Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

EĞİTİMDE SON ÜÇ YIL: DERİNLEŞEN KRİZLER, BÜYÜYEN EŞİTSİZLİKLER

ÖZGÜR BOZDOĞAN

Kategori: Eğitim Bilimleri - Tarih: 07 Haziran 2026 17:37 - Okunma sayısı: 265

EĞİTİMDE SON ÜÇ YIL: DERİNLEŞEN KRİZLER, BÜYÜYEN EŞİTSİZLİKLER

EĞİTİMDE SON ÜÇ YIL: DERİNLEŞEN KRİZLER, BÜYÜYEN EŞİTSİZLİKLER

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin son kabinesinin üçüncü yılını 4 Haziran'da tamamlamasıyla birlikte, kamu politikalarının farklı alanlarda yarattığı sonuçlar daha görünür hale geldi. Bu alanların başında ise hiç kuşkusuz eğitim geliyor. Çünkü eğitim, yalnızca bugünün değil, aynı zamanda toplumun geleceğinin de şekillendiği temel kamusal hizmetlerden biridir. Bu nedenle eğitim alanında atılan her adımın etkisi yıllarla değil, kuşaklarla ölçülür.

Geride kalan üç yıl Millî Eğitim Bakanlığı açısından değerlendirildiğinde, ortaya çıkan tablo oldukça dikkat çekicidir. Bu dönemde eğitim sisteminin temel sorunları çözülmediği gibi, mevcut problemlerin daha da derinleştiği görülmektedir. Öğretmen açığından okul yoksulluğuna, eğitimde yaşanan eşitsizliklerden kamusal eğitimin aşınmasına kadar birçok başlıkta yaşanan gelişmeler, eğitim politikalarının hangi önceliklerle şekillendirildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Son dönemin en belirgin özelliği, eğitim politikalarını belirleyenler açısından önceliğin çocuğun üstün yararı değil, politik ve ekonomik gereksinimler olmasıdır.

Bugün eğitim alanında yaşanan sorunları yalnızca uygulama hatalarıyla açıklamak mümkün değildir. Çünkü ortaya çıkan tablo, birbirinden bağımsız yanlışların değil, belirli bir siyasal ve ekonomik yaklaşımın ürünüdür. Son üç yılda eğitim politikalarının merkezine pedagojik ihtiyaçlardan çok maliyet hesaplarının, bilimsel gerekliliklerden çok ideolojik tercihlerin yerleştiği görülmektedir.

ÖĞRETMENLERİN SÜREKLİ MAĞDUR EDİLDİĞİ BİR DÖNEM

Bir eğitim sisteminin niteliği, büyük ölçüde öğretmenlerin çalışma koşullarıyla belirlenir. Öğretmenin değersizleştirildiği, güvencesizleştirildiği ve mesleki itibarının zayıflatıldığı bir yerde eğitimin niteliğinin yükselmesi beklenemez. Öğretmenlik mesleğinin ve öğretmenlerin statülerinin zayıflatılarak toplumsal algısının tartışmalı hale getirilmesi, eğitim alanında yaşanan pek çok sorunun temel nedeni olmaktadır.

Ne var ki son üç yıl boyunca öğretmenler eğitim politikalarının öznesi değil, mağduru haline getirildi. Mülakatlarda elenen öğretmenler, yıllarca atama bekleyen genç eğitimciler, proje okullarından haksız ve hukuksuz şekilde uzaklaştırılanlar, resen atamalarla yaşam düzenleri bozulan eğitim emekçileri, ücretli öğretmenlik uygulamasıyla düşük ücretlere mahkûm edilen binlerce kişi ve özel sektörde ağır çalışma koşullarına maruz bırakılan öğretmenler bu dönemin ortak hikâyesini oluşturdu. Geride bıraktığımız üç yılın hafızalarımıza kazınan görüntüleri, çoğunlukla haklarını aramak için Millî Eğitim Bakanlığı önüne gelen öğretmenler oldu.

