DÜŞEN DOĞUM ORANLARI VE UZUN SÜREN EĞİTİM YAŞANTISI İLİŞKİSİ
.
İlginç bir dönemden geçiyoruz, bütün dünyada hızla doğum oranları düşüyor. Düne kadar iki çocuk yapmanın yasak olduğu Çin’de devlet doğumu teşvik etmek için önlemler almaya başlamış, Hindistan’da çok çocuk yapma kampanyaları başlamış; bu ülkeler çok büyük nüfusa sahip ülkeler hâlbuki. Birkaç ülke ve bölge hariç küresel olarak tüm dünyada doğum oranlarının kendini yenileme hızlının altına düştüğü bir gerçek olarak ortada da duruyor ve tüm dünyada devletler alama geçmiş durumdalar. Aynı şekilde, evlenme oranları ve evlenme isteği de gençler arasında düşüyor. Doğum oranlarının düşmesine ilişkin farklı açıklamalara, insanların ve devletlerin sıkı sıkıya tutunduklarını görmekteyiz. Japonya’nın ilk kadın başbakanı Takaichi,evli çiftlerin farklı soyadları kullanmasına ve evlendikten sonra kadınların bekarlık soyadlarını kullanmasına karşı çıkıyor ve düşen doğum ve evlilik oranları için eşcinselleri suçluyor, eşcinsel evliliklerinin kesinlikle yasaklanmasını istiyor. Takaichi yalnız değil bütün dünyada düşen doğun oranlarından sonra eşcinseller suçlanmaya başlandı, medyanın eşcinselliği özendirdiği – bilimsel olarak bu mümkün değil, cinsel yönelim model alma ile değişmez- bu durumun eşcinselliği artırıp evlilik ve doğum oranlarını düşürdüğü dünyanın her yerinde dile getirilmeye başlandı. Bu tür kriz zamanlarında her zaman farklı olanlar hedef seçilip suçlanır. Bir diğer açıklama sosyal medyanın ideal anne babalığı pompaladığı ve bunun sonucu olarak insanların çocuk yapmaktan uzaklaştıkları şeklinde ifade ediliyor. İdeal ebeveynlik sosyal medya ile başlamadı. 1980’lerden itibaren çok sayıda kitap yayınlanmaya başladı: çocuğunuzla nasıl iletişim kuracaksınız, çocuğunuzla nasıl arkadaş olacaksınız, çocuğunuzun ihtiyaçlarına nasıl duyarlı olacaksınız vb konular üzerine yazılmışlardı. Benim kişisel gözlemin: Çocuğa yönelik bu aşırı ilgi 1990’ların sonu 2000’lerin başından itibaren, belli bir kesimle sınırlı kalmayıp, tüm sosyo ekonomik düzeylere ve tüm topluma yayılmaya başladığı şeklinde tabi bu durumun araştırılması gerekir. Sosyal medya ideal ebeveynliği yaygınlaştırmaktansa, bu durumu görünür hale getirdi. Neden küresel olarak böyle abartılı bir şekilde ideal anne baba olmaya yönelim başladı bunun nedenleri çok faklı ancak bu durumun çok çocuk yapmayı engellediği; bir ya da en fazla iki çocuğunun olup, bunları en iyi şekilde yetiştirmenin hedeflendiği de bir gerçek. Kadınların çalışma yaşamına girmeleri, kariyerlerini öncelikle düşünmeleri bunun sonucu olarak ta evlilik ve doğum oranlarının düşmesi zaten çok uzun zamandır dile getirilen bir başka neden.
.
Düşen doğum oranları ile ilginç olan durum geçmişte var olan açıklamalar ile çelişen, bu açıklamalar ile açıklanamayacak bir olgu ile karşı karşıya olmamız. Alt-sosyo ekonomik düzeyde bulunan ailelerde her zaman için çok çocuk yapılır, orta ve üst-soyso ekonomik düzeyde çocuk sayısı az olur şeklinde bir genel eğilim vardı. Ancak günümüzde alt-sosyo ekonomik düzeyde de doğum oranları hızla düşüyor. Dindar olan ailelerde çocuk sayısının çok olması bunun nedeninin de dini ifadeler ile gerekçelendirilmesi bir başka olgu idi. Ancak dindar ailelerde de doğum oranları azalıyor. Hinduzm gibi çok farklı bir dinde bile, çok çocuğun dinin bir gereği olduğu açıklamalarını yabancı bir haber kanalında izlemiştim. Bu gruplardaki doğum oranlarının düşmesini kadınların doğum kontrolü konusunda bilinçlenmeleri ve doğum kontrol yöntemlerini kolay ulaşmaları ile açıklıyorlar (Hindistan’da bile). Diğer ilginç durum büyük doğal afetler büyük savaşlar vb durumlardan sonra bebek patlamalarının olmasıdır. Bu türün biyolojik olarak kendini koruma mekanizmasının sonucudur. Doğada da tüm türler büyük felaketlerden sonra hızla çoğalırlar. Özellikle 2. dünya savaşından sonra çok büyük bir nüfus artışı olmuş ve o dönem bebek patlaması olarak adlanılmıştı. Geçmişte de veba salgınlarından sonra hemen – hem de o zamanların olumsuz koşullarda- nüfus yenilenip hızla artmıştır. Ancak Dünyada covid pandemisi oldu, insanlar evlere kapandı, ölümler oldu ilginç bir şekilde doğum oranları hızla düşmeye devam etti. Geçmiş açıklamalar yetersiz kalıyor!
