Prof. Dr. M. Ertuğrul UÇAR
Kategori: Eğitim Bilimleri - Tarih: 21 Mayıs 2026 21:27 - Okunma sayısı: 8
“Propaganda da temel kurallardan biri: tek, basit, somut bir hedef seç ve her şeyi onunla açıkla”dır. 20 yüzyılın başında politik propaganda yapmak için ortaya konulan bu görüş, çok farklı politik sistemler ve farklı politik otoriteler tarafından sürekli kullanılmış, hala da kullanılmaya devam etmektedir. Her seferinde de işe yaramıştır ve yaramaya devam etmektedir. Okuldaki şiddet, çocuk suçluluğu, artan çeteleşme, Siverek ve Maraş’ta gerçekleşen okul katliamlarından sonraki toplumdaki açıklamalara bakıldığında görülen manzara bu ilkenin işlediğidir. Bu olaylar: çocukların ailelerin bozuk olması, bu çocukların ruh sağlıklarının bozuk olması, internet ve dijitalleşme vb gibi tek somut bir nedenle açıklanarak çözülmüş insanlar rahatlayıp, bu konuda düşünüp tartışmayı bırakmışlardır. Tersinden düşünecek olursak propaganda’daki bu kural sürekli işlemektedir çünkü insanlar zaten böyle düşünmeye eğilimlidirler.
Okulda şiddet ve artan çocuk suçluluğu çok sayıda bakış açısı ile ele alınması gereken olgulardır. Sosyolojik olarak; toplumsal kurumların yapısı ve bunların şiddeti nasıl kolaylaştırdığı ya da neden olduğu hakkında değerlendirmeler yapılır. Ayrıca toplumsal cinsiyet yapısı bu yapının saldırganlığa nasıl neden olduğu üstüne araştırmalar değerlendirilir. Toplumlar ve toplumsal kurumların “çocuk ve çocukluk” olgusu ile nasıl ilişkili olduğu ele alınır. Bunlara ek olarak toplumların şiddetle ilişkisi ve şiddetin toplumlar arasında nasıl farklılaştığı ele alınır.
Antropoloji bilimi açısında ele alındığında kültür ve şiddet ilişkisi, o kültür içinde şiddetin tarihsel süreç içinde nasıl geliştiği değerlendirilir. Kültürel değişim süreçleri sırasında şiddetin bu değişim süreci içinde nasıl konumlandığı üzerinde durulur.
Ekonomi ve Politik açıdan ele alında yaygınlaşan yoksulluk bu duruma neden olmaktadır. Burada hassas nokta “yoksulluğun” değil bireyin kendinin diğer insanlar ile karşılaştırdığında temel ihtiyaçlarına adaletsiz bir biçimde ulaşamadığı algısı yani “yoksun” hissetmesinin saldırgan davranışlara neden olduğudur. Buna ek olarak “Göreleli yoksulluk” yani birey kendini diğerleri ile kıyasladığında sahip olmadığı şeylerden dolayı yoksul hissetmesinin saldırgan davranışı tetiklediğidir. Göreleli yoksulluk söz konusu olduğunda bireyin ekonomik durumu değil kendini kimlerle karşılaştırdığı ve neleri eksik hissettiği önemli olmaktadır. Ayrıca yoksulluktan çalışarak ya da eğitim alarak çıkamayacağı algısı varsa ya da algıdan ibaret olmayıp gerçekten böyle bir durum varsa bu durum da saldırgan davranışı tetiklemektedir. Ekonomi ve politik sistemim bireyselliği ve rekabetçiliği aşırı teşvik etmesi bunun sonucu olarak kuralsızlaşmayı görmezden gelmesi de çocuk ve gençlerde saldırgan davranışlara yönelmeyi artırmaktadır. Ancak burada bazıları güvenlik önlemlerin yetersizliği ve cezasızlığı öne çıkarmaktadırlar.
ABD’de bahsettiğimiz sosyoloji, antropoloji ekonomi ve politika ve psikoloji bilimlerinin bulgu ve yaklaşımlarını birleştirerek çocuk ve gençlerde şiddet ve saldırganlık olgusunu açıklamaya çalışan çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Örneğin Peter Langman’ın “Why Kids Kill: Inside the Minds of School Shooters” ve Peter Langman’ın “School Shooters: Understanding High School, College, and Adult Perpetrators” kitapları ayrıntılı verilere dayalı olarak bu durumu tahlil etmektedir. Yine tamamen verilere dayalı benzer bir çalışma ABD Gizli servisi tarafından yayımlanan “PROTECTING AMERICA’S SCHOOLS/ANALYSIS OF TARGETED SCHOOL VIOLENCE/2019” da görülmektedir (Sormadan duramayacağım: “bizdeki gizli servislerde böyle bir çalışma yapma ihtiyacını hiç duymuşlar mıdır?”). Çok disiplinli yapılan bu çalışmaların açıkça ortaya koyduğu gerçek, öğrencilerin düzenlediği okul saldırıları, çocuk ve gençlerin işlediği suçlar ve saldırganlık davranışları kesinlikle münferit değildir ve tek bir nedenle açıklanacak olaylar değildir.
Psikoloji açısından artan şiddet ve saldırganlık olayları yine çok boyutlu bir yapı içinde ele alınmalıdır. Hemen akla gelen saldırganlığın ruh sağlığı bozukluğu ile ilişki kurularak açıklanmasıdır. Bazı ruh sağlığı bozukluları ile saldırgan davranış arsında ilişki olduğu açıktır ancak burada dikkat edilmesi gereken ruh sağılı bozukluklarını tetikleyen ortaya çıkmasını sağlayan çevre faktörleri olmadan ruh sağlığı bozuklukları açıklanamaz. Öte yandan ruh sağlığı bozuk bir bireyin saldırgan davranışa yönelebilmesi içinde yine çevresel faktörlerin saldırganlığı açığa çıkarması gerekir. Burada insanlar otomatik olarak ruh sağlığı bozukluğu saldırganlığa yol açıyor şeklinde otomatik damgalama yapıp rahatlamaktadırlar. Nitekim ABD’de yapılan araştırmalar okulda veya diğer yerlerde saldırgan davranışların sergileyen çocukların çok azının şizofreni gibi ciddi ruh sağlığı bozuklularına sahip olduğunu göstermektedir. Ancak akran zorbalığı, çeteleşme, ve diğer saldırganlığı sergileyenlerin uzun süre distimik bozukluk (uzun süre devam eden ancak sosyal, mesleki, öz-bakımla ilgili işlevlerini çok fazla engellemeyen kronik depresyon) ve aksiyete bozukluklarına sahip oldukları görülmektedir. Burada da bu ruh sağlığı sorunları yaşayan bireylerin hepsinin saldırgan davranışa yöneleceği anlamı çıkarılmalıdır. Bu sorunları yaşayan bireylerin bazılarını saldırganlığa yönlendiren çevresel ve kurumsal koşullar dikkate alınmalıdır.
Kişilik psikolojisi açısından ele alındığında: bu bireylerin iç dünyalarında sıradan insanlara kıyasla çok daha yüksek seviyede “aşağılanma”, “intikam alma arzusu” ve “narsisistik kırılganlık” taşıdıklarını görülmektedir. Bu bakımdan, birçok okul saldırısı aslında failin yaşamına son vermeden önce kendisini dışlayan diğer insanlara ve sisteme bedel ödetmek istediği “kamuoyuna açık bir intihar” ritüeli olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu saldırıları yapan bireylerin bıraktıkları metinler ya da internetteki paylaşımları: şu veya bu şekilde hissettikleri aşağılanma ve dışlamaya karşı diğer insanlardan intikam alma ve bedel ödetme istediği açıkça ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de son zamanlarda artan çocuk ve gençlerden oluşan çeteler de sürekli internette paylaşımlar yapmaktadırlar. Bu paylaşımların metin analizlerinin nitel araştırma ile araştırılması gerekir. Kişilik psikolojisi alanında son zamanlarda çokça araştırılan, bir kişilik özelliği mi yoksa sonradan kazanılan bir yapı olup olmadığı tartışılan, “Karanlık Üçlü” bu bağlamda ele alınabilir. Kişilik çalışmalarında genellikle bireylerin olumlu özelliklerine odaklanılmıştır. Ancak 2000’li yıllardan sonra yapılan çalışmalarda olumsuz davranış örüntülerini açıklamak için bireylerdeki kötücül temel kişilik özelliklerinin ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Kişiliğin işlevsellik yönünü vurgulayan bu çalışmalar, bazı bireylerin diğerlerine göre kendi çıkarlarına daha fazla odaklandığını ve sosyal bağlamda olumsuz kabul edilen davranışları kullanma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Kişiliğin bu kötücül, karanlık yönü, karanlık üçlü olarak kavramsallaştırılmıştır. Karanlık Üçlü: Makyevelizm, Psikopati ve narsisizm boyutlarından oluşmaktadır. Makyavelizm eğilimli bireyler; bireysel çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan, amaca ulaşmak için diğerlerini kullanan ve manipülatif davranışlarla duygusal olarak diğerlerini sömüren bireyler olarak tanımlanmaktadırlar. Makyavelist bireyler; sonuç odaklı davranan bireylerdir ve bu bireyler, aldıkları kararların duygusal boyutundan çok fayda boyutu ile ilgilenmektedir. Diğer yandan bu bireyler; amaçları için ahlak kurallarını yok saymaktan ve sosyal ilişkilerini zedelemekten çekinmezler. Psikopati kişilik özelliği gösteren bireylerde insanları küçümseme ve onlarla alay etme, vicdan azabı çekmeme, duygusuz olma, saldırgan davranış sergileme, sabırsız, sıkılgan ve uyumsuz olma, sadakat göstermeme eğilimleri görülmektedir. İnsan ilişkilerine önem vermeyen bu bireyler, genellikle başkaları ile iyi geçinmede zorluk da çekmektedirler. İnsan ilişkileri yüzeyseldir ve başkalarına bağlılık gösteremezler (Konal, 2017).Yüksek dürtüsellik ve düşük empati; psikopati kişilik özelliğinin en önemli dinamikleri olarak vurgulanmaktadır ve bu dinamiklerin başında ise yüksek dürtüselliğin olduğu düşünülmektedir. Narsisizm eğiliminde olan bireyler; sadece kendini düşünen, diğerlerini kendi çıkarları için manipüle edebilen benmerkezci bireylerdir. Düşük empati yeteneği, beğenilme arzusu, şişirilmiş benlik değeri, büyüklenmeci bir tutum ve üstünlük hisleri; bu bireylerin en belirgin kişilik özellikleridir. Karanlık üçlü ve narsisizm saldırganlık davranışı ile yakın ilişki içinde olduğu ve saldırganlığı tetiklediği araştırmalar ile gösterilmiştir.