Özellikle 2023 KPSS sonrasında yaşanan mülakat krizi hafızalardaki yerini koruyor. Yazılı sınav başarılarına rağmen mülakatlar sonucunda kontenjan dışına çıkarılan 1.611 öğretmen; yalnızca bir atama sorununun değil, kamu personeli alımında liyakat ilkesinin ne ölçüde aşındığının da göstergesi oldu. Seçim dönemlerinde verilen sözlere rağmen mülakat uygulamasının yarattığı mağduriyetlerin giderilmemesi, öğretmenlerin yönetime duyduğu güveni de zedeledi.

Mülakat mağduru öğretmenlerin kısa bir süre sonra iki yılı bulacak olan mücadeleleri, neredeyse tüm toplumsal kesimler tarafından haklı bulundu ve desteklendi. Bu sorunun çözümü için MHP tarafından 12 Mart 2026 tarihinde TBMM’ye bir kanun değişikliği teklifi verildi; ancak yapılan müdahaleler sonucunda söz konusu teklifin komisyon görüşmeleri dahi yapılamadı. Bu durum, mağdur öğretmenlerin umutlarının bir kez daha yok olmasına neden oldu.

Bunun yanında öğretmen atamalarının yıllar boyunca ihtiyaçların gerisinde tutulması, eğitim sisteminde kronikleşen öğretmen açığını daha görünür hale getirdi. Bakanlık, kalıcı çözüm üretmek yerine ücretli öğretmenlik uygulamasını genişleterek sorunu yönetmeye çalıştı. Ancak eğitim hizmetinin düşük ücretli ve güvencesiz istihdam üzerinden yürütülmesi, yalnızca öğretmenlerin değil, öğrencilerin de eğitim hakkını sınırlandıran sonuçlar doğurmaktadır.

Geride bırakılan üç yılın sonunda öğretmen açığında bir azalma yaşanmamış, aksine ücretli öğretmen sayısı 100 bin civarına ulaşmış durumdadır. Ücretli öğretmen sayısı sistematik olarak artarken yeni atanan öğretmen sayısının azalması, hem öğrencilerin eğitim hakkı hem de atama bekleyen öğretmenler açısından yeni sorunlara yol açmaktadır.

AKADEMİ MODELİ VE EĞİTİM FAKÜLTELERİNİN İŞLEVİNİ YİTİRMESİ

Bu dönemin en tartışmalı düzenlemelerinden biri de Millî Eğitim Akademisi oldu. Öğretmenlik Meslek Kanunu sonrasında oluşturulan bu yapı, eğitim fakültelerinin yıllardır sürdürdüğü öğretmen yetiştirme işlevini ortadan kaldırmakta; süreci bilimsel bir zeminden kopararak siyasi müdahalelere açık bir alana taşımaktadır.

Eğitim fakültelerinden mezun olmuş ve öğretmenlik yeterliliğini kazanmış bireylerin yeniden bir hazırlık sürecine tabi tutulması, eğitim fakültelerinin niteliğine yönelik dolaylı bir güvensizlik anlamı taşımaktadır. Üstelik akademinin ilk uygulamalarında yaşanan sınav tartışmaları, değerlendirme farklılıkları ve uygulama sorunları, sistemin sağlam bir hazırlık süreci olmadan hayata geçirildiği yönündeki eleştirileri güçlendirmiştir.

Akademide hazırlık eğitimine alınan öğretmenlerin yaşam koşulları ise ayrı bir tartışma konusudur. Bu süreçteki öğretmenlere aylık 32.000 TL civarında bir ücret ödenmekte ve onlardan bu miktar ile yaşamlarını sürdürmeleri beklenmektedir; oysa mevcut ekonomik koşullarda bunun fiziken mümkün olmadığı açıktır.

Öğretmen yetiştirmenin çözümü yeni bürokratik aşamalar yaratmak değil, üniversitelerdeki öğretmen eğitimini güçlendirmektir. Ancak son üç yılda tercih edilen yöntem bunun tam tersine işaret etmektedir.

