Nirvana Sosyal

Anasayfa Künye Danışmanlar Arşiv SonEklenenler Sosyal Bilimler Bilimsel Makaleler Sosyoloji Fikir Yazıları Psikoloji-Sosyal Psikoloji Antropoloji Tarih Ekonomi Eğitim Bilimleri Hukuk Siyaset Bilim Coğrafya İlahiyat-Teoloji Psikolojik Danışma ve Rehberlik Felsefe-Mantık Ontoloji Epistemoloji Etik Estetik Dil Felsefesi Din Felsefesi Bilim Felsefesi Eğitim Felsefesi Yaşam Bilimleri Biyoloji Sağlık Bilimleri Fütüroloji Edebiyat Sinema Müzik Kitap Tanıtımı Haberler Duyurular Klinik Psikoloji İletişim
ÖĞRETMENİ SUSTURAN, OKULU DÖNÜŞTÜREN SİSTEM

ÖĞRETMENİ SUSTURAN, OKULU DÖNÜŞTÜREN SİSTEM

Eğitim Bilimleri 10 Mayıs 2026 22:55 - Okunma sayısı: 12

Özgür BOZDOĞAN

Türkiye’de eğitim alanında yaşanan gelişmelere tek tek bakıldığında birbirinden kopuk sorunlar görülüyor olabilir. Öğretmenlerin yer değiştirememesi, proje okullarındaki keyfiyet, öğretmen açığı, Akademi uygulamaları, kariyer basamakları, grev hakkına dönük müdahaleler ya da okullardaki bütçe sorunları ilk bakışta ayrı başlıklar gibi durmaktadır. Oysa bütün bu uygulamalar aynı siyasal yaklaşımın parçalarıdır. Eğitim sistemi yalnızca yönetilmiyor; aynı zamanda yeniden biçimlendiriliyor. Bu yeniden biçimlendirme sürecinin merkezinde ise öğretmeni güvencesizleştiren, hak arama yollarını baskılayan, okulları kamusal niteliğinden uzaklaştıran ve eğitimi siyasal iktidarın ideolojik hedefleri doğrultusunda dönüştüren bir anlayış bulunmaktadır.

Türkiye’de eğitim alanında yaşanan sorunları tartışırken çoğu zaman aynı cümle kuruluyor: “MEB planlama yapamıyor”, “yanlış uygulamalar yapılıyor”, “süreçler iyi yönetilemiyor.” Oysa artık meseleye daha açık bakmak gerekiyor. Çünkü yaşananlar yalnızca bir beceriksizlik ya da yönetim zafiyetiyle açıklanamayacak kadar sistematik ve süreklilik taşıyor. Eğitimde ortaya çıkan krizlerin önemli bir kısmı tesadüf değil; hangi sonuçların ortaya çıkacağı bilinerek alınan siyasal ve yönetsel kararların ürünüdür.

YENİ BİR REJİM İNŞA EDİLİRKEN

Bugün eğitim politikalarına yön veren temel yaklaşım, eğitimi yalnızca bir kamu hizmeti olarak değil; aynı zamanda yeni bir toplumsal ve siyasal düzenin inşa aracı olarak görmektedir. Siyasal iktidar uzun süredir eğitim alanını kendi ideolojik ve toplumsal dönüşüm hedefleri doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Bu dönüşüm süreci ise iki temel eksen üzerinden ilerlemektedir: piyasacılık ve gericilik. Bir yandan kamusal eğitim tasfiye edilerek eğitim hizmetleri piyasa ilişkilerine açılmakta, diğer yandan bilimsel ve laik eğitim anlayışı aşındırılarak eğitim sistemi dinselleştirilmektedir.