.
Uzun eğitim süresi bir diğer açıklama olarak Türkiye’de belli bir kesimde çok ciddi olarak tartışılıyor. İlginç olan –belki de ilginç değil!- bu tartışmanın ABD kaynaklı olması. 2007 yılında Robert Epstein, Ergenliğe Karşı Dava: Her Ergenin İçindeki Yetişkini Yeniden Keşfetmek (The Case Against Adolescence:Rediscovering the Adult in Every Teen ) adlı kitabı yazar. Popüler olan bu kitapta temel tez: ergenliğin aslında var olmayan icat edilmiş bir olgu olduğu; ergenlerin aslında yetişkin gibi düşünüp davranabildiklerini ama bizim onları zorla çocuk yaptığımızdır. Yazara göre ergenlik 20. yüzyılda icat edilmiş, daha önce toplumlarda var olmayan bir olgu. Eskiden insanlar ergenliğe girince yetişkin olarak kabul ediliyorlar ve doğrudan yetişkin yaşamının içine girip meslek edinip çalışıyor, yetişkinler ile birlikte olup yetişkin gibi davranıyorlardı. Bazı toplumlarda durum hala böyle devam ederken batı toplumlarında ergenliğin, ayrı özel bir dönem olduğu anlayışı ortaya çıkmış, ergenler çocuklar gibi uzun eğitim sürecinin içine alınmıştır. Ergen diğer yetişkinden değil, olabilecek en kötü öğretmen olan kendisi gibi birinden öğrenmeye maruz bırakılmıştır. Bu durum ergenlerin stresli, kaygılı, umursamaz olmasına yol açmıştır. Artan uyuşturucu kullanımı, suç işleme davranışlarının arkasında ergenin yetişkin dünyasından zorla koparılması vardır. Halbuki ergen yetişkin gibi düşünmektedir. Öyleyse ergene bir yetişkin gibi davranılmalı yetişkin dünyasının içine alınmalı bir meslek edinmek için 11-12 yaşından itibaren çalışmaya ya da çıraklık eğitimine alınmalıdır. Çalışma ve yetişkin yaşamının içine girme: suça yönelme, madde bağımlılığı, psikolojik sorunların önüne geçecektir. Eskiden olduğu gibi erken yaşta işe başlamak, erken evlenmeye neden olacak ve çok çocuk yapmaya yol açacaktır. Dolayısı ile temel eğitim becerileri verilip eğitim süresi kısaltılmalı bireyler bir an önce yetişkin dünyasına girmelidirler.
.
Antropolojik bazı çalışmalar ve geçmişten örnekler vererek ergenlik diye bir dönemin olmadığını öne sürmek bilimsel olarak kabul edilebilir bir iddia değil, ancak konumuz bu değil. Eğitim sürtesi kısalınca ve iş yaşamına erken girince: erken evlenmek, erken evlenince çok çocuk yapmak şu an aktif olarak Türkiye’de de doğum oranlarının yükseltilmesi için temel önerilerden birisidir. Robert Epstein’in yetişkin yaşamına çıraklık yolu ile hızlı bir şekilde girilmesi – tek faktör bu olmamakla beraber- MESEM uygulamalarında da karşımıza çıkmaktadır. Bunlar ayrıntılı olarak tartışılması gereken bu yazının kapsamı dışındaki konular.
.
