
Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir çok katmanlı bir krizle karşı karşıya. Okullarda artan şiddet olayları, zorunlu eğitimin tartışmaya açılması, eğitimde derinleşen eşitsizlikler ve giderek yaygınlaşan keyfi uygulamalar… Bu başlıkların her biri tek başına önemli; ancak asıl mesele, hepsinin aynı yapısal sorunun farklı yansımaları olmasıdır.
Okullarda yaşanan şiddet olaylarının toplumda yarattığı infial üzerine TBMM’de tüm siyasi partilerin mutabakatıyla bir araştırma komisyonu kurulması önemli bir adım. Bu karar, sorunun artık inkâr edilemez bir noktaya ulaştığını gösteriyor. Ancak komisyonun gerçekten anlamlı bir sonuç üretebilmesi, sahadan beslenmesine; özellikle öğretmenlerin ve eğitim emekçilerinin deneyimlerini merkeze almasına bağlıdır. Aksi halde hazırlanacak rapor, geçmişte olduğu gibi, sorunu tanımlayan ama çözüm üretmeyen bir belge olarak kalacaktır.
Tam da bu süreçte Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yaptığı açıklamalar dikkat çekiyor. Gazeteci Fadime Özkan tarafından aktarılan görüşmede Bakan, önümüzdeki altı ay içerisinde okullarda şiddetin önlenmesine yönelik yeni tedbirlerin açıklanacağını belirtiyor. Ancak açıklamaların somutluktan uzak olması ve şiddetin toplumsal boyutuna değinilmemesi önemli bir eksikliktir. Şiddet, yalnızca okul içinde çözülebilecek bir disiplin sorunu değil; toplumsal eşitsizliklerden, eğitim politikalarından ve yaşam koşullarından beslenen çok boyutlu bir olgudur.
Nitekim daha önce öğretmen Fatma Nur Çelik’in yaşamını yitirmesinin ardından yapılan açıklamalarda da benzer bir belirsizlik hâkimdi. Sorunun büyüklüğü ortadayken, somut ve ölçülebilir adımların hâlâ ortaya konulamaması ciddi bir yönetim sorunu olarak karşımızda duruyor.
Öte yandan yaklaşık iki yıldır zorunlu eğitimin süresinin kısaltılması gerektiğini savunan çevrelerin, bu şiddet tartışmalarını kendi tezlerini güçlendirmek için kullanması dikkat çekiyor. Maarif Platformu gibi yapılar tarafından yayımlanan metinlerde zorunlu eğitimin “pedagojik suikast” olarak tanımlanması, tartışmanın bilimsel zeminden uzaklaştırıldığını gösteriyor. Oysa sorun zorunlu eğitimin kendisi değil; eğitimin nasıl yönetildiği, nasıl finanse edildiği ve hangi içerikle yürütüldüğüdür.
Eğitimdeki bir diğer önemli sorun alanı eşitsizliktir. Konya’da duyurulan “İmam Hatip Okulları Büyük Türkiye Buluşması” gibi etkinlikler, belirli bir okul türüne sağlanan ayrıcalıkların somut örneklerinden biri haline gelmiştir. Aynı okul türünden öğrencilerin bir araya gelmesi elbette değerlidir; ancak bu tür imkânların yalnızca belirli okullara sunulması, eğitimde fırsat eşitliği ilkesini zedeler. Bir kamu kurumu olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın tüm okul türlerine eşit mesafede durması temel bir sorumluluktur.
Benzer bir sorun, ara tatillerin kaldırılması tartışmasında da karşımıza çıkıyor. Bakanlığın bu konuda kararını büyük ölçüde verdiği, tartışmanın yalnızca uygulama takvimine indirildiği anlaşılıyor. Oysa öğrencileri ve öğretmenleri doğrudan etkileyen böyle bir kararın gerekçeleri açıkça ortaya konulmadan alınması kabul edilemez. Üstelik öğretmenlerin görüşlerinin sürece dahil edilmemesi, eğitimde karar alma mekanizmalarının ne kadar kapalı işlediğini bir kez daha gösteriyor.