Gelişim Psikolojisi açısından okuldaki şiddet ve çeteleşme gibi çocuk suçluğu ele alındığında: zorbalığa maruz kama ve zorbalığa uğrayacakları hissi karşımıza çıkmaktadır. Özellikle çocukluk ve ergenlikte zorbalığa maruz kalma, dışlanma hissi bazı çoklarda aşırı pasifleşmeye neden olurken bazıların öfke ve intikam hislerine neden olmaktadır. Özellikle ergenlikte bu durum kimliklerine yapılmış bir saldırı olarak algılanır. Ergenlik döneminde grup tarafından kabul edilmek grup tarafından beğenilmek değer görmek çok önemlidir. Tabi burada kimliğin diğer boyutları da önemlidir. Yani gelecek planı yapabilmek bir hedef veya meslek sahibi olabilmek, anlam dünyası oluşturmak: yani ideoloji/inanç sahibi olmak. Eğer bu iki boyutlar da güçlü değilse ve aşağılanmışlık, dışlanmışlık reddedilmişlik hissi varsa ya da bir histen ibaret olmayıp, gerçekten böyle bir durumu yaşamak saldırganlık ve intikam davranışına yönelmeye yol açar. Burada tabi Gelişimsel Psikopatoloji boyutunu da dikkate almak gerekiyor. Bunları yaşayan her çok neden okulda katliam yapmaya ya da çeteleşmeye yönelmiyor da bazı çocuklar yöneliyor. Burada Gelişimsel Psikopaloji’nin oluşup gelişmesinde büyük rol oynayan pozitif psikolojin açıklamalarına bakmak gerekiyor. Her birey bir çevre ve sistem içinde yaşar ama her bir bireyde aynı zamanda bir sitem ve çevredir. Olumsuz çevre koşulları içinde, Bireyi koruyucu faktörler bu çevre koşulları ile nasıl etkileşiyor. Bireyi koruyucu bir faktör olarak Sosyal ağlar ve bu ağların yapısı neler. Eskiden sosyal ağlar kendiliğinden zaten vardı: mahalledeki arkadaşlar, akrabalar, memleketliler vb. Bu yüz yüze ilişkilerin yerini günümüzde büyük ölçüde internet ortamındaki ilişkiler almıştır. Birey hala bu yüz yüze ilişkilere sahip mi? Umut koruyucu faktörlerden bir diğeridir. Geleceğe ilişkin beklenti oluşturulabiliyor mu? İşlerin, ilişkilerin, eğitim alınarak, farklı bir yere gidilerek vb etkinliler ile düzeleceğine ilişkin bir inanç var mı? Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfının (TEPAV) araştırmasına göre gençlerde umut ve iyimserlik düzeyi 2016’dan itibaren hızlı bir düşüş sergiliyor. Burada verilerin TÜİK’ten alındığına da dikkat etmek gerekiyor bu veriler ne kadar titizlikle toplanıp analiz edildi? Muhtemelen oranlar daha yüksektir. Bir diğer koruyucu faktör birey bir duygusal sıkıntı yaşadığında bunu rahatlıkla paylaşabileceği arkadaş/dost, aile bireyi vb var mı? Yoksa okulda mahallede olduğu gibi bu konuda da mı yalıtılmışlık içinde. Bireyin hayatının anlamlandıracak olayları daha geniş bir perspektiften görecek bir inanç/İdeoloji/hedefi yani maneviyat yaşayacağı bir yapı var mı? Bireyin her şeyden uzaklaşıp kendini etkinliğe kaptırıp akış yaşayacağı spor gibi, sanat gibi, roman okumak gibi bir yaşantı alanı var mı? Gelişimsel Psikopatolojideki koruyucu ve zorlayıcı faktörler çok ayrıntılı ve kapsamlıdır burada pozitif psikolojiden hareketle bir iki tanesine değindik. Ancak bütün bunlara değinmemizin nedeni: “ben bu kadar zor koşullarda büyüdüm ben böyle olmadım da bu çocuklar niye böyle oluyor?” vb şeklinde ifadeler kullanmadan önce o bireyin yaşamındaki koruyucu ve zorlayıcı faktörlere bakılmasının önemini belirtmek içindir.
Öğrenme psikolojisi açısından da ele alındığında benzer bir durum söz konusudur. Saldırgan davranışın gerçek modeller ya da dizlerdeki internet ortamındaki hayli modeller üzerinden model alınması ve saldırganlığın ortamda ceza görmemesi davranışı açığa çıkarır. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken ortamda bu davranış zaten var mı? Yapılabiliyor mu? Eğer ortamda buna benzer davranışlar var ise o zaman model alınır. Çeteleşmelerin hızla arttığı ortamlara bakıldığında zaten o ortamlarda bu davranış var, ve yapıldığı rahatlıkla gözleniyor; o nedenle de model alınıyorlar. Modelin varlığı, modelin varlığına ek olarak o ortamda saldırgan davranışın bizzat sergiliyor oluşu internet söz konusu olduğunda karmaşıklaşıyor. Hepimiz biliyoruz ki, algoritmalar masum değil. Bu işin tepesindeki zenginler herkese bunları satmaya çalışırken, kendi çocuklarına 13-14 yaşına kadar internet ve bilgisayarı neden yasaklıyorlar? Çünkü bunların nasıl bağımlılık yaptığını insanları nasıl belli yönlere yönlendirdiğini çok iyi biliyorlar. İnternet ortamında izlediğiniz şeylerin, benzerleri sürekli önünüze geliyor hem de gittikçe artan uyarıcı miktarı ile. Uyarıcı miktarı artınca doğal olarak birey daha fazla uyarıldığını hissediyor. Böylece de ödül almış gibi hissediyorsunuz. Evet davranışçılık: uyarıcı miktarını artır, dikkati çek, sonra uyarıcıları ödül gibi sun. Skiner’in “uyarıcıyı kontrol eden, davranışı kontrol eder” tespiti aynen uygulanıyor. Bir süre sonra hep benzer uyarıcılar geliyor ve bunlar arasındaki farklılıklar ödül haline geliyor. Davranışçılık, ama alışkanlık oluşturmak için çok etkili. Sorun şiddet içeren video ya da içerikler izliyorsanız başlayacaktır. Gittikçe arttan ve farklılaşan içeriklere maruz kalacaksınızdır. Ancak bu durum sosyal ilişkilerden kopmaya mı saldırganlığa mı yol açacağı fark değişkenlerin birleşmesi ile olacaktır.
Sosyal psikoloji alanı saldırganlık üzerine çok ayrıntılı iyi yapılandırılmış geniş bir literatüre sahiptir. Engellenme ve saldırganlık, saldırganlığın özendiricileri ve saldırgan davranış ilişksi, açlık, kalabalık, madde kullanımı ve saldırganlık, kışkırtılma ve buna tepki olarak saldırganlık, cinsiyet ve saldırganlık, acı çekme, huzursuzluk ve saldırganlık, sosyal statü ve saldırganlık ilişkisi gibi bir çok olgu ile saldırganlık arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Tabi medyadaki ve bilgisayar oyunlarındaki şiddet ve saldırganlık, kültür ve saldırganlık arasındaki ilişkiler de ayrıntılı olarak incelenmiştir. Saldırganlığın doğuştan mı öğrenilen bir durum mu olduğu, bunun çevredeki tetikleyiciler sonucu açığa çıkması, bu arada saldıranlığı engelleyici tepkilerin yapısı ve içinde buluna sosyal ortamın saldırganlığın sergilenmesine izin vermesi ya da saldırganlığı ortaya çıkarması ayrıntılı olarak araştırılıp tartışılmıştır. Sosyal psikoloji bakış açısı temel olarak: saldırganlığın ortaya çıkması veya engellenmesinde içinde bulunan sosyal ortamın gücüne odaklanarak bu olguyu açıklamaktadır. Kültür ve saldırganlık ilişkisi ilgili araştırmalar: içinde bulunan kültürün saldırganlığı nasıl kolaylaştırdığı veya engel olduğu üzerinedir. ABD’de güney eyaletlerinde var olan “Onur Kültürü”nün nasıl hızlı bir şekilde saldırgan davranışı ortaya çıkardığı üzerine araştırmalar yapılmıştır. Örneğin güney eyaletlerinden gelen birisi kalabalık caddede yürürken birinin kendisine kaza sonucu çarpması karşısında hemen saldırganlık tepkileri verirken, kuzey eyaletlerinden gelenler bunu önemsememektedir. Burada güney eyaletlerinden gelenlerin bu durumu “onur kültür”ü nedeni ile onurlarına yapılmış bir saldırı olarak algılamaları vardır. Kültür ve saldırganlık ilişkisi üzerine bireyci ve toplulukçu kültürün üyesi olmak ve saldırganlık ilişkisi üzerine yapılan çalışmalar bulunmaktadır.
