
“İnsan doğası ne anlama gelir?” sorusuna yanıt verilirken, tartışmaların yaygın olarak şu ikilikler bağlamında olduğunu görüyoruz: İnsan doğası iyi ya da kötüdür; belirlenmiş ya da özgürdür; değişir ya da değişmez. Bu bağlamdaki tartışmaların insan doğası kavramını belirlemede doğru olup olmadığını ve sorunun çözümünde bizi bir yere götürüp götürmeyeceğini şimdilik bir yana bırakalım. Bu yazıda, yaygın olan tartışmaların tamamına girişmeden; insan doğasından ne anlaşılmasının doğru olabileceği gösterilmeye çalışılacak, doğasının kötü (ve iyi) biçiminde görülmesinin hangi nedenden kaynaklandığı ortaya konulacaktır. Bunu ortaya koyabilmek için de, “insan doğası ne anlama gelir?” sorusunun, “insan nedir?” sorusundan farklılığı ve insanın, doğası gereği “kötü” olduğu biçimindeki yaygın kanının yanlışlığı gösterilmeye çalışılacaktır.
Kimi görüşlerde insanın kötü olduğu en eski ve yaygın kanılardan biridir. Bu kanı neredeyse 19. yüzyıla kadar Batı dünyasında kabul görmüştür (Mitchell, 1972:339). İnsan doğasının “kötü” olduğu ya da insanın doğası gereği kötü olduğu kanısının dayanaklarından biri Hıristiyanlığın “ilk günah” öğretisidir. Bu öğreti özellikle Augustinus’un ortaya koyduğu felsefi dayanakları yüzünden daha da etkili olmuştur. Augustinus bütün doğanın iyi olduğunu düşünür ve bunun gerekçesini de bütün doğanın yaratıcısının iyi olduğu inancına dayandırır (12).* Augustinus’un görüşüne göre insan doğası da kendinde iyidir, çünkü yaratıcı iyidir. Ancak, kendinde iyi olan insan doğasından hem iyi hem de kötü bir isteme çıkabilir (15). Bu nedenle, kötülüğün nedeni değişmez iyi olan Tanrı değil, değişebilir iyi olan bir varlığın istemesinin bozukluğudur; yani kötülüğün nedeni insandır (23). İnsan bir varlık olarak yaratıldığında iyidir ama ilk günahı işledikten sonra Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Kendi günahına kendi tabi olmuştur. İlk günahı işleyen tek bir insandır ama onun aracılığıyla günah tüm insan ırkına yayılmıştır (26).
İnsan doğasının kötü olduğuna yönelik öne sürülen iddialardan biri de (bu aynı zamanda insan doğasının değişmediğini öne sürenlerin iddiasıdır), ikibin yıl öncesinde de saldırgan, şiddet ve savaş sever olan insanın, bugün de bencil, saldırgan ve savaşçı olmasıdır. Bu düşüncede olanlar elbette ikibin yıl önceki insanlarla günümüz insanlarını aynı görmez. Yani teknoloji ilerlemiştir, giyim ve dil değişmiştir, ama insan doğasındaki kötülük değişmemiştir. İnsan, dünyanın farklı yerlerinde yine savaşacaktır ve hiçbir zaman sakinleştirilemeyecektir (Settani, 1991:42). Savaş, sömürü, eşitsizlik, ırkçılık, saldırganlık, adaletsizlik de bir başka tarzda insan dünyasındaki kötülükler olarak düşünülür ve bunların dayanağı da kaçınılmaz olarak insan doğası diye görülür.
İnsan doğasının iyi olması da yine benzer bir biçimde onda görülen özelliklere gönderme yapılarak açıklanır. Bu açıklamalarda, insan doğasının temel olarak paylaşımcı ve yardımsever olduğu dile getirilir. Bu iddiaya göre, insan doğasının en derin tarafları pek çok bakımdan iyi ve güzeldir; kötü olması en başta çevresel faktörlerden ileri gelmektedir. Bu düşüncede kötülüğün öğrenildiği ifade edilmektedir (Mitchell, 1972:280-281). İnsan doğasını iyi olarak görenler, bu doğaya içgüdüsel temel gereksinimleri, kapasiteleri, yetenekleri, anatomik donanımı, psikolojik ya da mizaçtan gelen kalıntıları, doğuma ait olan ya da olmayan hasarları dahil ederler (Maslow, 1972:303).