Keyfiyetin en somut göründüğü alanlardan biri ise proje okullarına yapılan öğretmen atamaları ve yönetici görevlendirmeleri. Açıklanan takvime rağmen, görev süresi uzatılacak ya da sonlandırılacak öğretmenlerin hangi ölçütlere göre belirleneceği hâlâ belirsiz. Geçtiğimiz yıl binlerce öğretmenin hiçbir açık ve denetlenebilir kritere dayanmadan görev yerlerinin değiştirilmesi, bu alandaki sorunun ne kadar derin olduğunu göstermişti. Kuralların olmadığı yerde liyakat değil, siyasal, sendikal veya kişisel yakınlıklar belirleyici olur. Bu da eğitim sisteminin niteliğini doğrudan zedeler.
Eğitim sisteminde giderek derinleşen bir diğer sorun alanı ise mülakat mağduru öğretmenlerin durumu. 1611 öğretmenin maruz kaldığı haksızlık ve hukuksuzluk, uzun süredir kamuoyunun gündeminde. Milli Eğitim Bakanlığı üst yönetimi dışında neredeyse tüm kesimlerin bu mağduriyetin varlığı ve giderilmesi gerektiği konusunda hemfikir olması dikkat çekici. Ancak tüm bu açık tabloya rağmen, öğretmenlerin hâlâ göreve başlatılmamış olması kabul edilemez.
Bu konuda Milliyetçi Hareket Partisi tarafından TBMM’ye sunulan yasa teklifinin komisyonda bekletilmesi ve sürece dair şeffaf bir açıklama yapılmaması, belirsizlikleri artırıyor. Buna rağmen öğretmenlerin kararlı mücadelesini sürdürmesi, eğitimde adalet arayışının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
Öte yandan Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan ayında başlattığı “Maarifin Kalbinde” etkinliklerinin devamı niteliğinde Mayıs ayında “Maarifin Kalbinde Marifetli Gençlik” adıyla yalnızca meslek liselerine yönelik bir program planlaması da dikkat çekici. “Herkesin bir mesleği olmalı” yaklaşımıyla hazırlanan bu etkinlikler, mesleki eğitimin yaygınlaştırılması hedefiyle açıklansa da, kapsamın yalnızca belirli bir öğrenci grubuyla sınırlandırılması önemli bir tercih sorununa işaret ediyor.
Oysa 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı gibi tüm gençleri kapsayan bir dönemde, daha geniş, kapsayıcı ve eşitlikçi etkinlikler planlanabilirdi. Bunun yerine dar bir çerçeveyle sınırlı kalınması, eğitim politikalarının bütüncül değil parçalı ve tercih odaklı yürütüldüğünü gösteriyor. Kamu kurumlarının bu tür tercihlerde temel ölçütü, belirli gruplar değil, kamu yararı ve eşitlik ilkesi olmalıdır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu doğru tarif etmek zorundayız. Okullarda şiddet artıyorsa bunun nedeni zorunlu eğitim değildir. Eğitim sistemi öğrenciyi merkeze almıyorsa, öğretmenler değersizleştiriliyorsa, okullar yeterli kaynaklardan yoksunsa ve kararlar şeffaf ve demokratik olmayan süreçlerle alınıyorsa, ortaya çıkan tablo kaçınılmazdır.
Asıl sorun, eğitim politikalarının nasıl belirlendiğidir. Katılımcılıktan uzak, şeffaf ve demokratik olmayan ve ideolojik tercihlerle şekillenen bir yönetim anlayışı, sorunları çözmek yerine derinleştirir.
Eğitim, bir toplumun geleceğini belirleyen en temel alandır. Bu alanı keyfi uygulamalara, eşitsiz politikalara ve kapalı karar alma süreçlerine teslim etmek, yalnızca bugünü değil geleceği de zora sokmaktadır.
Artık soruyu doğru sormak gerekiyor: Sorun gerçekten zorunlu eğitim mi, yoksa eşitsizlik üreten, şeffaflıktan uzak ve sürekli mağduriyetler üreten bir eğitim yönetimi mi?
Bu soruya verilecek kesin bir yanıt olmadan, hiçbir çözümün kalıcı olması mümkün değildir.