Akademinin oluşumu, personelinin belirlenme yöntemi ve işleyişi önümüzdeki dönemlerde çok daha yoğun tartışılacaktır. Öğretmenlik mesleği ve öğretmenler üzerinde bir vesayet aracına dönüşme olasılığı yüksek olan bu kurumda ısrar etmenin, eğitim yaşamımız açısından kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

PROJE OKULLARI: LİYAKAT DEĞİL KEYFİYET

Proje okulları uygulaması, son yıllarda eğitim yönetiminin en tartışmalı alanlarından biri haline geldi. Özellikle 2025 yılında 9.252 öğretmenin, herhangi bir nesnel değerlendirme ölçütü ortaya konulmaksızın görev yaptığı okullardan haksız ve hukuksuz şekilde uzaklaştırılması; eğitim kamuoyunda, öğrenciler ve veliler arasında ciddi tepkilere neden oldu.

Proje okulu uygulamasının başladığı dönemden bu yana okullar adeta bir şirket mantığıyla yönetilmeye çalışılmakta; bu okulların kamuya, yani halka ait olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Çıkarılan yasalar ve yönetmeliklerle, proje okullarına öğretmen atanmasında ve yöneticilerin görevlendirilmesinde idareye sınırsız bir takdir yetkisi verilmektedir. Bu durum, atama ve görevlendirmelerin siyasal, sendikal ya da kişisel ilişkilerle şekillenen bir kadrolaşma hareketine dönüşmesine zemin hazırlamaktadır.

Danıştay İdari Davalar Kurulu (İDDK), idareye verilen bu sınırsız yetkiye dayanak olan yönetmeliğin ilgili maddesinin yürütmesini durdurarak bu konudaki önemli bir hukuki tartışmaya yön vermiştir. Danıştay verdiği kararla, öğretmenlerin yıllardır dile getirdiği eleştirilerin hukuki dayanaklardan yoksun olmadığını gösterdi. Asıl sorun ise yalnızca belirli öğretmenlerin görev yerlerinin değiştirilmesi değildir; asıl sorun, eğitim yönetiminde şeffaflığın ve liyakatin yerini giderek kişisel takdir mekanizmalarının almasıdır.

Bir okulun başarısı, öğretmenlerin kurduğu kurumsal kültürle mümkündür. Öğretmenleri sürekli belirsizlik içinde tutan uygulamalar eğitim ortamlarını güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır. Ayrıca, halka ait okulların kimsenin şahsi işletmesi olmadığı ve mutlaka genel esaslara göre yönetilmesi gerektiği gerçeği atlanmamalıdır. Proje okulu uygulamasının sürdürülmesi sürekli yeni sorunlar üretecektir; bu nedenle uygulamanın tamamen sonlandırılması en doğru karar olacaktır.

OKULLARIN TEMEL İHTİYAÇLARI BİLE KARŞILANMADI

Son üç yılın en çarpıcı görüntülerinden biri, eğitim-öğretim yılı başında temizlik görevlisi bulunamadığı için velilerden yardım isteyen okul yöneticileriydi. Çocuklarının devam ettiği okulları temizleyen velilerin görüntüleri halen hafızalarımızda tazeliğini koruyor.

Geride bıraktığımız üç yıl içinde birçok okul, yeterli temizlik personeli olmadan açıldı. Bazı okullarda öğretmenler ve veliler, temel hijyen ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kendi olanaklarını kullanmak zorunda kaldı. Aynı dönemde güvenlik görevlisi eksikliği de çok sayıda okulda önemli bir sorun olarak ortaya çıktı.

Oysa eğitim politikalarının başarısı yalnızca müfredat değişiklikleriyle ölçülmez. Bir okulun temiz, güvenli ve sağlıklı olması eğitimin en temel koşuludur. Devletin bu en temel ihtiyaçları karşılamakta zorlanması, eğitim alanındaki önceliklerin yeniden sorgulanmasını gerektirmektedir. Okullarda yaşanan temizlik ve güvenlik sorunu, doğrudan kamusal hizmetlerin finansmanına dönük politik tercihlerle ilişkilidir. Sosyal devletin tercihi, yurttaşlar ve onların kamusal hizmetlerden tam ve eşit yararlanması olmalıdır.

ÇOCUK YOKSULLUĞU BÜYÜRKEN OKUL YEMEĞİ HALEN YOK

Türkiye'de milyonlarca çocuk ekonomik krizden doğrudan etkilenirken, ücretsiz okul yemeği uygulamasının hâlâ hayata geçirilmemiş olması son üç yılın en büyük eksikliklerinden biridir.