Sorunu tarihsel olarak ele aldığımızda, felsefede eskiçağdan 19. yüzyıla kadar (birkaç istisna hariç) insan doğasının varlığına yönelik karşı bir çıkış olmadığını görüyoruz. Bu yüzden, iyi ya da kötü olsun, insan doğası diye bir şeyin varlığı genel olarak kabul edilir. Hatta politik alanda devlet kuramlarını temellendirmede, doğa durumuna ilişkin tartışmalarda ve elbette etik alanda “insan doğası” diye bir şey tartışmasız bir biçimde kabul görür. Ama 20. yüzyılda insanın ortak denilebilecek bir doğasının, yapısının, özünün olacağına ilişkin kuşkular yaygınlaşır. Bu kuşkular giderek insan doğası diye bir şeyin olamayacağına kadar uzanır. İnsan doğasının kavram olarak da reddedilmesinin ya da kuşkuyla karşılanmasının ana nedenlerinden biri, bu kavramın “çok sık olarak, ardında en insanlık dışı eylemlerin düzenlendiği bir kalkan olarak kötüye kullanıldığı” düşüncesidir. Sözgelişi açgözlülük, cinayet, aldatma, yalan söyleme gibi istenmeyen insan davranışlarının kaçınılmaz olduğu söylenirken, “hor görür bir tutumla insan doğasına başvurulur” (Fromm 1993:276-277). Bunlar insan doğasındaki kötülükler olarak da sıralanır. Peki insan doğası hakkında (aynı biçimde insan hakkında) iyi ya da kötü nitelemeler sorunun çözümünde bizi bir yere götürebilir mi? Bu soruya yanıtım hayırdır. Çünkü insan doğası (ya da insan) iyi ya da kötü değildir. İnsanı ve doğasını anlamamızın yolu bu nitelemeler de olamaz. Öne sürdüğümüz bu düşüncenin daha iyi anlaşılabilmesi için önce insan hakkında sonra da onun doğasının ne anlama geldiği üzerine birkaç şey söylememiz amacımız bakımından yararlı olacaktır. Bu yapıldığında, insan doğasının kötülükle (ve iyilikle) bağını da ortaya koymuş oluruz.
“İnsan nedir?” sorusu felsefenin en temel ve en eski sorularından biridir. Bu soru kimi zaman insanın belli yetileri, yani akıl, zeka, anlama yetisi, ruh, tin, vs. gibi bir yetisi öne çıkarılarak yanıtlanır. Bu türden bir yaklaşımı felsefe tarihinde yaygın bir biçimde görebilir ve bu yaklaşımı benimseyen filozoflar olarak Platon’u, Aristoteles’i, Augustinus’u, Descartes’i, Kant’ı ve daha onlarcasını sayabiliriz. İnsan nedir sorusunu kimi zaman da bir yetiye dayandırmadan, sadece yapıp etmeleri bağlamında ele alıp yanıtlayan filozoflar da vardır. Bu düşüncenin tipik temsilcisi Takiyettin Mengüşoğlu’dur. Ontolojik temellere dayanan bir felsefi antropoloji geliştiren Mengüşoğlu’nun, yaygın olmamakla birlikte, öne sürdüklerinin insanı anlamamızda daha tutarlı bir görüş olduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşte metafizik bir yanı yoktur ve insan naif bir biçimde, ne başarmışsa (devlet kuran, bilen, değerleri gören, eğiten ve eğitilebilen, vbg.) o olan bir varlık olarak ortaya konulur. Üçüncü olarak, insan nedir sorusunu kişi ya da varoluş bağlamında ele alan filozoflar vardır. Buna örnek olarak Kierkegaard, Marcel, Sartre (bir yanıyla), Camus gibi filozofların adlarını sayabiliriz. Sayılan bu adların aynı zamanda varoluş felsefesine dahil olduğunu belirtmekte yarar var. İnsanı ele almanın, insan hakkında konuşmanın bir başka yolu da insanı koşulları, durumu bağlamında ele almaktır. Sözgelişi Marx, Derrida, Habermas, Heidegger ve Arendt böyle düşünen ve ilk akla gelen filozoflardır. Bu filozoflar insanı hem koşullar bağlamında (insanı toplumsal, siyasal koşullar içinde yaşayan bir varlık olarak) hem de durumu bağlamında, (insanı başlangıç ve son ya da doğum ve ölüm arasında yaşayan bir varlık olarak) ele alırlar.
