucu kartellerin oluşumu, gelişmeleri, sokaklardan eleman devşirmeleri tipik sosyal sermaye süreçleri ile gerçekleşmekteydi ama her şey suç ve kötülük için yapılmaktaydı. O karteller ya da suç örgütleri de birbiri ile etkileşime geçen sosyal ağlardan oluşuyordu. Orada da birbirini tanımayan insanlar, ortak bir amaç çerçevesinde bir araya gelip birbirlerine güvenerek, grup aidiyeti oluşturuyorlardı. Yeni elemanların katılımı sosyal ağlar ile sağlanıyordu.
.
Maalesef internet ortamı, Sosyal Ağların karanlık yüzünü destekleyen bir yapıya sahiptir. İnternet ortamındaki şirketlerin algoritmaları daha fazla izlenmek için bireylere daha çarpıcı, bireylerin izlediklerinden gittikçe daha sertleşen uyarıcı ve videolar sunmaktadır. Çok farklı grup ve düşünceler olmasına karşın birey kendi düşüncesine uygun, gittikçe keskinleşen fikir ve uyarıcılara maruz kalmaktadır. Bu durumda aşırı radikal ve uç grupların oluşmasına neden olmakta, bu gruplarda gittikçe büyümektedir. Maraş’ta duygusal sorunlar yaşayan bir çocuk, ABD’deki kadın düşmanı bir katili ikon olarak belirlemiş bir grubu takip eder hale gelmektedir. Sosyal ağların gücü bu gibi örneklerde açıkça görülmektedir ancak bu sosyal ağların karanlık yüzüdür. Türkiye’de son zamanlardaki ergen ve genç yetişkinlerden oluşan sokak çetelerinde de bu karanlık yüz karşımıza çıkmaktadır. Bu çetelerde internetteki sosyal ağlar ile örgütlenip güçlenmektedirler.
.
Öte yandan son zamanlarda medyaya yansıyan teknoloji şirketleri sahiplerinin kendi aralarında kurdukların sosyal ağlar, silikon vadisindeki mühendislerin kendi aralarında kurdukları sosyal ağlarda geçen konuşma ve tartışmalara baktığımızda benzer bir süreç görmekteyiz. Tuhaf, hiçbir şekilde akıl mantık almayan inançlar, garip ideolojiler, fikirler bu gruplar içinde tartışılmaktadır. Tabi birbirlerinin ekonomik gelişmişliğini artıracak bir etkileşim ağıda oluşturmuş durumdadırlar. Ancak buradaki sosyal sermayenin de herkesin yararına olacak bir yapı olmadığı açıktır.
.
Coleman’ın okulda akademik başarı artıracak, olumsuz ergen davranışlarını azaltacak bir yapı olarak ilk kez ortaya koyduğu Sosyal Sermaye, daha sonra çok sayıda alana uygulanmış çok büyük bir potansiyel vaat eden bir olgu olarak ele alınmıştı. Ancak teknolojik gelişme: hem insan sermayesini hem de sosyal sermayeyi çok farklı noktalara getirmiş görünüyor. Teknolojik gelişme kendi başına olumlu sonuçlar doğurmuyor. Teknolojik gelişmenin kimim tarafından nasıl kullanıldığı ve nasıl denetlendiği çok kritik bir noktadır. Tek dertleri kar hırsı ve kendileri diğer insanlardan üstün gören teknoloji şirketleri sahipleri ve yöneticileri için, teknolojik gelişmenin herkesin yararına olacak şekilde kullanılacağını düşünmek en yumuşak ifade ile saflık olur.
.
Bu yazıyı “2030 yılında öğretmen ortadan kalkacak yapay zeka ders verecek, öğretmen alımına gerek yok mevcutları ne yapacağız onu düşünmek lazım” ifadesi üzerine yazdım. Yapay zeka da internet gibi, onu oluşturan şirketler ve o şirketlerin algoritmalarından bağımsız değil. Başka tartışılması gereken boyutlar bir yana teknolojiye bakışta öncelikle herkesin bu durumun farkında olması gerekiyor.
.
Kaynakça
Allik, J. ve Realo, A. (2004) Individualism-Collectivism and Social Capital, Journal of Cross-Cultural
Psychology, Vol. 35, No. 1
Brewer, M. B. (1997). In-group bias in the minimal intergroup situation: A cognitive motivational
analysis. Psychological Bulletin, 86, 307-324
Becker, G. S. (1964). Human Capital. A theorical and emprical analysis, new york
Bourdieu, P. (1986) “The Forms of Capital”. Handsbook of Theoery and Research fort he
Sociology(ed: Richarson,J.G.) içinde. New york: Greenwood Press.
Bourdieu, P., Passeron, J. C. (1977). Reproduction in Education,Society and Culture. Londra Sage pup
Brehm, J. and W. Rahn, (1997) "Individual Level Evidence for the Causes and Consequences of Social
Capital," American Journal of Political Science, 41, 888-1023.
Coleman, J. S. (1994). Foundations of Social Theory. Belkaknap Pres. Cambridge MA.
Coleman, J. S. (1988).Social capital in the creation of human capital. American Jurnal of Socilogy,9-94.
95-120
Field, J. (2006). Sosyal Semeye. (Çev.B. Bilgen ve B. Şen)İstanbul Bilgi üniversitesi Yayınları. (Eserin
orijinali 2003 yılında yayınlandı).
Fukuyama, F. (1998) Güven, Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması, İstanbul T. İş Bankası
Yayınları
Putnam, R. (1992). “Making Democracy Work: Civic Traditions in Modern Italy”, Princeton
University Press
Putnam, R. (2000). “Bowling Alone: The Collapse and Revival of American Community,Simon and
Schuster
Taylor, S., Peplau, L. A., Sears, D. O. (2007). Sosyal Psikoloji. (Çev: Ali Dönmez) Ankara İmge yay.
(Eserin orijinali 2006 yılında yayınlandı)
Uslaner, E. M.( 20.9.2002). The Moral Foundation of Trust.University of Jyvaskya Finland
Presantation for symposioum.
Ulsaner E. M.( 2004) “Trust as a Moral Value” Dario Castiglione, Jan W. van Deth, and Guglielmo
Wolleb, eds., Handbook of Social Capital, Oxford University Press.

07 Temmuz 2026 05:59

03 Temmuz 2026 18:59

04 Temmuz 2026 19:41

10 Temmuz 2026 22:04

14 Temmuz 2026 01:45

17 Temmuz 2026 20:11

11 Temmuz 2026 15:07

14 Temmuz 2026 01:14

07 Temmuz 2026 21:47

07 Temmuz 2026 01:20