Bu nedenle eğitim alanında yaşanan sorunların neredeyse tamamı aynı siyasal rengin izlerini taşımaktadır. Öğretmenlerin güvencesizleştirilmesi, liyakat yerine sadakatin esas alınması, proje okulları üzerinden oluşturulan ayrıcalıklı yapılar, öğretmenlik mesleğinin parçalanması, kariyer basamaklarıyla yaratılan hiyerarşi ve eğitim yöneticiliğinin siyasal sadakat üzerinden şekillendirilmesi birbirinden bağımsız uygulamalar değildir. Tüm bu politikalar, kamusal eğitimi eşitlikçi ve bilimsel bir hak olmaktan çıkarıp siyasal iktidarın ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirme çabasının parçalarıdır.

TERCİH EĞİTİM DEĞİL EKONOMİ

Siyasal iktidarın eğitim alanındaki temel tercihi de eğitimin gereksinimlerinden değil, ekonomi politikalarının sınırlarından yana olmaktadır. Bu nedenle yıllardır öğretmen açığı bulunmasına rağmen ihtiyaç kadar öğretmen ataması yapılmamakta; mümkün olan en düşük sayıda atamayla sistem yürütülmeye çalışılmaktadır. Öğretmen ihtiyacının kadrolu ve güvenceli istihdamla karşılanması yerine, sorunun idari tasarruflarla ötelenmesi tercih edilmektedir.

Bu yaklaşımın sonucu olarak MEB, öğretmen açıklarını çoğu zaman resen atamalarla, norm baskısıyla ya da öğretmenleri istemedikleri yerlere tayine zorlayarak kapatmaya çalışmaktadır. Önümüzdeki yıl uygulanması planlanan “gezici öğretmen” uygulaması ise bu anlayışın artık vardığı en ileri noktadır. Öğretmeni bir eğitim emekçisi değil, ihtiyaç duyulan yere gönderilecek hareketli bir iş gücü olarak gören bu yaklaşım hem eğitim hakkını hem de öğretmenlerin çalışma ve yaşam koşullarını doğrudan olumsuz etkilemektedir. Oysa öğretmenlerin yer değiştirme sorununun çözümünün ilk adımı, öğretmenlerin emeklilikte insanca yaşayabilecekleri bir ücret düzeyine kavuşturulmasıdır. Öğretmenler emekli olamadıkça sistemde hareketlilik sağlanamayacak ve sorunlar daha da derinleşecektir.

Bugün öğretmenler yer değiştiremiyorsa bu sadece norm kadro planlamasındaki eksikliklerden kaynaklanmıyor. Öğretmenlerin emekli olamayacak kadar yoksullaştırılması, emeklilikte açlığa mahkûm edilmesi ve buna bağlı olarak sistemde hareketliliğin durdurulması bilinçli ekonomi politikalarının sonucudur. MEB, yıllardır öğretmenlerin yer değiştirme sorununu biliyor. Buna rağmen açık normları sınırlı tutuyor, atama süreçlerini daraltıyor ve sistemi kilitliyor. Ortaya çıkan tablo bir “yönetememe” değil, doğrudan tercih edilmiş bir yönetim biçimidir.

LİYAKAT DEĞİL SADAKAT

Benzer durum proje okullarında da yaşanıyor. Yıllardır kamuoyundan yükselen tüm itirazlara rağmen proje okullarındaki keyfi atama sistemi değiştirilmiyor. Çünkü sorun zaten sistemin dışına çıkılmasından değil, sistemin bizzat kendisinden kaynaklanıyor. Objektif ölçütlerin olmadığı, liyakatin yerini siyasal ve idari yakınlığın aldığı bir yapı özellikle korunuyor. Okul müdürlerinin öğretmenlerle iş görüşmesi yapması, CV istemesi ya da öğretmenlerin kendilerini yöneticilere “beğendirme” çabası içerisine itilmesi sıradan bir yönetim zaafı değildir. Eğitim kurumlarının kamusal niteliğini aşındıran, okulları küçük iktidar alanlarına dönüştüren bilinçli bir anlayışın sonucudur.