Yukarıda “İnsan nedir?” sorusuna felsefe tarihinde verilen yanıtlar konusunda kabaca bir sınıflama yapılmıştır ve bu görüşler arasında geçişler de söz konusudur. İnsan nedir sorusuna verilen yanıtlar farklı olsa bile hepsinde ortak olan bir yan da söz konusudur. Filozoflar, “insan nedir?” sorusuna verdikleri yanıtlarda, açık ya da örtük bir biçimde, insanı diğer canlılardan ayıranın ne olduğunu ortaya koyarlar. Ama söz konusu insan doğası (ya da insanın yapısı, özü) ise yanıtımız insan nedir sorusuna verilen yanıtla aynı tarzda olmayacaktır. Çünkü bir şeyin doğası denildiğinde, onda olan asli bir şey söylenir ve daha derine de inilmez/inilemez. Örneğin köpek havlar, kedi miyavlar, aslan kükrer, diyoruz. Peki, neden? Doğası gereği öyle deriz. Yani, doğası gereği işte, başka türlü olmaz demektir. Ama insan doğası söz konusu olunca örnekleri verdiğimiz tarzda bir niteleme yapmamız ya da hayvanlarda olduğu gibi bir niteliğe indirmemiz pek de olası görünmüyor. Elbette insan doğası gereği bilmek ister, doğası gereği düşünür ya da söz söyler gibi nitelemeler yapılabilir, ama bu tek bir nitelikle insan doğasını adlandırabileceğimiz ya da doğru bir biçimde adlandırabileceğimiz anlamına gelmez.
İnsan doğası hakkında yanıtı aranan temel sorulardan birkaçı şöyle dile getirilebilir: Her şeyin doğasını ortaya koyabilen insan, kendi doğasını ortaya koyabilir mi? İnsanın bir doğası olduğu “ontolojik” bir varsayım ve bir çıkarsama mıdır? İnsan doğası “bütün değişmelerin ardında değişmeden kalan şey midir?” Felsefe tarihinde bu doğanın ne anlama geldiğini belirlemede ve bu sorulara verilen yanıtlarda farklı görüşler ortaya çıkmıştır.
Genel olarak dile getirirsek, insan doğasının ne anlama geldiği iki tarzda ortaya konulmaya çalışılmıştır. Birincisi ‘tözcü’ yaklaşımdır ve en önemli temsilcilerinden biri Descartes’tır. İkincisi ise insanın yapıp etmelerinden hareketle bu doğanın neler başardığını ortaya koymaya çalışan görüştür ve bu görüşün en önemli temsilcileri de Locke ve Hume’dur. İnsan doğasının bir töz olarak görülmesini ve bunu bilebileceğimiz düşüncesini Arendt, “insanın kendi gölgesi üzerine atlaması” (Arendt, 1994:21) biçiminde yorumlar. Yani insan doğası diye bir şey, sabit bir doğa olmaz demektedir. İkinci tür düşünce de ise “insanın geçmişte yapılmış eylemleri” ortaya konularak, insan doğasının ne tür bir şey olduğu belirlenmeye çalışılır. Bu da tarih bilimiyle olanaklıdır. Collingwood’un deyimiyle tarih, “insanın kendisine ilişkin bilgisi “için”dir.” Burada insanı bilmek demek “insan olarak yapısını bilmek” demektir (Collingwood, 1990:29).