Temel soru: Kültürde var olan bu özelliklerin neden kolay değiştirilmediği ve saldırganlık karşısında insanların neden aile, medya vb tek bir somut nedenle bu durumu açıklayıp kendi konfor alanlarını geri döndüğüdür. Burada sosyal psikolojideki güdüsel yaklaşıma değinmek gerekir. Evrim Teorisinden hareket eden bu yaklaşıma göre, tüm insanlarda uzun çevreye uyum süreci sonucu oluşmuş doğuştan gelen eğilimler vardır. Bunlar insanların duygu düşünce ve davranışlarını, farkında olmadan belli bir yönde güdülemektedirler. “Kendini değerli hissetme yada özsaygı gereksinimi” bunlardan biridir. Bütün insanlarda kendisini iyi, yeterli ve saygın biri olarak görmek yani olabildiğince öz saygısını yüksek tutma eğimli vardır. Bu güdü, bireyin kendini ve ait hissettiği grupları üstün görüp diğer grupları kendisinden ve grubundan daha aşağıda görmesine, kendi özellik ve başarıları abartmasına ya da diğer grup ve diğer insanlara göre daha başarılı daha iyi görmesine yol açmaktadır. Bu güdü “adil dünya” anlayışına da yol açmaktadır. Adil dünya anlayışına göre kötü şeyler kötü insanların başına gelir, birinin başına bir kötülük geldi ise o zaten hak etmiştir; kendisi iyi olduğu için kendi başına böyle kötülükler gelmeyeceği inancıdır. Bunu medya da insanların değerlendirmelerinde bariz olarak görürüz. Tecavüze saldırıya uğrayan kadınların arkasından hemen “o saate orada ne işi vardı…” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu anlayış o kadar abartılıdır ki hiçbir şekilde kontrol edilemeyecek deprem yanardağ patlaması gibi doğal afetlerin arkasından bile “oradaki insanlarda çok ahlaksızdı…vb” ifadeler kullanılmaktadır. Bu ifadelerin gerisinde örtük olarak, ‘ben iyiyim, bu nedenle benim başıma böyle kötü şeyler gelmez, onlar kötü olduğu için onların başına bu kötülükler geldi’ düşüncesi yani kendini değerli hissetme/olumlu görme güdüsü vardır. Okul saldırıları, çeteleşme, çocuk suçluluğu arkasından, hemen bu çocukların ailelerinin suçlanmasının gerisinde de: ben/biz iyiyiz, ailelerimiz iyi; onlarınki kötü düşüncesi, yani kendini değerli hissetme gereksinimi bulunmaktadır. Kendini değerli hissetme gereksinimi, bireyin öz saygısı koruyup, öz saygısını geliştirse de, ‘uyuşturucu kullanan çocukların zaten aileleri bozuktur’ düşüncesindeki bir kişinin, çocuğunun uyuşturucu kullanması durumunda yaşanacak olan travmanın şiddetinin artmasına yol açacaktır. Bir diğer güdü “kendini doğrulama ya da doğru olma” gereksinimidir. İnsanlar dış dünyayı olabildiğince doğru ve iyi değerlendirdiklerini düşünürler. İyi bir gözlemci oldukları, çok sayıda deneyimleri olduğunu, diğer insanların hareket ve niyetlerini çok iyi okuduklarını, gerekli bilgileri topladıklarını düşünürler. Ancak birinci olarak: doğa ve insan ilişkilerinin karmaşık olduğu durumlarda çok sayıda uyaran ve değişken vardır: bunların bazılarının algılanabilmesi bile çok ciddi eğitim ya da ön bilgi gerektirir. İkinci olarak sosyal ilişkilerde ya da insan ve grupları değerlendirirken, çoğu zam hızlı olunmak zorundayızdır. İnsanları ve sosyal olayların değerlendirirken hızlı olma gereksinimi, o olayı etkileyen çok sayıda faktörü ayrıntılı ile düşünmemizi engeller. Özellikle insanların davranışları ve farklı gruplar söz konusu olduğunda, insanlar düşündüklerinin aksine çok sınırlı bilgilerden hareket edip, ayrıntılı düşünmeden hemen karar vermektedirler. Bu güdünün etkileri ve sonuçları sosyal psikoloji içinde ‘Sosyal Biliş’ yaklaşımda çok ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir incelenmektedir. Fiske’nin ifadesi ile “insanlar bilişsel olarak cimridirler”. Çevrelerindeki çok az bilgiye dikkat edip, çok az bilgiyi toplarlar, bu az bilgiyi hızlı ve kestirme yollarla birleştirip, hemen karar vermeye çalışırlar. Okul saldırıları ve artan çocuk suçluluğuna ilişkin açıklamalarda da bu güdünün etkisi net bir şekilde görülmektedir. Aile, internet, bilgisayar oyunları, ruh sağlığının bozuk olması, maneviyat eksikliği gibi tek bir nedene dayalı açıklamalar yapılmaktadır. Bilgi toplama işleminin dış dünyadan şecici bir şekilde yapıldığını görmekteyiz. Herkes açıkladığı bu tek nedeni doğrulayacak bilgilere odaklanmaktadır. Çetelere katılan çocuklardan bazılarının aile üyelerinde sabıka kaydı olmasının görülmesi ve bunun öne çıkartılması, Maraş’taki olaydan önce çocuğun babasının çocuğu poligona götürmesinin öne çıkartılması, internette bazı öğretmenlerin ” biz çocukların sorunlu olduğunu fark ediyoruz ama veliler çocuklarına toz kondurmuyor” şeklindeki ifadelerde, kendini doğrulama gereksinimi açıkça görülmektedir. Ancak bu kendini doğrulama gereksinimi tek bir nedenle olayı açıklayıp, “ben haklıydım” düşüncesi ile kendini rahatlatıp; karmaşık sorunun nedenleri ve gerçekçi bir biçimde nasıl çözüleceği üstüne düşünmeyi engellemeye yol açmaktadır. Sosyal bilişle ilgili sorunları aşmada istatiklere başvurmak ve istatistik eğitimi almanın etkili olduğu sosyal psikoloji araştırmalarında ortaya konmuştur. Verilere ve araştırma sonuçlarına dayalı olarak konuşmak bilimsel düşünmenin temel özelliğidir. “OECD nin araştırmasına göre Türkiye’de her 7 çocuktan biri zorbalığa maruz kalmakta, zorbalığa uğrayanlarda ortalama 4 hafta da bir zorbalığa maruz kalmaktadır.” Böyle verileri açıklamak insanları zorunlu olarak derin ve kapsamlı düşünmeye teşvik etmektedir. Ama tabi sorun veriler gerçeği ne kadar yansıtıyor; ikinci olarak bazı konularda veri var mı? Örneğin: ne eğitimde ne işte olan 1,5 milyondan fazla kişi neler yapıyor buna ilişkin veri var mı? Bir diğer güdü “kontrol” gereksinimidir. Çevreye uyum süreci içinde kazanılan bu eğilim bireyin kendisini ve içinde bunduğu çevreyi kontrol edebilmesini kapsar. Bu güdü: içinde bulunan çevrede bir düzen görmeyi, olayların güneşin doğup batması, mevsimlerin arka akaya gelmesi gibi bir sırlama içinde olması, gelecekte de böyle devam etmesini görmeyi kapsar. Belirsizliğin rahatsız edici olması, en kötü kararın bile kararsızlıktan iyi olduğunun düşünülmesi, sürekli sahip olunan düzen ve çevrenin korunmaya çalışılması, bireyin içinde bulunduğu an ve geleceğe ilişkin sürekli plan yapma ihtiyacının arkasında bu güdü bulunmaktadır. Bireyin kendi yaşamında ve çevrede düzen görmek istemesi: her şeyi basit neden sonuç ilişkileri ile açıklamayı içerir. Artan çocuk şiddeti ile karşısında hemen somut bir neden bulmaya çalışmalarının arkasında bu güdü bu güdü bulunmaktadır. Somut bir nedene bağlayınca belirsizlik ortadan kalkmakta düzen geri gelmekte ve her şey yerli yerine oturup yaşam kaldığı yerden eskisi gibi devam etmektedir. Tüm canlılarda var olan özelliklerden biri: kendisi veya içinde bulunulan çevrede kontrol kaybı yaşanınca ortaya çıkan başlıca tepkilerden biri saldırganlık davranışıdır. Bu nedenle bu güdü bazı durumlarda neden saldırganlık davranışının ortaya çıktığını da açıklamaktadır. Bunlar dışında: acıdan kaçma hazı artırma, ait olma, başarı ve uyma gibi güdüler de bulunmaktadır.
