
Bilmekten Yaşamaya: Antik Felsefeden Felsefi Danışmanlığa
Emine Demir
Bursa Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü Doktora Öğrencisi
E-posta: emine.flsf@gmail.com
Felsefe ne zaman insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin bir arayış olmaktan çıkıp kendi üzerine kapanan bir bilme etkinliğine dönüştü?
Pierre Hadot’nun sorusu daha doğrudan ve sarsıcıdır:
“Sonuç olarak, insan olmak bakımından insana en yararlı olan nedir? Dil üzerine mi çene çalmak, yoksa varlık ve yokluk üstüne mi? İnsanca bir hayat yaşamayı öğrenmek değil mi daha çok?”¹
Bugün felsefe denildiğinde çoğu insanın zihninde üniversite kürsülerinde yürütülen, kendine özgü kavramları ve dili olan akademik bir alan canlanıyor. Akademik felsefenin düşünceye kazandırdığı titizliği ve birikimi küçümsemek mümkün değil. Yine de felsefenin hayatla kurduğu bağın zaman içinde zayıfladığı da açık. Antikçağda felsefe, hakkında konuşulan bir bilgiler toplamı olmadan önce, insanın nasıl yaşayacağına ilişkin bir tercihti. Düşünce, insanın hayatına dışarıdan bakan bir seyircisi olmak yerine; hayatın biçimini değiştirmesi beklenen bir güçtü.
Sokrates öncesi filozofların doğaya yönelen merakı, Sokrates’le birlikte insanın kendisini sorgulamasına doğru bir seyir izledi. Aslında bu iki yöneliş birbirinden bütünüyle ayrı değildi. Dünya ve içindeki varlıklar üzerine düşünmek, bu dünyada yaşayan ve onu anlamaya çalışan insan üzerine düşünmeyi de beraberinde getiriyordu. Aristoteles’in Lykeion’unda düşünce, öğretim ve gündelik hayat yan yana yürüyordu. “Peripatetikler” adıyla anılan bu çevrede theoria, yaşamdan çekilmek anlamına gelmiyordu; var olana dikkatle bakmanın, onu temaşa etmenin bir yoluydu.
Bu dikkat, yüzyıllar sonra bir mikroskobun merceğinde de karşımıza çıkar. Santiago Ramón y Cajal’ın sinir hücrelerini “ruhun gizemli kelebekleri” diye nitelemesi, bilimsel bilmenin hayret duygusundan kopmak zorunda olmadığını gösterir.² Aristoteles’in doğaya çevirdiği bakış ile Cajal’ın nöronal ağlarda insan varoluşunun gizemine dokunan bakışı arasında, çağları aşan bir akrabalık vardır. Varlığın ne olduğunu araştırmak, bir bakıma, insanın kendisi üzerine de düşünmesi değil midir?
Bir yaşam tercihi olarak felsefe
Antik felsefe okullarının her biri kendine özgü bir dünya görüşü ve yaşam pratiği ortaya koyuyordu. Platoncular, Aristotelesçiler, Stoacılar, Kinikler, Epikürcüler ve Kuşkucular pek çok konuda birbirlerinden ayrılıyorlardı. Fakat felsefenin insanı dönüştürmesi gereken bir yaşam biçimi olduğu düşüncesinde sessizce birleşiyorlardı. Bir okula katılmak, birtakım önermeleri kabul etmekten ibaret değildi; dünyaya bakışını, arzularını, korkularını, ilişkilerini ve gündelik alışkanlıklarını yeniden düzenleyecek bir hayat seçmekti.
Hadot’nun “ruhani alıştırmalar” dediği pratikler bu dönüşümün araçlarıydı: kişinin kendisini sınaması, dikkatini içinde bulunduğu ana yöneltmesi, ölümü hatırlaması, arzularını ayırt etmesi, başına gelenleri daha geniş bir bütün içinde değerlendirmesi, okuması, yazması ve başkalarıyla diyalog kurması… Bunların amacı insana hazır cevaplar vermek değildi; onun görme ve yaşama biçimini dönüştürmekti.³
Bu nedenle felsefe, Sokrates’ten beri ölüme hazırlanma olarak da düşünüldü.? Fakat ölüme hazırlanmak yaşamı unutmak demek değildi. Tam tersine, sonlu bir varlık olduğunun bilinciyle hayatın değerini kavramak ve kendi varoluşunun sorumluluğunu üstlenmekti. Ölümün kaçınılmazlığını bilen insan, yaşamını rastlantıların akışına bırakmak yerine nasıl yaşayacağı sorusuyla yüzleşiyordu.
Antik okulların fikirleri bu yüzden “yoğun bir iksir” gibidir. Her çağda yeniden okunmaları ve damıtılmaları gerekir. Çünkü filozof o dönemde yalnızca konuşan kişi değildi; söylediğini hayatında sınayan, düşüncesinin yükünü eylemleriyle taşıyan kişiydi. Onları çağdaşımız kılmanın yolu, sözlerini tekrarlamak yerine, o sözlerin bugün bizim hayatımızda neye karşılık geldiğini sormaktır.