İnsan doğası bir deyim olarak ise, genellikle insanın psikolojik ve ahlaki niteliklerine gönderme yapar. Bu deyim biyolog tarafından kullanıldığı zaman, yukarıda söylenene ek olarak, insan bedeninin anatomik ve kimi zaman da fiziksel-mantıksal niteliklerini gösterir. (Dubas, 1968:95). Kimi ortak “eğilimler” de insan doğası kavramının içeriğine yüklenerek, bu kavramın sırf biyolojik bir türün temelde ortak benzerliklerini varsayan bir anlamda kullanılır. “Modern antropolojide, insan doğası kavramı bütün kültürlerde daima var olmuş ve var olacak olan insan uyumlarının tam dağılımına işaret eder” (Bock, 2001:27).
Ayrıca, insan doğası kavramından sözetmenin geleneksel iki biçimi vardır. Birincisi, değişmez bir varlığa, hemen hemen evrensel olan, yani doğanın düzenli yapısından pay alan ve tarihsel değişimlerden etkilenmeyen insan niteliklerine gönderme yapılır. İkincisi ise, farklı zaman ve mekanlara ya da koşulların etkisine göre değişen bir varlığı gösterir (Geras, 1983:23). İnsan doğası ilkinde tanımı gereği değişmezliğe, ikincisinde ise değişebilirliğe işaret eder.
İnsan doğası hakkında söylenenlere bakılırsa, kimi zaman insan nedir sorusuna (epistemolojik bir soruya) verilen yanıt “insan doğası ne anlama gelir”? sorusunun (ontolojiye ilişkin bir soru) karıştırıldığını görüyoruz. Elbette bu sorular birbiriyle ilgilidir ve insanın yaptıklarından hareketle insan doğası hakkında bir çıkarımdan söz ettiğimizi söyleyebiliriz. Bir şeyin gerçekleşmesi için onun olanaklı olması gerekir ifadesi Aristotelesçi bir düşüncedir. Ama bu söylediklerimizin “özcü” anlayıştan farklı olduğu vurgulanmalıdır. Özcü anlayışta adeta taş gibi değişmez, sabit bir özden, doğadan söz edilir; oysa biz burada eğitimle, kültürle şekil de verilebilen bir yapıdan, doğadan söz etmekteyiz. Varolmak için hiçbir şeye ihtiyaç duymayan ve bütün değişimlerin arkasında değişmeden kalan tözcü bir anlayışa ise bizim düşüncemizde zaten yer yoktur.
Yukarıda da vurgulandığı gibi, insan nedir sorusuna yanıt verilirken insanı diğer canlılardan ayıranın ne(ler) olduğu ortaya konulur. Oysa insan doğası dediğimizde, tıpkı Aristoteles’in ruh hakkında söylediği gibi, insanın bütünlüğü, ontolojik varlığı hesaba katılmalıdır. Bu da insanda insani yanın yanında hayvan ve bitkiyle de ortak olan yanların var olması demektir. Bu bakımdan “insan doğası”nı her zaman ikili bir anlamda kullanırız. İlkinde, insan doğası bir türün yapabilirliklerini ya da gerçekleştirebildiklerini adlandırmak için kullanılan ontolojik bir kavramdır. Böyle ele alındığında, insan doğası “hem iyinin, hem kötünün, hem haklılığın, hem haksızlığın, hem melek-olmanın, hem de şeytan olmanın birbirine karşıt “çekirdeklerini” içinde taşıması” (Mengüşoğlu, 1998:15) anlamına gelir. İnsan doğası denilen şey, insanın yapabilirliklerine adeta ‘ham madde’ sağlar ve bu ham madde olanak olarak vardır. İnsan doğasından ne anlaşılması gerektiğine ilişkin bu yanıtın doğru olduğunu düşünüyorum. İkincisinde ise insanda her dönem “ortak” denilebilecek özellikler olduğunu dile getiren bir kavramdır. Bu kullanımda ise “insan nedir?” sorusuna verilen yanıtların bir toplamı olarak, insana özgü özellikler dile getirilir.