Bu uzun girişten sonra bu yazıda esas ele alınmak istenilen boyut değerler ile çocuk şiddeti ve suçluğu arasındaki ilişkiyi sorgulamaktır. Değerler ve saldırganlık arasındaki ilişki kültür ve Sosyal psikolojinin kesişim noktasında bulunmaktadır. Saldırganlığın oluşması ve sergilenmesinde değerler tıpkı temel insan gereksinimleri ya da güdülerinde olduğu gibi bireylerin farkında olmadığı ama bireyin davranışını etkileyen boyutlardan birisidir. Değerler söz konusu olduğunda Psikoloji bilimi içinde sosyal psikolojideki güdüsel yaklaşımdan hareket eden Schwartz (2014) değerler kuramı dikkat çekicidir.
Schwartz (1992) değerleri; özgürlük, eşitlik ve çevreyi korumak gibi insanların ya da diğer sosyal oluşumların hayatlarında yol gösterici ilkeler olarak yer alan, önem dereceleri farklılaşan, farklı durumlarda geçerliliğini koruyan, istenen amaçlar olarak tanımlamaktadır. Bu tanım değerlerin üç önemli özelliğini içerir: Birinci olarak değerler, belirli bir nihai durumda isteniliyor ya da istenilmiyor olmaları hakkındaki inançları içerir. İkinci olarak değerler, özel (spesifik) durumların üzerine geçebilen (durumlarüstü) soyut kavramlardır. Değerlere dair bu özellik, amaçlar ve değerler arasındaki farklılığa işaret eder. Amaçlar, bireylerin yaşamlarında ulaşmak için çabaladıkları hedeflerdir ve bu bağlamda amaçlar, kendilerine ulaşana kadar hedef olarak kalırlar. Değerler ise daha uzun vadede farklı durum ve koşullarda benimsenmek için vardırlar. Üçüncü olarak değerler, insanlara olay ve kişileri değerlendirmek için yol gösterici ilkeler olarak hizmet ederler. Schwartz’ a (1992) göre değerler, bir önceliklendirme sisteminde sıralanırlar, bu bakış açısıyla değerlerin önemleri birbirinden farklılık gösterir; bu da birbirine rakip değerlerin aktive olduğunda (din ve bilim, yardımlaşma ve başarı gibi) seçimlerin birey için daha önemli değere göre yapılacağı anlamında gelir (Steg, Van Den Berg, De Groot, 2015).
Değerler hakkında düşündüğümüzde, bizim için yaşamda neyin önemli olduğunu düşünürüz. Değişik önem dereceleriyle her birimizin benimsediği birçok değer vardır (örneğin başarı, güvenlik, iyilikseverlik…). Belirli bir değer, bir kişi için çok önemli fakat bir başkası için önemsiz olabilir. Değer kuramı (Schwartz, 2014), birçok kuramcının yazılarında örtük bir biçimde yer alan altı ana özelliği belirginleştirmektedir:
(1) Değerler, koparılamaz bir biçimde duygulara bağlı inançlardır. Değerler etkinleştirildiklerinde, duygu dolu hale gelirler. Bağımsızlığın kendileri için önemli bir değer olduğu insanlar, bağımsızlıkları tehdit edildiğinde uyarılırlar; onu korumada çaresiz kaldıklarında umutsuzluk yaşarlar ve onun tadını çıkarabildiklerinde de mutlu olurlar.
(2) Değerler, etkinliği güdüleyen istendik amaçlara gönderme yaparlar. Toplumsal düzen, adalet ve yardımseverliği önemli değerler olarak benimsemiş insanlar bu amaçlara ulaşmak için güdülenirler.
(3) Değerler, belirli eylem (davranış) ve durumların üstündedirler, onları aşarlar. Örneğin itaatkarlık ve dürüstlük, çalışırken ya da okulda, sporda, iş yaşamında, siyasette, ailede, arkadaşlarla ya da yabancılarla birlikte olunduğunda ilişkili olabilen değerlerdir. Bu özellik değerleri, normlar (kurallar) ve tutumlar gibi belirli davranış, nesne ya da durumlara gönderme yapan (onlarla ilişkili olan) daha dar kapsamlı kavramlardan ayırt eder.
(4) Değerler, standartlar ya da ölçütler olarak işlev görür. Değerler; davranışların, siyasetlerin, insanların ve olayların seçimine ya da değerlendirilmesine rehberlik eder. İnsanlar, neyin iyi, haklı görülebilir ya da uygunsuz, yapmaya ya da kaçınmaya değer olduğuna, önemsedikleri değerlerin olası sonuçları temelinde karar verirler. Fakat günlük kararlarda değerlerin etkisi nadiren bilinçlidir. Değerler, “bilinç” e ancak kişinin üzerine odaklandığı davranış ve yargılar onun için önemli ve farklı değerlerin çatışan sonuçları olduğunda çıkarlar.
(5) Değerler, birbirine görece önemleri temelinde bir sıraya konulurlar. Değerler birbirlerine görece bir önem sırasına konulurlar. İnsanların değerleri, onları bireyler olarak niteleyen sıraya konulmuş bir değer öncelikleri sistemi oluşturur. Başarıya mı yoksa adalete mi, yeniliğe mi yoksa geleneğe mi daha fazla önem yüklemektedirler? Bu hiyerarşik özellik, ayrıca, değerleri norm (kural) ve tutumlardan da ayırır.
(6) Birçok değerin görece önemi davranışa rehberlik eder. Herhangi bir tutum ya da davranışın olağan olarak birden fazla değer için doğurguları vardır. Örneğin, kiliseye gitme, hazcılık ve uyarılma değerleri pahasına (aleyhine) gelenek; uyma ve güvenlik değerlerini destekler. İlişkili, rakip değerler arasındaki uzlaşmacı alışveriş, tutum ve davranışlara rehberlik eden şeydir (Schwartz,1992, 1996,2014). Değerler, bağlam içinde ilişkileri (dolayısıyla etkinleştirilmeleri olası) ve davranışta bulunan kişi için önemleri ölçüsünde davranışa katkıda bulunurlar.
Schwartz (2014) değerlerin biyolojik temelli ve evrensel olduğu varsayımından hareket eder. Biyolojik olarak insan, içinde bulunulan çevreye uyum sağlamalı ve gereksinimlerini tek başına karşılayamadığı için toplum halinde yaşamak zorundadır. Toplum halinde yaşamak, bireyin ve grubun hayatta kalabilmesi ve refah içinde yaşaması için toplum içinde yaşayan herkesin, tüm davranışlarını diğerlerine göre ayarlaması, eşgüdümlemesi zorunluluğunu getirir. İnsanlar hayatta kalabilmek için işbirliği yapmak, başkaları ile iletişim kurmak, diğer insanlara ulaşıp ortak hedefler doğrultusunda çalışmak zorundadırlar. Değerler, bu amaçları zihinsel olarak temsil etmek ve sözcük bilgisi de onları toplumsal etkileşimde ifade etmek için kullanılan toplumsal olarak arzulanır kavramlardır. Evrimsel bir bakış açısından, bu amaçlar ve onları ifade eden değerler, yaşamın devamı için yaşamsal öneme sahiptir. Bireylerde aynı anda başarı ve iyilikseverlik gibi zıt değerler bir arada bulunmaktadır çünkü bazı durumlarda başarı bazı durumlarda iyilikseverlik değeri hayatta kalmayı kolaylaştırmaktadır (Schwartz, 2014). Schwartz, değerlerin bu evrensel boyuttan oluştuğu ve bundan dolayı da evrensel olduğunu ortaya koymak için Rokeach’ın da listesini temel alarak, yazında var olan çeşitli değerlerden yola çıkarak 56 değerden oluşan bir değerler listesi ile 70 ayrı ülkede araştırma yapmıştır. Bu araştırmadaki temel amaç, değer yapıları kültürel olarak farklı gruplarda birbirine benzerse bu durumun insan değerlerinin evrensel bir örgütlenmesinin olduğunu gösterecek olmasıdır ki araştırmada bu sonuç çıkmıştır. Ancak kuşkusuz, değerlerin ifade ettiği insan güdüsü çeşitleri ve onlar arasındaki ilişkiler evrensel olsa bile bireyler ve gruplar, değerlerine yükledikleri önem bakımından birbirlerinden oldukça farklılaşmaktadırlar. Diğer bir deyişle bireyler ve gruplar, farklı değer “önceliklerine” ya da “hiyerarşilerine” sahiptirler (Schwartz, 2014).
Schwartz (2014) kuramında değerleri, bireyin davranışlarını güdüleyici 10 temel değer grubu altında toplamıştır: Kendini yönlendirme (öz yönlenelim), uyarılma, hazcılık, başarı, güç, güvenlik, uyma, gelenek, iyilikseverlik ve evrensellik.
Kendini yönlendirme (öz yönelim)
Bu değerin temel özelliklerinde genel olarak bağımsız düşünce ile davranış, seçme, yaratma ve araştırmanın önemli olması ön plana çıkmaktadır. Bireyin kendini yönetmesi; kendi duygu, düşünce ve davranışları üzerinde kontrol ve egemenlik kurma ihtiyacından doğar. Bu değeri oluşturan alt değerler “yaratıcılık, özgürlük, kendi amaçlarını seçme, meraklı, bağımsız” olma değerleridir. Bu değer için kendine saygı duyma, zeka, özel yaşam çok önemlidir (Schwartz, 2014).
Uyarılma
Uyarılama değerinin temel özellikleri heyecan arayışı, yenilik ve yaşamda zorlanma (meydan okuma) olarak sıralanır. Uyarılma değeri, başkalarını tehdit edici olmaktan ziyade insanlar ve çevre ile elverişli, olumlu bir etkileşim düzeyini sürdürmek için biyolojik değişiklik ve uyarılma gereksiniminden doğar. Bu gereksinim, büyük bir olasılıkla, kendini yönetme değerleri altında yatan gereksinimlerle ilişkilidir. Bu değerin alt boyutları ya da bu değeri ölçmek için değişken bir yaşam, heyecanlı bir yaşam, cesur olma değerlerinden yüksek puan almış olmak gerekir (Schwartz, 2014).