Eğitim hakkı yalnızca okula kayıt yaptırabilmek anlamına gelmez. Sağlıklı beslenemeyen, açlıkla mücadele eden bir çocuğun eğitim sürecinden eşit biçimde yararlanması mümkün değildir. Bu nedenle okul yemeği uygulaması bir sosyal yardım değil, eğitim hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.

Okul Yemeği Koalisyonu ve özellikle de Öğrenci Veli Derneği (Veli-Der) öncülüğünde, son üç yıl içinde ücretsiz okul yemeği uygulamasının başlaması ve bunun genel bütçeden finanse edilmesi için yoğun bir mücadele verildi. Ancak söz konusu çaba, Millî Eğitim Bakanlığı tarafından desteklenmediği için uygulama başlatılamadı. MEB’in okul yemeğini zorunlu bir gereksinim olarak görmemesini anlamak ve kabul etmek mümkün değildir.

Tüm çabalara rağmen bu konuda kalıcı ve kapsayıcı bir adım atılmamış olması, çocukların ihtiyaçlarının kamu politikalarının merkezinde yer almadığını göstermektedir.

TAŞIMALI EĞİTİMDE TASARRUF YAKLAŞIMI

Son dönemde taşımalı eğitim uygulamasında yapılan değişiklikler de özellikle kırsal bölgelerde yaşayan öğrencileri mağdur etti.

Kilometre sınırlarında yapılan düzenlemeler nedeniyle bazı öğrencilerin eğitime erişim olanakları zorlaştı. Tasarruf amacıyla gerçekleştirilen bu tür uygulamalar kısa vadede bütçeye katkı sağlıyor gibi görünse de uzun vadede eğitim hakkını zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır.

Eğitim hizmeti, maliyet hesabına indirgenemeyecek kadar temel bir kamusal haktır. Bir öğrencinin okula ulaşabilmesi ekonomik değil, toplumsal bir sorumluluk olarak görülmelidir.

MAARİF MODELİ: EĞİTİMDE BÜYÜK TARTIŞMA

Son üç yılın eğitim alanındaki en kapsamlı ve en tartışmalı girişimi kuşkusuz Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli oldu.

Bakanlık modeli bir eğitim reformu olarak sunarken; eğitim bilimciler, akademisyenler ve öğretmenlerin önemli bir bölümü modele yönelik ciddi eleştiriler dile getirdi. Tartışmalar yalnızca müfredat değişikliğiyle sınırlı kalmadı, modelin dayandığı eğitim anlayışı da yoğun biçimde sorgulandı.

Öncelikle modelin hazırlanma sürecinin yeterince katılımcı olmadığı yönünde güçlü eleştiriler ortaya çıktı. Eğitim politikaları oluşturulurken sürecin parçası olması gereken öğretmenlerin, eğitim fakültelerinin ve bağımsız eğitim uzmanlarının görüşlerinin karar süreçlerine ne ölçüde yansıdığı belirsiz kaldı. Böylesine kapsamlı bir dönüşümün geniş bir bilimsel uzlaşma olmadan yürürlüğe konulması, modelin meşruiyetine ilişkin tartışmaları daha da büyüttü.

Bunun yanında modelin bilimsel referansları da yoğun biçimde eleştirildi. Eğitim programlarının temel amacı öğrencilerin eleştirel düşünme, problem çözme, araştırma ve bilimsel akıl yürütme becerilerini geliştirmek olmalıdır. Ancak Maarif Modeli'nin birçok bölümünde pedagojik hedeflerden çok ideolojik yönelimlerin belirleyici olduğu yönündeki değerlendirmeler kamuoyunda yaygın karşılık buldu.

Daha da önemlisi Bakanlık, henüz modelin uygulama sonuçları ortaya çıkmadan onu eğitim sisteminin merkezine yerleştirdi. Oysa eğitim politikalarının başarısı söylemlerle değil, uygulama sonuçlarıyla ölçülür. Öğrencilerin akademik gelişimine, sosyal becerilerine ve eğitim hakkından eşit yararlanma süreçlerine nasıl katkı sunduğu bilimsel yöntemlerle değerlendirilmeden yapılan her reform girişimi, yeni sorunlar üretme riski taşır.

