Prof. Dr. Mehmet Şişman
Kategori: Eğitim Bilimleri - Tarih: 02 Ocak 2026 07:42 - Okunma sayısı: 34
Dil; bir iletişim, anlaşma ve ifade vasıtası olduğu kadar eğitim ve öğrenme sürecinin de temel aracıdır. Öğretmen ve öğrenciler, okul ve sınıf ortamlarında dil aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurar ve etkileşir; böylece öğrenme sürecinde ortak dilin ve anlamların paylaşılmasına bağlı olarak ortak kültür inşa edilir. Esasen kültürün esasını da söz konusu ortak anlamlar çevresinde oluşan ortak inançlar ve değerler oluşturur. Eski Yunandan bu yana gramer ve retorik, eğitimle ilgili müfredatın esasını oluşturduğu gibi Türkiye’de de her düzeydeki okullarda anadil olarak Türkçe, müfredatın ilk sıralarında yer alır. Her eğitim sisteminde çocuklara anadil eğitimiyle birlikte öncelikle güzel konuşma ve yazma becerileri kazandırılmaya çalışılır.
İçinde yaşadığımız iletişim çağında dijitalleşmeye bağlı olarak toplumlar ve diller arasındaki etkileşim giderek artmaktadır. Ülkeler arasındaki sınırların görece ortadan kalktığı dijital çağda dil ve kültürlere gümrük uygulamak mümkün değildir. Bu iletişim ve etkileşim sürecinde güçlü dil ve kültürler, geniş kitlelere ulaşabilen her türlü medya araçları vasıtasıyla insanlar üzerinde hegemonya oluşturmaktadır. Türk dünyasında ortak alfabe ve dil çalışmalarının giderek daha çok konuşulduğu ve önem kazandığı bir dönemde Türkçenin farklı lehçelerinin resmi dil olarak kullanıldığı ülkelerle ortak kültürün inşası ve sürdürülmesi, öncelikle ortak dile bağlıdır. Zira paylaşılan ortak anlamlar, düşünceler ve değerler olarak kültür, dil aracılığıyla üretilir ve aktarılır. Kültür coğrafyamız içinde yer alan pek çok ülkede özellikle gençler, diğer öğrenme yolları yanında görsel, işitsel ve yazılı medya araçları vasıtasıyla Türkiye Türkçesini öğrenebilmektedir. Bu nedenle medyada, dijital ortamlarda kullanılan dil, son derece önemli ve etkilidir.
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun ilk yüzyılını geride bırakmış olup içinde bulunduğumuz ikinci yüzyıl, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ilan edilen Türkiye Yüzyılı vizyonuna bağlı olarak UNESCO’nun 03 Kasım 2025 tarihinde Özbekistan’da yapılan 43. Genel Konferansında alınan bir kararla 15 Aralık tarihi, “Dünya Türk Dili Ailesi Günü” olarak kabul edilmiştir. Bu tarih, Türk Dilinin ilk yazılı belgeleri olan Göktürk Kitabelerinin Türkolog W. Thomsen tarafından 1893’te şifresinin çözülüp okunduğu ve dünyaya tanıtıldığı tarihe tekabül etmektedir. Türkçemiz, dünyanın en eski, köklü ve zengin dillerinden biri olarak dünyada en çok konuşulan ilk on dil arasında yer almaktadır.
Dil ve kültür alanlarında merkezi otoriteler tarafından oluşturulup izlenen politikalar, elbette Türk dilinin ve kültürünün dünyada daha fazla insan tarafından bilinmesini, tanınmasını ve öğrenilmesini sağlamaktadır. Bu süreçte çeşitli kurum ve kuruluşlarla bilim insanlarının gayret ve çabaları, takdire şayandır. Bunun yanında özellikle Türkiye yükseköğretim alanındaki uluslararasılaşmaya bağlı olarak Türk üniversitelerinde eğitim görmekte olan yüz binlerce uluslararası öğrenci, aynı zamanda birer dil ve kültür elçisi olarak görülebilir.
İnsanlar, içinde yaşadıkları dünyayı, kullanılan dilin kavram ve kelime hazinesinin zenginliği ölçüsünde algılayıp yorumlar. Ülke olarak gerek anadil eğitimi, gerekse yabancı dillerin öğretiminde yeterince başarılı olamadığımız, çeşitli biçimlerde dile getirilmektedir. Yeni yetişmekte olan nesillerin kavram ve kelime hazineleri, gelişmiş başka ülke ve kültürlerle karşılaştırıldığında sayısal olarak çok sığ ve sınırlı kalmaktadır. Gerek ilköğretim ve ortaöğretimde, gerekse yükseköğretimde öğrencilerin sahip oldukları kavram ve kelime hazinesi konusunda yapılan araştırmaların sonuçları, pek iç açıcı görünmemektedir. Türkçe, dünyanın en zengin dillerinden biri olsa da gençlerimizin sözlü ve yazı dillerine yeterinde yansımamaktadır. Yeni yetişmekte olanlar, bundan yüz yıl önce telif edilmiş Türkçe eserleri değil, elli yıl öncesinin Türkçe eserlerini bile anlamakta zorlanabilmektedir. Televizyonlarda izlediğimiz bazı yarışma programlarında Türkçe deyim, kavram ve kelimelerle ilgili sorular karşısında yarışmacıların içine düştükleri zor durum, bazen izleyenleri hayrete düşürmekte olup “bu da bilinmez mi?” dedirtmektedir.
Yakın çevremizdeki okullarda öğrenim gören öğrencilerin okul yolunda ve okul yakınındaki mekanlarda konuşmalarına ister istemez şahit olmaktayız. Maalesef muhteva ve üslup olarak bu konuşmalar hayli üzüntü verici olup cinsiyet farkı gözemeksizin öğrencilerin hemcinslerine karşı yüksek sesli bir biçimde “sinkaflı” konuşmaları çok utanç vericidir. Bunun yanında yakınlarımızın okula giden çocuklarıyla ilgili olarak da benzer şikayetlerde bulunmaları, özellikle sosyal medya ve dijital ortamlarda egemen olan dil ve söylem biçimiyle konuşmalar, geldiğimiz noktanın hiç de iyi bir durumda olmadığını göstermektedir.
Eğitimde önceliğimiz, öğrencilerimize insanlar arası ilişkilerde görgü kuralları çerçevesinde nezaketli bir dil ve üslupla konuşma ve yazma becerisi kazandırmak olmalıdır. Argonun ve beylik lafların egemen olduğu sokak dili yerine, söylem ve eylemleriyle diğerlerine rol model olacak öğrenciler yetiştirmek, temel amaç olmalıdır. Maalesef eğitimde akademik hedefler, her türlü amaçların önüne geçmekte olup eğitimin temelde ahlaki ve kültürel bir eylem olduğu gözden kaçırılmaktadır. Elbette yetişkinlerin de sosyal yaşamda, okul ve aile yaşamında, eylem ve söyleriyle yeni yetişen kuşaklara örnek olmaları gerekir. Toplumun ve dünyanın, çok bilen insanlardan çok örnek alınacak iyi karakterli ve erdemli insanlara ihtiyacı vardır. Bizim kültürümüzde okumak, eğitim görmek, öncelikle “adam/insan olmak” olarak görülür. Adam olmak ise, öncelikle insani ve ahlaki ilkelere uygun davranışlar göstermektir. Yunus Emre bunu çok veciz olarak ifade etmiştir:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
ya nice okumaktır.

01 Ocak 2026 15:36

01 Ocak 2026 21:19

02 Ocak 2026 07:42