Hazcılık
Bu değerin temel özelliği ya da temel amacı kişinin kendisi için haz ya da duyumsal doyum elde etmesi ile zevk ve duyguların kişisel olarak ödüllendirilmesidir. Hazcılık, biyolojik gereksinimlerden ve onları doyurmakla ilişkili hazlardan doğar. Bu değeri ölçmek için haz ve zevk alma, yaşamın tadını çıkarma değerlerine bakılır (Schwartz, 2014).
Önemli bir değer olmasına karşın mutluluk, hazcılık değeri içine dahil edilmemiştir çünkü insanlar mutluluğa hangi çıktılara değer veriyorlarsa, örneğin iyilik, güç, başarı gibi, onları elde ederek ulaşırlar.
Başarı
Bu değer, toplumsal standartlara göre yeterlik göstererek kişisel başarıyı sağlamakla ilgilidir. Biyolojik perspektiften ele alındığında yeni kaynaklar üreten bireylerin yaşamda kalması kolaylaşmakta, birey grup ve kurumların amaçlarına ulaşmasını sağlayarak hayatta kalmayı sağlamaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde başarı güdüleri, yaygın kültürel standartlar açısından yeterlik göstermeyi ve bu yolla toplumsal onay kazanmayı vurgular. Bu değeri ölçmek için hırslı, başarılı, yetenekli, etkili (sözü geçen biri olmak) olma gibi özelliklerin yanında zeka değerlerinden de yüksek puan almak gerekmektedir. Bu değer; kendine saygı duyma, zeka, toplumsal tanınma gibi değerlere de vurgu yaptığı için öze yönelim değeri ile yakın ilişkilidir (Schwartz, 2014).
Güç
Bu değerin temel özelliği, sosyal konum ve saygınlık elde etmek, insanlar ve kaynaklar üzerinde kontrol ve egemenlik kurma güdüsü ile hareket etmektir. Hem kültürler içinde hem de kültürler arasında kişilerarası ilişkilerin çözümlendiği görgül çözümlemelerin (analizlerin) çoğunda bir egemenlik (dominance)/boyun eğicilik (submisson) boyutu ortaya çıkmaktadır. Toplumsal yaşamın bu gerçeğini haklı göstermek ve grup üyelerini bu durumu kabul etmeye güdülemek için gruplar, gücü bir değer olarak görmek zorundadırlar. Ayrıca, güç değerleri hayatta kalmak için temel insan gereksinimi olan egemenlik ve kontrol ihtiyacının değişik biçimlerde yansıması da olabilir. Bu değerin alt değerleri: otorite kurmak, zenginlik, toplumsal güç sahibi olmak, toplumdaki görüntüsünü koruyabilmek, insanlar tarafından benimsenmek/tanınmaktır (Schwartz, 2014).
Hem güç hem de başarı değerleri, toplumsal saygınlık üzerine odaklanır. Ancak, başarı değerleri (örneğin, hırslı olma) somut etkileşimde başarılı edimin (performans) etkin gösterimini vurgularken, güç değerleri (örneğin, otorite, zenginlik) daha genel toplumsal sistem içinde başat (dominant) bir konumun elde edilmesini ya da korunmasını vurgular (Schwartz, 2014).
Güvenlik
Bu değer genel olarak toplumun, ilişkilerin ve benliğin güvenliği, ahengi ve kararlılığını sürdürme isteği veya güdüsü olarak tanımlanabilir. Güvenlik değerleri, temel bireysel ve grup gereksinimlerinden doğar. Güvenlik değerlerinin iki alt türü vardır. Bazıları öncelikle bireysel çıkarlara (örneğin, sağlıklı olmak, birisi tarafından zarar verilmemek), bazıları ise daha geniş grup çıkarlarına (örneğin, ulusal güvenlik) hizmet ederler (Sagiv ve Schwartz, 2000). Ancak bunlardan ikincisi bile önemli bir ölçüde kişinin kendisi (ya da özdeşleştiği kişiler) için bir güvenlik amacını ifade eder. Dolayısıyla iki alt tür daha kapsayıcı bir değerde birleştirilebilir. Bu değerin alt değerleri; toplumsal düzenin devamlılığı, aile güvenliği, ulusal güvenlik, sağlıklı/temiz olma, kendi grubundan gelen iyiliklere karşılık verme, bir gruba ait/bağlı olmadır (Schwartz, 2014).
Uyma
Bu değer; bireyin başkalarını üzmesi ya da onlara zarar vermesine yol açabilecek davranışlarına ve toplumsal beklenti ya da normları çiğnemesi olası davranış ve eğilimlerine ket vurması ile açıklanmaktadır. Uyma değerleri, bireylerin diğer kişiler ile düzgün etkileşim kurması ve grubun işlev görmesini kesintiye uğratacak eğilimlerini ketlenmesi gerekliliğinden doğar. Uyma değerleri genellikle bireyin yakın olduğu diğer insanlar ile günlük etkileşiminde kendini kısıtlama örüntüsü olarak öne çıkarır. Bu değerin alt değerleri itaatkârlık, kendi kendini denetleyebilmek ya da disiplin, kibarlık, incelik, ana, baba ve yaşlılara saygı göstermektir (Schwartz, 2014).
Gelenek
Bu değer; kişinin kültürünün getirdiği görenek ve görüşlerin kabulü, onlara bağlanma ve saygı gösterme ile ilişkilidir. Tüm toplumlar ve gruplar paylaşılan yaşantı ve kaderlerinin temsiline dair uygulamalar, simgeler, görüşler ve inançlar geliştirirler. Bunlar değer verilen, grup gelenek ve görenekleri olarak kabul edilir (Sumner, 1906). Grubun dayanışmasını simgeler; gurubun biricik ve eşsiz anlatır ve yaşamda kalmasına katkıda bulunur (Durkheim, 1912/1954; Parsons, 1951). Sık sık dinsel törenler, inançlar ve davranış kuralları biçimini alırlar. Bu değerin alt değerleri geleneğe saygı, alçak gönüllülük, bağlılık, kanaatkarlık, ılımlılık, toplumsal ve dinsel ritüelleri yaşamdır (Schwartz, 2014).
Gelenek ve uyma değerleri, özellikle güdüsel açıdan birbirine yakındır; her iki değer de kişinin kendisine toplumsal olarak empoze edilen beklentilere uyma amacını paylaşır. Ancak bireyin kabul edip uyduğu şeylerde farklılaşırlar. Uyma, bireyin sık sık etkileşimde bulunduğu ana-babalar, öğretmenler ve patronlar gibi kişilere boyun eğmesini gerekli kılar. Gelenek, bireyin daha soyut nesnelere, örneğin, dinsel ve kültürel gelenek ve görüşlere uymasını gerektirir. Doğal bir sonuç olarak, uyma değerleri belli bir durumda bireyin yanındaki kişi veya grupların beklentilere karşılık vericiliği özendirirken gelenek değerleri ise geçmişten gelen değişmez beklentilere karşılık verilmesini gerektirir (Schwartz, 2014).
İyilikseverlik
Bu değer, bir bireyin sık sık kişisel temasta bulunduğu insanların (‘iç grup’) refahını koruma ve artırmaya yönelik isteği olarak tanımlanır. İyilikseverlik değerleri, antropolojik açından ele alındığında grubun düzgün işlev görmesi yönündeki temel ihtiyaçtan (Kluckhoh, 1951),biyolojik açıdan bakıldığında ise bireyin ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamadığı için toplumsallaşma (diğer insanlarla birlikte olma arzusu) gereksiniminden (Korman, 1974; Maslow, 1965) doğar. Bu gereksinimlerin en yaşamsal olanı, aile başta temel gruplar içindeki ilişkilerdir. İyilikseverlik değerleri başkalarının iyilik ve refahı ile gönüllü olarak ilgilenmeyi vurgular. Bu değerin alt değerleri yardımsever olmak, dürüst olmak, sorumluluk sahibi olmak, sadık olmak, bağışlayıcı olmaktır. İyilikseverlik değeri ile bağlılık, gerçek arkadaşlık, olgun sevgi, ait olma duyguları, yaşamın anlamı, ruhsal bir yaşam, yakın ilişkili değerlerdir (Schwartz, 2014).
Hem iyilikseverlik hem de uyma değerleri işbirliğine dayalı ve destekleyici toplumsal ilişkileri özendirir. Ancak iyilikseverlik değerleri, böyle davranışlar için içselleştirilmiş bir güdüsel temel sağlarken uyma değerleri ters yönde işbirliğini, kişinin kendisinin olumsuz sonuçlardan kaçınması için destekler. Her iki değer de birlikte ya da ayrı ayrı aynı yardım davranışını güdüleyebilir. Ancak uyma değeri bireyin ait olduğu kendi grubuna karşı; yardım etme, sorumluluk hissetme, iyilik yapmaya yol açarken; İyilikseverlik değeri everensellik değeri ile birleşip: bireyin kendi grubunun ötesindeki tüm insanlar hatta canlılarla da karşı yardım etme, sorumluluk hissetmeye neden olabilmektedir (Schwartz, 2014).