Öğretmenlik Meslek Kanunu ile birlikte hayata geçirilen Akademi uygulamaları da aynı anlayışın devamıdır. Eğitim yöneticiliği için getirilen yönetici yetiştirme programı bunun somut örneklerinden biridir. İlk kez yönetici olacak öğretmenlere eğitim sonunda sınav zorunluluğu getirilirken, hâlihazırda görev yapan yöneticilere aynı koşulun uygulanmaması dikkat çekicidir. Zaten EKYS’de başarılı olmuş öğretmenlerin yeniden sınava tabi tutulması, mevcut yöneticilerin ise muaf tutulması liyakat tartışmalarını daha da büyütmektedir.

Akademi modeliyle amaçlanan şeyin öğretmen ve yöneticilerin niteliğini artırmak olmadığı giderek daha açık görülmektedir. Asıl amaç, eğitim emekçilerini sürekli yeni sınavlar, değerlendirmeler ve belirsizlik mekanizmaları içerisinde tutarak merkezi denetimi artırmaktır. Öğretmenlerin mesleki güvencelerini zayıflatan bu yapı aynı zamanda siyasal sadakatin belirleyici olduğu yeni bir yönetim modelini kurumsallaştırmaktadır.

GREV HAKTIR ENGELLENEMEZ

Özel İtalyan Lisesinde eşit işe eşit ücret talebiyle ve işverenin ayrımcı uygulamalarına karşı Türk uyruklu öğretmenlerin başlattığı grev uzun süredir kamuoyu tarafından takip edilmektedir. Greve çıkan öğretmenlerin yerine Beyoğlu İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından 26 kısmi zamanlı öğretmen görevlendirilmesi ise tartışmaları daha da büyütmüştür. Oysa burada dikkat çekici olan yalnızca hukuki açıdan sorunlu bir uygulamanın yapılmış olması değildir. MEB, haklarını grev yoluyla arayan öğretmenlerin yanında durmak yerine bir kez daha sermayenin yanında saf tutmayı tercih etmiştir. Tercih yine eğitim emekçilerinden değil, ekonomiden yana kullanılmıştır. Grevdeki öğretmenlerin yerine yeni öğretmen görevlendirilmesi ise fiilen bir tür grev kırıcılığı anlamına gelmektedir.

Söz konusu kararı öğretmenlerin örgütlü olduğu Tez-Koop-İş Sendikası yargıya taşımış, Ankara 4. İdare Mahkemesi de öğretmen görevlendirme işleminin yürütmesini durdurmuştur. Mahkeme kararında grevin anayasal bir hak olduğu açık biçimde vurgulanmış ve kamu otoritesinin aldığı tedbirlerin kanuni bir grevi etkisiz hâle getiremeyeceği belirtilmiştir. Buna rağmen böylesi bir girişimin yapılabilmiş olması bile siyasal iktidarın ve MEB’in emek mücadelelerine yaklaşımını göstermektedir. Öğretmenlerin anayasal haklarını kullanmaları desteklenmek yerine baskılanmaya çalışılmakta; kamu otoritesi çoğu zaman hak arayan emekçilerin değil, işverenlerin çıkarlarını koruyan bir pozisyonda hareket etmektedir.

KAMUSAL EĞİTİM TASFİYE EDİLİRKEN

Öte yandan okullarda temizlik görevlisi yok, güvenlik görevlisi yok, öğretmen açığı büyüyor denilirken; milyonlarca liralık otel toplantıları düzenlenebiliyor. Burada da mesele kaynak yetersizliği değil, kaynakların nereye aktarılacağının bilinçli biçimde belirlenmesidir. Kamusal eğitimin temel ihtiyaçlarına bütçe ayrılmazken gösterişli organizasyonlara milyonlar harcanabiliyor. Çünkü mevcut anlayış açısından eğitim bir kamusal hak değil; maliyeti azaltılması gereken bir hizmet alanı olarak görülüyor.

Kariyer basamakları uygulaması da aynı mantığın ürünü. Aynı işi yapan öğretmenleri “uzman”, “başöğretmen” gibi unvanlarla ayrıştırmak eğitim niteliğini artırmıyor; öğretmenler arasında rekabeti ve hiyerarşiyi derinleştiriyor. Bu uygulamaların mesleki dayanışmayı zayıflatacağı baştan beri biliniyordu. Buna rağmen sistem ısrarla sürdürülüyor.