İnsan doğası insanın yapabilirliklerini, gerçekleştirebildiklerini olanaklı kılan şey ise, insan doğasının (ya da insanın) kötü ya da iyi adlandırılamayacağı ortaya çıkar. Yani bir şey yapabilmemizi olanaklı kılan ile (neden doğamızdır) ürün olarak ortaya çıkan şey (sonuç iyi ya da kötüdür) aynı değildir. Doğadaki nedensellikle, insan eylemlerindeki nedensellik elbette birbirlerine indirgenemez; ama söylediklerimizin sadece anlaşılması için bir benzetme yapabiliriz. Güneşin doğasında ısı ve ışık olduğunu söylüyoruz. Ama bu ışığa yazın fazla maruz kalırsak, yani yanarsak, buna kötü diyoruz; ama bronzlaşırsak da iyi diyoruz. İyi ve kötü burada bize sağladığı yarar ve zarar açısından ifade edilir ve bu bakımdan da iyi ve kötünün kişilere göre değişen değer yargısı olduğunu görürüz. Oysa güneşin doğasına ilişkin olarak söylediğimiz ifadeler değer yargısı değildir. Başka bir ifadeyle, neden olan şeyle sonuç olan şey birbiriyle bağlantılı olsa da aynı değildir. Nedeni sonuç yerine koyduğumuzda, eylemimizin sonucunu iyi ya da kötü diye adlandırırız ve bunu eylememizi olanaklı kılan şeye (doğamıza) yüklersek, ikisini karıştırmış oluruz.
Burada dile getirdiğimiz biçimiyle, insanda kötülük (ya da iyilik) yapma potansiyelinin de var olduğunu söylüyoruz. İnsan doğası kötülüğe de iyiliğe de ham madde sağlar. Mengüşoğlu’nun sözünü ettiği bu karşıt çekirdekler, popüler kültürde “içimizde iki köpek var, hangisini beslersen o olur” somutlaşan durumun felsefi karşılığıdır. Bu bakımdan bazı toplumlarda görülen (sözgelişi Ortadoğu’da) savaşların, şiddetin, eşitsizliklerin kaynağı, bu topraklarda yaşayanların doğasıyla, insan doğasıyla açıklanamaz. Şiddet, savaş, adaletsizlik, vbg. gibi “insanlığın kötülükleri”nin nedeni insan doğasıyla değil, bu doğanın her kültürde farklı biçimlendirilmesi, yani insanın olanağının insanca nitelikler bakımından geliştirilmesi ya da engellenmesiyle açıklanabilir. (Savaşların, sömürünün adaletsizliklerin arkasındaki emperyalist müdahaleleri, petrol ya da su paylaşımını, sınıfsal çatışmalarını, vbg. öğeleri/durumları elbette görmezden gelmemek kaydıyla)
Prof. Dr. Yavuz KILIÇ
KAYNAKLAR
ARENDT, Hannah (1994), İnsanlık Durumu, (çev. Bahadır Sina Şener) İletişim Yayınları, İstanbul
ARİSTOTELES (2000), Ruh Üzerine, (çev. Zeki Özcan), Alfa, İstanbul
BERY, Christopher J. (1986), Human Nature, Macmillan, London
BOCK, Philip K. (2001), İnsan Davranışının Kültürel Temelleri, (çev. N.Serpil Altuntek), İmge Kitabevi, Ankara
COLLINGWOOD, R.G. (1990) Tarih Tasarımı (çev.Kurtuluş Dinçer), Ara Yayıncılık, İstanbul
FROMM, Eric (1993) İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, (çev. Şükrü Alpagut), Payel Yayınları, İstanbul
GERAS, Norman (1983), Marx and Human Nature: Refutation of a Legend, Verso, London
MASLOW, A. (1972), “Propositions of a Self_Actualazation Psychology”, Human Nature:Teories, Conjectures, and Descriptions, (Edited by J.J.Mitchell), The Scarecrow Pres, Inc. Metuchen
MENGÜŞOĞLU, Takiyettin (1998), İnsan Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul
MITCHELL, John J. (1972), Human Nature: Theories, Conjectures, and Descriptions, The Scarecrow Press, Inc., Metuchen
SARTRE, J.Paul (1990), Varoluşçuluk (çev. Asım Bezirci), Say Yayınları, İstanbul
SETTANI, Harry (1991), What is Human Nature?, Lang, New York.
TRIGG, Roger (2001), Ideas of Human Nature, Blackwell Publishers, Oxford
* Burada verilen numaralar, St.Augustinus’un Handbook on Faith, Hope, and Love adlı yapıtındaki madde numaralarıdır.