Evrenselcilik
Bu değerin genel özellikleri, bütün insanların ve doğanın iyiliği için anlayışlı olma, insanları ve doğayı takdir etme, hoşgörülü olma ve koruma güdüsüdür. Bu, iyilikseverlik değerlerinin temel güdüsü olan iç grup ya da tanıdıklara yönelik iyi olma eğiliminin tersidir. Evrenselcilik değerleri bireylerin ve grupların biyolojik olarak yaşamda kalma gereksinimlerinden doğar. Fakat insanlar geniş temel grubun ötesinde başkalarıyla karşılaşıncaya ve doğal kaynakların kıtlığının farkına varıncaya kadar bu gereksinimlerin farkında değildirler. İnsanlar ancak ondan sonra, farklı olanları kabul etmemenin ve onlara adil davranmamanın yaşamı tehdit edici anlaşmazlıklara yol açacağının farkına varabilirler. Ayrıca, doğal çevreyi korumadaki başarısızlığın, yaşamın bağlı olduğu kaynakların yıkımına yol açacağının da farkına varabilirler. Evrenselcilik iki kaygı alt türünü birleştirir. Birinci kaygı, bireyin ya da grubun iyilik ve refahı dünyadaki insanların iyilik ve refahına bağlıdır. İkinci olarak dünyadaki insanların iyilik ve refahı aynı zamanda doğanın iyiliğine ve korunmasına, doğaya değer verilmesine bağlıdır. Bu değerin alt değerleri; açık fikirli olmak, toplumsal adalet, eşitlik, barış içinde bir dünya, güzellik içinde bir dünya istemek, doğayla bütünleşme, bilgelik, çevreyi korumaktır. Bu değerle iç ahenk ve ruhsal bir yaşam güdüsü yakın ilişkili değerlerdir (Schwartz, 2014).
Değer İlişkilerinin Yapısı
Toplumsal düzeyde bakıldığında farklı ülkelerde yapılan araştırmalar, bu 10 temel değer arasında bir hiyerarşi olduğunu göstermektedir. Bu araştırmalarda farklı toplumların değer sıralamaları birbirine benzerdir. İyilikseverlik 1. sırada, evrenselcilik 2. sırada ve kendini yönetme 3.sırada, güvenlik 4, uyma 5. Sıradadır. Değer öncelikleri üzerinde niçin kültürlerarası bir anlaşma vardır? Ve niçin bu belirli değerler hiyerarşisi bulunmaktadır? Kültürlerarası anlaşma ya da fikir birliğinin büyük olmasının nedeni bir olasılıkla değerlerin toplumları varlıklarını sürdürmedeki uyumsal işlevlerinden ve biyolojik olarak insan doğasının ortak olmasından kaynaklanmaktadır (örneğin, Campbell, 1975; Parsons, 1951; Schwartz ve Bardi, 1997). Araştırılan ulusların çok büyük bir çoğunluğunda iyilikseverlik, evrenselcilik ve kendini yönetme değerleri hiyerarşinin tepesinde, güç, güvenlik ve uyarılma değerleri ise tabanında yer almaktadır (Schwartz, 2014).
Kuram bireysel boyutta, değer yapısı kavramı ile değerler arasındaki dinamik ilişkileri açıklamaktadır. Değer yapısı herhangi bir değere uygun davranışların bazı değerlerle çatışan fakat başkalarıyla uyuşan sonuçlarının olması gerçeğinden doğmaktadır. Örneğin, başarı değerleri peşinden gitme genellikle iyilikseverlik değerleri peşinden gitmeyle çatışır. Kişinin kendisi için başarı peşinde koşması onun yardımına gereksinimi olan başkalarının iyiliğini ya da refahını artırmayı amaçlayan davranışları engellemek eğilimindedir. Fakat hem başarı hem de güç değerleri doğrultusunda gitme, genellikle birbiri ile uyuşur. Kişinin kendisi için kişisel başarı araması, kişinin toplumsal konumunu ve başkaları üzerindeki otoritesini amaçlayan davranışları güçlendirme ve onlar tarafından güçlendirilme eğilimindedir. Bir başka örnek olarak yenilik ve değişiklik değerleri (uyarılma değerleri) peşinden gitmenin geçmişten gelen gelenekleri (gelenek değerleri) engelleme eğiliminde olması verilebilir. Tersine, gelenek değerleri doğrultusunda davranma, uyma değerleri peşinden gitmeyle uyumludur. Her ikisi de dışsal beklentilere boyun eğme davranışlarını güdüler (Schwartz, 2014).
Değerler doğrultusunda davranışların uygulamaya ilişkin, psikolojik ve toplumsal sonuçları vardır. Uygulamaya ilişkin olarak bir değeri destekleyen bir davranışa, alternatifi seçme (örneğin, tarikat töreninde uyuştucu alma-uyarılma) rakip bir değeri tam olarak çiğneyebilir ya da ona karşı olabilir. Neyin yapılacağını seçen kişi ayrıca böylesi alternatif davranışların psikolojik olarak çelişkili olduğunu sezebilir. Ayrıca, başkaları, bir davranışla kişinin sahip olduğu başka değerler arasındaki uygulamaya ilişkin ve mantıksal tutarsızlıklara işaret ederek toplumsal yaptırımlar koyabilir. Kuşkusuz, insanlar rakip değerlere uygun davranabilirler ve davranmaktadırlar da fakat tek bir davranışta bunu ortaya koymazlar. Bunu daha çok farklı davranışlar aracılığıyla farklı zamanlarda ve farklı ortamlarda yaparlar (Schwartz, 2014).
Şekil 1’deki dairesel yapı değerler arasındaki toplam çatışma ve uyum ilişkileri örüntüsünü göstermektedir. Gelenek ve uyma tek bir kesitte yer almaktadır çünkü bu iki değer, aynı geniş güdüsel amacı paylaşmaktadırlar. Bu durum, gelenek değerlerinin karşıt değerlerle daha güçlü bir biçimde çatıştığına işaret etmektedir. Gelenek değerleriyle bağlantılı beklentiler, uyma değerlerinin etkileşim temelli beklentilerinden daha soyut ve kesindir. Dolayısıyla, karşıt değerlerin daha güçlü, kesin reddini gerektirirler.
Değerleri iki uçlu iki boyut boyunca örgütlenmiş olarak görmek rakip değerler arasındaki karşıtlık ya da zıtlıkları özetlememize izin vermektedir. Şekil 1’de görüldüğü gibi, bir boyut ‘değişikliğe açıklık’ ve ‘muhafazakarlık’ değerlerini karşı karşıya getirir. Bu boyut düşünce, davranış ve duyguların bağımsızlığını ve değişikliğe hazırlığını (kendini yönetme, uyarılma) vurgulayan değerler ile düzeni, kendini kısıtlamayı, geçmişin korunmasını ve değişikliğe direnmeyi (güvenlik, uyma, gelenek) vurgulayan değerler arasındaki çatışmaları gösterir. İkinci boyut ‘kendini yüceltme’ ve ‘kendini aşma’ değerlerini karşı karşıya getirir ya da zıtlaştırır. Bu boyut başkalarının iyilik ve çıkarlarını vurgulayan değerlerle (evrenselcilik ve iyilikseverlik) kişinin kendi çıkarları ve görece başarısı ile başkaları üzerinde egemenliğini vurgulayan değerler (güç, başarı) arasındaki çatışmayı gösterir. Hazcılık hem değişikliğe açıklığın ve hem de kendini yüceltmenin öğelerini paylaşır.
Özet olarak değerlerin dairesel düzenlemesi, güdüsel bir sürekliliği temsil etmektedir. Daire çevresinde iki değer her iki yönde birbirine yaklaştıkça altlarında yatan güdülerdeki benzerlik artmaktadır; iki değer arasındaki uzaklık arttıkça da altlarından yatan güdüler daha düşmanca ya da karşıt hale gelmektedir.
İnsanların yaşam koşulları, insanlara bazı değerleri diğerlerinden daha kolay izlemeyi ya da ifade etmeyi sağlayan fırsatlar sunar. Örneğin, zengin kişiler, güç değerleri peşinden daha kolay gidebilirler ve özgür mesleklerde çalışan insanlar, kendini yönetme değerlerini daha kolay ifade edebilirler. Yaşam koşulları, ayrıca değerleri izleme ya da ifade etmeye karşı kısıtlamalar da koyabilir. Bakmakla yükümlü olunun çocuklara sahip olmak ana babanın uyarılma değerlerine uymalarını kısıtlar. Ve güçlü bir biçimde benmerkezci akranları olan insanlar, evrenselcilik değerlerini ifade etmeyi güç bulurlar. Diğer bir deyişle yaşam koşulları farklı değerlerin izlenmesini ve ifadesini aşağı yukarı ödüllendirici ya da maliyetli hale getirir.
Genel olarak insanlar değerlerini yaşam koşullarına uydururlar. Kolayca uyabilecekleri/ulaşabilecekleri değerlerin önemini artırır ve izlenmeleri engellenen değerlerin önemini de azaltırlar (Schwartz ve Bardi, 1997). Dolayısıyla seçme özgürlüğünün serbest olduğu işlerdeki insanların uyma değerleri pahasına, kendini yönetme değerlerinin önemini artırdığı görülür (Kohn ve Schooler, 1983). Ulaşılabilir değerlerin önemini artırma ve engellenen değerlerinkini azaltma, çoğu değere uygulanabilir fakat hepsine değil. Maddi refah ve güvenlikle ilgili değerlerde tersi bir durum söz konusudur. Maddi ve güvenlikle ilgili değerler engellendiğinde, bu değerlerin önemi artar; kolayca ulaşılabildiklerinde ise önemleri azalır. Böylece, ekonomik güçlük çeken ve toplumsal karmaşa yaşayan insanlar, güç ve güvenlik değerlerine görece rahat ve güvende olanlardan daha fazla önem yüklerler (Inglehart, 1997).