Bugün gelinen noktada Maarif Modeli yalnızca bir müfredat değişikliği değil, Türkiye'nin nasıl bir eğitim sistemi istediğine ilişkin daha büyük bir tartışmanın merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle modelin eleştirilmesi yalnızca teknik bir eğitim tartışması değil, aynı zamanda ülkenin geleceğine ilişkin bir tartışmadır.

ÇOCUK İŞÇİLİĞİ YAYGINLAŞTI

Son üç yılın eğitim alanında en fazla tartışılan başlıklarından biri de mesleki eğitimin yeniden yapılandırılması ve çocuk işçiliğinin yaygınlaşması oldu. Mesleki Eğitim Politika Belgesi'nin yayımlanması ve yapılan diğer düzenlemelerle mesleki eğitim, sermayenin ucuz iş gücü gereksinimini karşılamak üzere yeniden yapılandırılmaya başlandı. Bunun doğal sonucu olarak da MESEM adı verilen uygulamayla çok sayıda öğrenci işletmelerde çırak olarak çalışmaya başladı.

MESEM kapsamında çalışan çocukların iş cinayetlerinde yaşamlarını yitirmesi veya yaralanması geride bıraktığımız üç yıl içinde sıklıkla gündeme geldi ve kamuoyu, yoğun bir şekilde MESEM uygulamasının artık sonlandırılması gerektiğini ifade etti. Bu konu, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında da tartışılan temel başlıklardan biriydi. Ancak MEB, bu konuda gelen eleştirileri dikkate almak yerine MESEM uygulamasında ısrar etmeyi tercih etti.

EĞİTİMİN KAMUSAL NİTELİĞİ AŞINMAYA DEVAM EDİYOR

Son üç yılda en fazla tepki çeken uygulamalardan biri de çeşitli vakıf ve derneklerle imzalanan protokoller oldu. Kamu okullarının bu yapılar tarafından yürütülen faaliyetlere açılması, eğitim alanında kamusal sorumluluğun giderek zayıflamasına neden olmaktadır.

Millî Eğitim Bakanlığının cemaat ve tarikatların uzantısı olan vakıf ve derneklerle yürüttüğü faaliyetler, kamu okullarının bu yapıların kullanımına sunulmasına olanak veriyor. Bu uygulama eğitimin kamusal niteliğini aşındırırken, MEB’in kamusal sorumluluklarını da bu yapılara devretmesi sonucunu doğurmaktadır.

Eğitim hizmetinin kamu görevlileri eliyle yürütülmesi gerektiği yönündeki yargı kararlarına rağmen bu uygulamaların sürdürülmesi, laik ve bilimsel eğitim ilkeleri açısından da kabul edilebilir bir durum değildir.

SONUÇ: KAYBEDEN EĞİTİM, KAYBEDEN TOPLUM

Geride kalan üç yılın eğitim alanındaki bilançosu, çözülmüş sorunlardan çok büyüyen krizlere işaret etmektedir. Öğretmenlerin değersizleştirildiği, öğrencilerin eşitsizliklerle baş başa bırakıldığı, okulların temel ihtiyaçlarının karşılanamadığı ve kamusal eğitimin zayıflatıldığı bir dönemin başarı hikâyesi olarak sunulması mümkün değildir.

Daha da önemlisi, yaşanan sorunların önemli bir bölümü öngörülebilir ve önlenebilir niteliktedir. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu yalnızca yönetim hatalarıyla açıklamak yeterli değildir; sorunların kaynağında eğitim politikalarına yön veren tercihlerin bulunduğu açıktır.

Eğitim sisteminin ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar ya da yeni bürokratik yapılar değildir. İhtiyaç duyulan şey; öğretmeni güçlendiren, çocukların üstün yararını esas alan, kamusal eğitimi önceleyen, bilimsel ve demokratik bir eğitim anlayışıdır. Aksi halde bugün yaşanan sorunlar, yarının daha büyük krizlerine dönüşmeye devam edecektir.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Eğitim Bilimleri Yazıları