Doğum oranlarının düşmesi ile ilgili olarak dikkat edilirse, Devletler ve devletlerin politikaları doğrultusunda yazanların hiç biri ekonomiden söz etmiyor. Ancak burada ekonomiyi de içine alan daha farklı bir boyut var: Temel insan güdüleri. Psikoloji alanında ilk Sosyal Psikoloji ders kitabının yazarı McDougall’ın başlattığı güdüsel yaklaşıma göre tüm insanlarda doğuştan gelen temel güdüler bulunmaktadır. “Kontrol” güdüsü bunlardan birisidir. Tüm canlılar dolayısı ile insanlar, içinde bulundukları çevreyi ve kendilerini kontrol etme ihtiyacı ile dünyaya gelirler. Bu güdü: öngörülebilir düzenli bir çevrede yaşamak, olaylar arasında düzenli neden sonuç ilişkileri görmek, belirsizlik ve yeniliğe karşı temkinli olmak, hatta belirsizliği tehlikeli olarak algılamaya yol açar. Nasıl ki yarın güneşin doğacağından emin olunduğu gibi içinde bulunan çevrede de olayların belli bir düzen içinde arka arkaya geldiğini görmek temel güdüdür. Bu plan yapmaya ve düzenli bir şekilde yaşamaya yol açar. Belirsizlik durumuna karşı verilen tepkiler: korku, saldırganlık, aksiyete ve depresyondur. Bunu hayvanlarda bile görmek mümkündür bir hayvanı bulunduğu çevreden tamamen farklı bir çevreye alırsanız ilk tepkiler korku saldırganlık ve kaçma olur. Büyük doğal afetler ve savaşlardan sonra niye nüfus patlamaları yaşamıyoruz da aksine nüfus azalıyor sorusunun cevabı kısmen burada. Eskiden veba salgınları gibi çok büyük doğal afetler ve ciddi nüfus değişimlerine yol açan savaşlardan sonra bile insanlar geleceği öngörebiliyordu: çiftçi çiftçi olarak bildiği şekilde yaşamaya devam edecek, demirci demirci olarak yaşamaya devam edecekti. Afetler ya da savaşlardan sonra bile düzen hala devam ediyordu. Günümüzde 1980’lerden itibaren durum çok farklı, çok büyük bir hızla değişen sürekli yenisi çıkan teknolojik gelişmeler oluyor. Bu teknolojik gelişmeler bazı bakımlardan insanların yaşamını kolaylaştırdığı gibi çok ciddi belirsizliklerde yaratıyor: Hızla meslekler değişiyor bazı meslekler yok oluyor. Bundan sonra hangi meslekler değişecek, hangileri yok olacak, hangi meslekler ne şekilde dönüşecek belli değil. Ekonomi gittikçe tüm dünyada belirsizleşiyor: sürekli dalgalanmalar, bütün dünyada genel bir bozulma var ve düzeleceğine ilişkin bir işarette görünmüyor. Orta sınıfın rahatlıkla ulaştığı ev ve araba almak bile hayal haline gelmiş, tüm dünyada kiralar inanılmaz artmış durumda düzeleceğine ilişkin bir işaret yok. Eskiden de ekonomik dalgalanmalar oluyor ama bir süre sonra düzeliyordu, hele tarım toplumlarında bu dalgalanmalar çok yumuşak atlatılabiliyordu. Politika dengesiz, eskidende devletler arası savaşlar, politik dengesizlikler olmasına karşın, çok uzak bir kıtadaki dengesizliğin anında farklı bir kıtadaki insanların yaşamını etkilemesi söz konusu değildi; etkilese bile bu yavaş yavaş oluyordu. En sabit olması gereken iklim bile sabit değil iklim değişiminin etkileri artık açıkça görülüyor. Nereye doğru gittiği de belirsiz. Eskiden de kuraklıklar, yanardağ patlamaları vb oluyordu ama bir süre sonra sistem eskiye dönüyordu. Şu an ise, değişim var ve ne olacağı belirsiz. Tabi çevreyi kontrol etme ve düzen ihtiyacı burada da kendini gösteriyor: insanların bazıları bu belirsizlikleri ortadan kaldıran komplo teorilerine yöneliyorlar. Birde bunlara internet ve yeni medya kanallarının yarattığı aşırı ve çok hızlı değişen bilgiye maruz kalmanın yaratığı belirsizliği ekleyin.
.
Belirsizliğe karşı verilen tepki stres, saldırganlık, korku, aksiyete ve depresyondur. The Lancet derginsinde yer alan bir araştırmaya göre, kürsel ölçekte ruh sağlığı bulunan birey sayısı 1990 da 599 milyonken, 2023’te 1.17 milyara çıkmıştır. Çalışma tırmanışa geçen aksiyete ve depresyon vakalarının en çok gençleri ve kadınları etkilediğini gösteriyor.
.
İnsanları, evlilik isteği ve çocuk sahibi olma isteğinden uzaklaştıran uzun eğitim yaşantısı ve yukarıda saydığımız diğerleri mi? Yoksa evlenmek, çocuk sahibi olmak istiyorlar ama belirsizlikten mi kaçıyorlar? Zaten sorulduğu zaman insanlar ekonomik durumun kötü olmasını neden olarak gösteriyor. Ancak buradaki asıl sorun durumun kötü olması dışında belirsiz olması, dolayısı ile düzeleceğine ilişkin bir beklenti olmaması. Bu noktada uzun eğitim yaşantısını suçlamak çok anlamlı değil. Eğitim süresinin düşürülmesi ve yalnız temel beceriler ile sınırlandırılması, erken evlenme ve çok çocuk yapmaya yol açmayacaktır. Ancak tekrar düzenli ve kontrol edilebilir bir gelecek olacağına ilişkin bir umut oluşturulursa durum değişecektir.
.