İnsanların yaşları, eğitim düzeyleri, cinsiyetleri, gelirleri ve başka özellikleri; onların toplumsallaşma ve öğrenme deneyimlerini, oynadıkları toplumsal rolleri, karşılaştıkları beklenti ve yaptırımları, geliştirdikleri yetenekleri hangi değere öncelik verip hangilerine öncelik vermeyeceklerini etkiler. Dolayısıyla bu bireysel farklılıklar ve yaşam koşulları, hangi değerin öneminin artacağı ya da hangi değerlerin öneminin azalacağını belirler.
Özellikle çarpıcı olan bütün ülkelerde ve bütün ölçme araçları ile değerler arasında aynı dairesel ilişki yapısının gözlenmesidir. İnsanlar, her yerde değişikliğe açıklık değerlerini izlemeyle muhafazakarlık değerlerini izleme arasında çatışma yaşamaktadırlar. Ayrıca kendini aşma değerlerine uyma ile kendini yüceltme değerlerine uyma arasında da bir çatışma yaşanmaktadır. Belirli değerler (örneğin, güce karşı evrenselcilik, geleneğe karşı hazcılık) arasındaki çatışmalar da hemen hemen evrenseldir. Genel bağlamda ise bireyler, değerler dairesinde bitişik olan değerlerin (örneğin, uyma ve güvenlik) önemlerini artırma fakat rakip değerlerin (örneğin, kendini yönetme ve uyarılma) önemlerini azaltma eğilimindedirler.
Kuram genel hatları ile böyle, Okullarda artan şiddet, çeteleşme ve çocuk suçluğunu bu kuramdan hareketle değerlendirecek olursak neler söyleyebiliriz. Bireysel farklılıklar, içinde bulunan ortam gücü, yaşam koşulları insanların farklı değerleri öne çıkarmalarına yol açsa da toplumların ve kültürlerin öne çıkardığı en üstte olarak gördüğü değerler vardır ve bunlar kültürler çok hızlı değişmediği için hızla değişmezler. Schwartz yaptığı araştırmalarda, Toplumsal düzeyde bakıldığında farklı ülkelerde bu 10 temel değer arasında bir hiyerarşi olduğunu göstermektedir. Bu araştırmalarda farklı toplumların değer sıralamaları birbirine benzerdir. 1. sırada İyilikseverlik, 2. sırada evrenselcilik 3.sırada kendini yönetme, 4.güvenlik, 5. uyma Sıradadır. Değer öncelikleri üzerinde niçin kültürlerarası bir anlaşma vardır? Ve niçin bu belirli değerler hiyerarşisi bulunmaktadır? Bu durum Kültürlerarası anlaşma ya da fikir birliğinin büyük olmasının nedeni bir olasılıkla değerlerin toplumları varlıklarını sürdürmedeki uyumsal işlevlerinden ve biyolojik olarak insan doğasının ortak olmasından kaynaklandığı şeklinde yorumlanmıştır (örneğin, Campbell, 1975; Parsons, 1951; Schwartz ve Bardi, 1997). Araştırılan ulusların çok büyük bir çoğunluğunda iyilikseverlik, evrenselcilik ve kendini yönetme değerleri hiyerarşinin tepesinde, güç, güvenlik ve uyarılma değerleri ise tabanında yer almaktadır (Schwartz, 2014).
Sorulması gereken soru gerçekten böyle mi? Özellikle 1980 li yıllardan itibaren ABD, Türkiye, Avrupa ülkeleri ve daha pek çok ülkede ciddi bir değişim olduğu, Başarı ve Güç değerlerinin en önemli değerler olduğu açıkça görülmektedir. Bu araştırmalarda böyle bir sonuç çıkması muhtemelen ölçek araştırmaları olmasından kaynaklanmaktadır. Söz konusu olan kültür ve değerler olunca katılımcı gözlem ve nitel araştırmaların daha doğru bilgi sağlayacağı açıktır. Bu ölçekleri dolduran bireyler başarı ve güç değerini en üst değer olarak görseler de iyilikseverlik, evrensellik değeri ile ilgili sorulara yüksek puanlar vererek doldurmuş olabilirler.
1980’lerde ABD başlayan borsa manipülasyonları ile zengin olan insanlardan birinin sembol haline gelen ifadesi “hırs iyidir” şeklindeydi. O dönemden sonra kısa yoldan hızlıca zengin olmak yükselmek en önemli olgu olarak görülmeye başlamıştır. Popüler kültürde de bu durum açıkça görülmekteydi. “Dallas”, “Hanedan” gibi dizilerde Çok zengin ama birbirlerine karşı dolandırıcılık, sahtekarlık yapan, insanları çıkarı için kullanan kurnaz kişilerin yaşamları anlatılıyordu. Türkiye’de de benzer bir süreç vardı. Hatta Dallas dizisinin benzeri “Kartallar Yüksek Uçar” dizisi aynı formatta idi. 1980 lerde başlayan neoliberalizm ekonomi politikaları, güç ve başarı değerlerinin en önemli değer olmasını bizzat teşvik eden hatta bunun nedeni olan politikalardır. Önemli olan sonuçta başarı, güç, zenginlik elde etmek; bu para elde edilirken nasıl bir kurasızlıkla elde edildiği ise çokta önemli görülmemeye başlandı. Sennett’in yeni sistemin talep ettiği “Esnek İnsan”ına bu gözle bakmak gerekir. Türkiye de dahil olmak üzere 100’e yakın ülkede 1980’li yıllardan beri yaklaşık olarak 4 yıllık aralıklarla Dünya Değerler Araştırması yapılmaktadır. Bu araştırmanın verileri kullanılarak yapılan Zaman Serilerinde çeşitli değerlerin (örneğin aile, arkadaş, iş, sorumluluk, çocukların sahip olması arzu edilen özellikler, komşu olmak istemediğimiz kişilerin özellikleri, vb.) son 20-25 yıl içinde nasıl değiştiğini görmek mümkündür. Doğrudan Schwartz’ın değerleri sorulmamış olsa da başarı ve güç değerinin öne çıktığına işaret eden veriler bulunmaktadır.
Dünya Değerler Araştırmasında katılımcılara, Türkiye’de çocuklarının evde öğrenmelerini isteyebilecekleri bazı özelliklerin ne derece önemli olduğu sorulmaktadır. Bu soruya “Önemli” cevabı verenlerin yıllara göre oranı aşağıdaki Tabloda verilmiştir. Bu Tablo incelendiğinde de, yetişkinlerin kendi çocuklarının sahip olmasını istedikleri özelliklerin zamanla değiştiği görülmektedir.
1989-1993 1994-1998 1999-2004 2005-2009 2010-2014 2017-2022
Terbiyeli, Görgülü 91.7% 89.8% 92.1% - - 80.0%
Bağımsızlık 19.2% 16.3% 15.7% 39.2% 35.0% 29.6%
Sıkı çalışmak 72.5% 69.3% 74.3% 78.8% 72.0% 62.3%
Sorumluluk 65.7% 59.3% 62.7% 74.9% 66.5% 60.9%
Hayal gücü 23.3% 22.1% 23.0% 22.3% 28.3% 17.2%
Hoşgörü ve başkalarına saygı 69.1% 58.6% 64.3% 70.1% 61.4% 63.3%
Tutumluluk 36.2% 32.5% 28.7% 38.9% 39.4% 36.4%
Azim 20.3% 18.7% 20.4% 36.7% 38.0% 38.4%
Din inancı 44.2% 50.9% 44.1% 42.2% 39.7% 40.6%
Bencil olmamak 27.8% 19.6% 20.4% 31.3% 27.7% 25.2%
İtaat 31.4% 35.7% 39.7% 45.8% 33.9% 34.1%
Bencil olmamak, Hoş görü ve başkalarına saygı değerlerine verilen önem düşmektedir. Bağımsızlık değerine verilen önem artmaktadır. ABD ve Avrupa ülkelerinde de benzer eğilim söz konusudur. Türkiye’de yapılan bir yüksek lisans tezinde seçim kampanyaları sırasında tüm siyasi partilerin başarı ve güç değerini öne çıkardıkları bulunmuştur. İnsanlara sorulduğu zaman geleneksellik değerinin özelliği olan aile, dini ritüeller, bayramlar, kültürel simgeler; yada iyilikseverlik ve evrensellik değerlerinin özelliklerini ilk başta söyleyebilirler. Ancak ayrıntılı bir şekilde bakıldığında asıl başarı ve güç değerlerini en üst sırada tutmaktadırlar. O nedenle bu konu araştırılırken nitel araştırma yapılması daha doğru bilgiler vermektedir. Burada başarıya nasıl ulaşıldığı da önemlidir. Düzenli ve disiplinli çalışarak mı yoksa torpil, kayırmacılık, borsa ya da ticarette manipülasyon yapmak gibi yollarla mı? Çocuk hangisini daha çok görüyor. Başarı ve güç değerleri öncelikli olup bunlara ulaşmanın yolları olarak ta sahtekarlık, manipülasyon vb görülüp bu yollar cezalandırılmadığı, hatta toplumun bunlara kayıtsız kalıp normalleştirilği görülürse, karanlık üçlü kişilik özelliklerinin pekişmesine neden olur. Bu durumda da başarı ve bireysel çıkara ulaşmak için şiddet dahil her yol kabul edilebilir hale gelmektedir.