Sokrates’in bıraktığı soru
Felsefenin hayatla kurduğu bağı en açık biçimde Sokrates’in yaşamında görürüz. Atina sokaklarında karşılaştığı insanlarla konuşuyor, onların doğru bildikleri şeyleri yeniden düşünmelerini sağlayacak sorular soruyordu. Amacı bilgi aktarmak değildi. Kendisi de her şeyi bilen bir öğretmen tavrıyla konuşmuyordu. “Bilmediğini bilme” tutumu, onda entelektüel bir alçakgönüllülükten fazlasıydı; insanın kendisine karşı dürüst olmasının başlangıcıydı.?
Sokrates’in ironisi muhatabını küçük düşürmek için değildi, onun kendinden emin hükümlerinde açılan çatlağı görünür kılmak içindi. Diyalog ilerledikçe, başlangıçta açık ve kolay görünen kavramlar bulanıklaşıyor; kişi adalet, iyilik, cesaret ya da erdem hakkında bildiğini sandığı şeyleri yeniden düşünmek zorunda kalıyordu. Sokrates bir cevap teslim etmiyor, insanı kendi düşüncesiyle karşılaştırıyordu. “Sorgulanmamış hayatın yaşanmaya değmeyeceği” sözü de burada anlam kazanıyor:? Yaşamak, başımıza gelenleri tüketmekten ibaret değildir; öncelikle nasıl yaşadığımızın hesabını kendimize verebilmektir.
Hadot, felsefeyi iki kutuplu bir elipse benzetir: bir kutupta felsefi söylem, diğerinde yaşam ve eylem vardır.¹ Bu iki kutuptan biri eksildiğinde felsefe de eksilir. Söylem olmadan yaşam tercihi kendisini sınayamaz, gerekçelendiremez ve derinleşemez. Eyleme dönüşmeyen söylem ise hayatın dışında kalır. Felsefi düşünce gidilecek yolu aydınlatan bir ışık olabilir; fakat o ışığı taşıyan elin öncelikle karanlıkta yola çıkmayı göze alması gerekir.
Platon’un Yedinci Mektup’ta Siraküza’ya gidişini anlatırken “bütünüyle sözden ibaret, hiçbir somut işe elini sürmeyen biri” olarak görünmekten duyduğu korkuyu dile getirmesi bu gerilimi yaşadığını göstermesi bakımından önemlidir.? Düşünce, ancak hayatın sınamasına girdiğinde,ya da yaşamın ateşinde piştiğinde, insanın varoluşunda gerçek bir ağırlık kazanır.
Felsefenin yeniden hayata dönüşü
Felsefenin zaman içinde daha kuramsal ve uzmanlaşmış bir alana dönüşmesinin tek bir nedeni yoktur. Bu dönüşüm felsefeye kavramsal bir incelik ve büyük bir birikim kazandırdı. Ne var ki insanın gündelik kaygıları, seçimleri ve anlam arayışıyla kurduğu doğrudan bağın zayıflamasına da yol açtı. Modern hayatın hızlandığı, insanın hem dünyaya hem kendisine yabancılaştığı bir çağda felsefenin pratik yönünün yeniden hatırlanması bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Bugün “felsefi danışmanlık” ya da daha geniş adıyla “felsefi pratik” diye anılan alan, felsefenin bu unutulmuş yönünü çağdaş hayat içinde yeniden düşünmeye çalışıyor. Gerd Achenbach’ın 1981’de Almanya’da ilk felsefi pratiği kurmasıyla kurumsal bir görünüm kazanan bu yaklaşım;? Ran Lahav, Peter Raabe, Lou Marinoff ve Elliot D. Cohen gibi isimlerin çalışmalarıyla farklı yönlerde gelişti. Yaklaşımları ve yöntemleri birbirinden farklı olsa da ortak soruları şudur: Felsefe, insanın yaşadığı güçlükleri anlamasına, kendi kabullerini sorgulamasına ve daha bilinçli bir yaşam kurmasına nasıl eşlik edebilir?
Buradaki “danışmanlık” sözcüğü yanıltıcı olmamalı. Felsefi danışman, konuğuna ne yapması gerektiğini söyleyen bir otorite değildir. Hazır reçeteler sunmaz; belirli bir filozofun düşüncelerini her soruna uygulanacak formüller hâline getirmez. Achenbach’ın ifadesiyle felsefe yöntemlerle çalışmaktan çok, yöntemlerin kendisi üzerinde çalışır. Önceden çizilmiş yollarda ilerlemez; “doğru yolu” her defasında yeniden arar. Düşünme rutinlerini kullanmak yerine, gerektiğinde onları bozar ve görünür kılar. Amaç konuğa felsefe tarafından belirlenmiş bir yol göstermek değil, onun kendi yolunda ilerlemesine yardımcı olmaktır.?
Bu tavrın gerisinde, her insanın farkında olsun ya da olmasın örtük bir yaşam felsefesine sahip olduğu düşüncesi vardır. Bir ailenin içine doğmak, aynı zamanda bir değerler ve anlamlar dünyasının içine doğmaktır. Kendimize, başkalarına ve başımıza gelenlere çoğu zaman bize miras kalan kavramsal çerçeveler içinden bakarız. Felsefi sorgulamanın amacı bu mirası bütünüyle söküp atmak değildir. Onu daha berrak bir bakışla görmek, sınamak ve kişinin kendi yaşamıyla daha sahici bir ilişki kurabileceği biçimde yeniden değerlendirmektir.