Bugün eğitimde yaşanan sorunların ortak noktası tam da burada ortaya çıkıyor. MEB’in uygulamaları yalnızca yanlış sonuçlar doğurmuyor; çoğu zaman zaten istenen sonuçlar bunlar oluyor. Kamusal eğitimin tasfiye edilmesi, öğretmenlerin güvencesizleştirilmesi, liyakat yerine sadakatin esas alınması, hak arama yollarının baskılanması ve okulların piyasa mantığıyla yönetilmesi bir bütün olarak ilerliyor.

Bu nedenle eğitimde yaşanan krizi yalnızca “yönetemiyorlar” diyerek açıklamak eksik kalıyor. Çünkü mesele artık yönetememek değil; eğitimi nasıl bir yapıya dönüştürmek istediklerini çok iyi bilen bir siyasal aklın varlığıdır.

Bugün gelinen noktada eğitim sistemi yalnızca öğrencilerin ne öğreneceğini belirleyen bir alan olmaktan çıkmış; toplumun nasıl şekillendirileceğine dair siyasal bir müdahale alanına dönüşmüştür. Öğretmenin söz hakkının azaltıldığı, mesleki güvencesinin zayıflatıldığı, sendikal hakların baskılandığı ve okulların kamusal niteliğinin aşındırıldığı bir yerde ortaya çıkan tablo tesadüf değildir. Çünkü öğretmeni susturmak, okulu dönüştürmenin en temel koşullarından biri olarak görülmektedir. Bu nedenle eğitim mücadelesi artık yalnızca öğretmenlerin çalışma koşullarıyla ilgili değil; kamusal, bilimsel, laik ve eşit bir eğitim hakkını savunma mücadelesidir.

Yorumlar (0)

SON EKLENENLER
ÇOK OKUNANLAR
DAHA ÇOK Eğitim Bilimleri
EĞİTİMDE ERİŞİLEBİLİRLİK VE EŞİTLİK

Eğitim Bilimleri09 Mayıs 2026 23:01

EĞİTİMDE ERİŞİLEBİLİRLİK VE EŞİTLİK

Matematik Hep Olacaktır

Eğitim Bilimleri07 Mayıs 2026 19:54

Matematik Hep Olacaktır

Zorunlu Eğitimin Kaldırılması Tartışmaları

Eğitim Bilimleri04 Mayıs 2026 20:42

Zorunlu Eğitimin Kaldırılması Tartışmaları

EĞİTİMDE ASIL SORUN: YÖNETİM KRİZİ

Eğitim Bilimleri03 Mayıs 2026 22:49

EĞİTİMDE ASIL SORUN: YÖNETİM KRİZİ

Okul Güvenliği

Eğitim Bilimleri03 Mayıs 2026 13:46

Okul Güvenliği

ÖDÜL VE CEZA ÜZERİNE

Eğitim Bilimleri29 Nisan 2026 21:02

ÖDÜL VE CEZA ÜZERİNE

ŞİDDETE ÇÖZÜM OKULUN İÇİNDE

Eğitim Bilimleri26 Nisan 2026 21:50

ŞİDDETE ÇÖZÜM OKULUN İÇİNDE

ZİHİN KODLARINI GÜNCELLEMEK: BAŞARIYI İNŞA EDEN YOLLAR

Eğitim Bilimleri26 Nisan 2026 07:26

ZİHİN KODLARINI GÜNCELLEMEK: BAŞARIYI İNŞA EDEN YOLLAR

OKULDA ŞİDDET OLAYLARI: BÜTÜNCÜL BAKIŞ

Eğitim Bilimleri24 Nisan 2026 20:10

OKULDA ŞİDDET OLAYLARI: BÜTÜNCÜL BAKIŞ

PSİKOLOJİ MERCEĞİNDEN OLAYLAR

Eğitim Bilimleri22 Nisan 2026 22:14

PSİKOLOJİ MERCEĞİNDEN OLAYLAR