Medyayı,ruh sağlığı bozukluklarını, yoksulluğu vb şeyleri suçlamak kolaydır Ama Devamlı olarak kurnazlığın, işini bilmenin, kısa yoldan para ve güç kazanmanın övüldüğü bir ortamda büyüyen çocuk, dürüstlüğü, merhameti, yardımlaşmayı, iyilik severliği bir değer değil, başarıya ulaşmanın engelleri görmeye başlayacaktır. Sonuçta medya dijital dünya da bu değer sistemini yansıtmaktadır. Anne babalar ve toplumdaki insanlar en çok hangi ifadeleri kullanmaktadırlar. “Acırsan acınacak hale gelirsin”, “Hayatta kalmak istiyorsan kimseye acımayacaksın” “Biraz uyanık olacaksın, yoksa seni ezerler.",“İyi niyetliler kaybeder”,“Bu kadar duygusal olma…”. Kültürde iyilik yapmanın merhametli olmanın yardımlaşmanın dürüstlüğün önemini vurgulayan ifadeler de bulunmaktadır. Ancak günümüzde öne çıkartılan ifadeler bunlardır. Aileler hep çocuklarının çok zeki olması ile, derslerdeki başarıları ile, ne kadar iyi matematik yapabildiği sınavlardaki performansı ile övünmektedirler. Bizlerin en çok duyduğu ifade “benim çocuğum çok zeki”, “benim çocuk zeki ama motivasyonu düşük” şeklindedir. Şöyle bir övünme ile karşılaşmıyoruz “benim çocuğum dürüst/merhametli ya da yardımsever”. Bunlar içinde bulunduğumuz zamanda başarı değerinin çok öncelikli olduğun işaretleridir.
Okuldaki şiddet artan çeteleşme ve çocuk suçluluğu olguları ele alınırken topluma hakim olan en önemli değerlerin başarı ve Güç değerleri olduğunu dikkate almak gerekir. Maraş saldırısından sonra babanın basına yansıyan ifadelerindeki bir iki cümle çok ilginçtir “Çok zeki bir çocuktu” “İngilizceyi çok iyi biliyordu ben bilmiyorum…” Bu ifadelere dikkat edildiğinde, zekanın başarı değerinin alt değeri olduğu hatırlanacak olursa, başarı ve güç diğerlerini önceliklendiren bir bireyin ifadeleridir. Çeteleşmenin hakim olduğu yerlerdeki çocuk ve gençler ile yapılan röportajlarda “bu parayı çalışarak kazanamazsın”, burada geçimini devam ettirmek ve hayatta kalmak için buna mecbursun, yaralama, kurşunlanma vb davranışlar yapılınca aynı zaman da bu ortamda başarılı görünüyorsun o nedenle bu görüntüler internete konuyor” vb ifadeler kullanılmaktadır. Araştırmalar güç ve başarı değerlerinin karanlık üçlü ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bizim yaptığımız araştırmalarda da güç ve başarı değerleri ile karanlık üçlünün narsiszm boyutu arasında ilişki çıktı.
İnsanlar geleneksellik ya da muhafazakarlık değer grubunun ifadelerinin öne çıkarıp aile yapısının bozulması, yabancı kültürel sembollerin kültürü bozup buna yol açtığı vb ifadeler kullanmaktadırlar. Ancak gerçekte ya da çocuklar ile ilişki kurduklarında başarı ve güç değerini öne çıkarmaktadırlar. Evrensellik ya da iyilikseverlikle ilgili değerlerden sürekli söz eden bir kişi bir çocukla ilişki kurduğunda hangi değerler ile ilişki kuruyor? Tabi içinde bulunan ortamdaki kuralsızlıkla, bu diğerlerin öncelikli olması birleşince şiddet ve uç davranışlarına yol açmaktadır. Toplumsal yapıda değerlerin öncelik sıralamasının tekrar değişmesi yardımlaşma, iyilikseverlik, tüm insanları hatta doğadaki tüm canlıları önemseyen, bu yönde amaçlar belirleyen bir yapıya dönüşmesi gerekmektedir.
Değerler ve saldırganlık ilişkisini ele almaya çalıştık ama bu saldırganlığın oluşup sergilenmesindeki nedenlerden birisidir.
Kaynakça
Allport, F. H. (1928). Social Psychology and Human Values. International Journal of Ethics, 38, 369- 388.
Allport, G. W., Vernon, P. E., Lindzey, G. A. (1960). A Study of Values. Boston: Houghton Mifflin.
Aronson, E., Wilson, T. D. & Akert, R. M. (2002). Social Psychology.11 4 New Jersey: Prentice Hall.
Aydın, M. (2011), “Değerler, İşlevleri ve Ahlak”, Eğitime Bakış Dergisi, Yıl: 7 Sayı: 19.
Azize, A(2005). Di-Tarih Coğrafya fakültesi öğrencilerinin değer hiyerarşisi ile İlahiyat fakültesi öğrencilerinin değer hiyerarşisinin karşılaştırılması. Yayınlanmamış Yüksek lisans tezi. Ankara üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Ankara
Collins, H. (1991), Collins English Dictionary (Third edition), Glasgow.
Eserpek, A. (1981) Eğitimin Yeni Tutum Geliştirmede Etkinlik Derecesi, A.Ü.D.T.C.F. yay. no 314.
Fichter, J. (2006), Sosyoloji Nedir, çev. Nilgün Çelebi, Anı Yayıncılık, Ankara.
Haviland,W.,Prins, H., Walrath, D., McBride, B.(2008) Kültürel Antropoloji. (çev. İnan Deniz, Erguvan Sarıoglu) Kaktüs yay.İstanbul
Konal,B.(2022). Ergenlerde Beş Faktör Kişilik Özellikleri, Benlik Saygısı Ve Değerler İle Karanlık Üçlü Kişilik Özellikleri Arasındaki İlişkiler. Yayınlanmamış Yüksek lisans tezi. Aksaray
Hofstede, G. (1980). Culture’s Consequences: International Differences in Work Related Values. Beverly Hills: Sage.
Hogg, M. A., Vaughan, G. M. (1998). Social Psychology. Prentice Hall Europe.
Güngör, E. (2000). Değerler psikolojisi üzerine araştırmalar. İstanbul: Ötüken Yayınlar.
Güvenç, Bozkurt (1976), “Değerler, Tutumlar ve Davranışlar”, Ruşen Keleş, Toplum Bilimlerde Araştırma ve Yöntem, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları, Ankara.
Güvenç, B. (1994), İnsan ve Kültür, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Graeber, D. (2015). Değer Teorisi. Antropolojik bir giriş.(Çev Başak Kıcır, Orijinali 2001de yayınlandı) Sel yay. İstanbul
Kağıtçıbası, Ç. (1988). İnsan ve İnsanlar. İstanbul: Evrim Yayınevi
Kağıtçıbaşı, Ç. (1976) İnson ve insanlar, Sosyal Psikolojiye Giriş, Ank.
Kağıtçıbaşı, Ç. (1973) Gençlerin Tutumları; Kültürlerarası Bir Karşılaştırma, ODTÜ, Fen-Edebiyat Fak. yaym no. 25.
Kasapoğlu,A.(1992) “Sosyoloji Öğrencilerinin Sosyal Değer ve Tutumları” Ankara Üniversitesi D.T.C.F.Dergisi, 35 : 141-158.
Kluckhohn, C. (1965). Culture and Behavior. New York: The Free Press.
Kuşdil,M.,E., Kağıtçıbaşı, Ç. (2000). Türk öğretmenlerin değer yönelimleri ve Schwartz değer kuramı. Türk Psikoloji dergisi.15(45) 58-76
Özbudun,S., Şafak,B., Altuntek, S.(2007).Antropoloji kuramlar Kuramcılar. Dipnot yay. Ankara
.
Schwartz, S. (2014) Temel İnsan Değerleri: Kuram, Ölçme ve Uygulamalar(Çev Ali dömez) Yurt ve Dünya 8
Schwartz, S. H., Bilsky, W. (1987). Toward a universal psychological structure of human values. Journal of Personality and Social Psychology, 53, 550-562.
Steg,L., Van Den Berg,A.E., De Groot,J. (2015). Çevre Psikolojisi. (çev:Lütfiye Kaya Cicerali,Eyyüp Ensari Cicerali). Nobel yay. Ankara.
Uçar, M. E. & Konal, B. (2024). Relationships between the dark triad and Schwartz's circumplex of values on high school students. Erzincan University Journal of Education Faculty, 26(2), 184-196. https://doi.org/10.17556/erziefd.1442909
Ünal, C. (1981). Genel Tutumların veya Değerlerin Psikolojisi Üzerine Bir Araştırma. AÜDTCF Yayınları, Ankara.
Yazıcı,M.,(2014). Değerler ve toplumsal yapıda sosyal değerlerin yeri. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Fırat University Journal of Social Science Cilt: 24, Sayı: 1, Sayfa: 209-223
https://www.worldvaluessurvey.org/WVSDocumentationWV7.jsp

10 Mayıs 2026 23:06

08 Mayıs 2026 12:37

07 Mayıs 2026 21:47

07 Mayıs 2026 20:06

10 Mayıs 2026 20:17

02 Mayıs 2026 21:07

09 Mayıs 2026 23:01

10 Mayıs 2026 22:54

08 Mayıs 2026 13:46

01 Mayıs 2026 21:42