Achenbach’ın Karl Popper’dan aktardığı söz tam da bunu anlatır:
“Farkında olsak da olmasak da hepimizin felsefeleri vardır ve bunlar pek de değerli olmayabilir. Fakat onların eylemlerimiz ve yaşamlarımız üzerindeki etkileri çoğu zaman yıkıcıdır. Bu nedenle felsefelerimizi eleştiri yoluyla geliştirmeye çalışmamız gerekir. Felsefenin var olması için gösterebileceğim tek gerekçe budur.”?
Felsefi danışmanlık, kişinin düşüncelerini onaylamaya ya da yargılamaya değil, onları görmesine ve dönüştürmesine eşlik eder. Danışman bu anlamda bir yol arkadaşıdır. Bazen yaptığı şey, gecenin karanlığında elde taşınan ışığın varlığını birkaç soruyla hatırlatmaktan ibarettir. Tıpkı Sokrates gibi, karşısındaki kişiye bir hayat öğretmek yerine onun kendi hayatı üzerine düşünmesine alan açar.
Felsefi danışmanlığı psikoterapinin yerine koymamak da önemlidir. Felsefi danışmanlık ruhsal hastalıkları teşhis ya da tedavi etmeyi amaçlamaz. Çalışma alanı, insanın değer çatışmaları, kararları, dünya görüşü, kendilik anlayışı ve anlam arayışıdır. Klinik destek gerektiren durumlarda sınırını bilmek ve kişiyi uygun uzmana yönlendirmek, bu pratiğin etik sorumluluğunun bir parçasıdır. Felsefenin rehberliği, insan hayatındaki belirsizliği ortadan kaldırmayı vaat etmez; insanın o belirsizliği daha bilinçli bir biçimde taşımasına eşlik eder. Bu anlamda felsefi pratiği koruyucu bir hekimlik olarak düşünebiliriz.
Felsefi bilgelik belki de tam burada başlar. İnsan yalnızca sorunlarını çözen bir varlık değildir. Hayatın en çarpıcı özelliklerinden biri belirsizliğidir; onu bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün değildir. Fakat belirsizlik içinde kendimizi kaybetmeden yaşamayı, olanı daha açık görmeyi ve kendi seçimlerimizin sorumluluğunu taşımayı öğrenebiliriz. Felsefe bunu, hayatın dışından verdiği cevaplarla değil, hayatın içinden yükselttiği sorularla yapar.
Güle güle Hocam…
Bu yazıyı kaleme alırken, bir ömrü felsefeye, insan değerine ve iyi olanın imkânına adamış Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’nin vefat haberini aldım. Bu nedenle yazıyı onunla bitirmek istiyorum.
Kuçuradi, berrak bir bakışın yalnızca düşünsel bir meziyet olmadığını; insanı, olayları ve eylemleri doğru değerlendirmenin etik bir sorumluluk taşıdığını hayatı boyunca anlattı. Ona göre insanla ve insanın ortaya koyduğu şeylerle kurduğumuz ilişki, onları nasıl değerlendirdiğimizle yakından bağlantılıydı. Yanlış değerlendirme, basit bir düşünce hatası olarak kalmaz; insanın değerinin gözden kaçmasına ve insan onurunun zedelenmesine kadar uzanabilir. Bu nedenle felsefe, olan biteni meşrulaştırmanın aracı değil, onun temelini görme ve başkalarının da görmesine yardımcı olma çabasıydı.?
Kuçuradi felsefi söylemi eylemden ayırmadı. Felsefeyi insan hakları, insan onuru ve eğitim alanındaki mücadelesinin merkezine taşıdı. Doksan yıla yaklaşan ömrü boyunca düşüncenin hayata değebileceğini ve ona yön verebileceğini gösterdi. Onun şu sözleri, felsefenin neden yeniden yaşama dönmesi gerektiğini de anlatıyor:
“Düşünürün görevi, başkalarının yaptığını, arkasından meşru göstermeğe çalışmak değildir. Onun görevi, olanı ve olan bitenin temelini göstermek, bu temeli göremeyenlerin de görmesine yardımcı olmaktır. Çünkü ancak bundan sonra olan bitene yön vermek söz konusu olabilir; eyleme sınırlar çizilebilir; insanlara insanca yaşama imkânı sağlama çabalarına umutla bakılabilir.”?
Felsefe, kendimizden yola çıkıp düşüncenin başkalığından geçerek yeniden kendimize döndüğümüz; fakat döndüğümüzde artık bütünüyle aynı kişi olmadığımız bir yolculuktur. Güle güle Hocam… Bize, felsefe yaşama döndüğünde insanın da kendi hayatının edilgin seyircisi olmaktan çıkıp onun sorumluluğunu üstlenmeye başladığını bir ömür boyunca gösterdiniz.
Yazıya Eşlik Eden Kaynaklar