Haydar Uzunyayla
Kategori: Sosyal Bilimler - Tarih: 19 Mart 2026 15:21 - Okunma sayısı: 180
Karşı konulmaz iki eğilimle kuşatılmış durumdayız. İlk sırada milliyetçilik, ikinci sırada dincilik yer almakta ve bu ikilinin yükselişini hemen hemen her ülkede görebiliyoruz. Sadece yaşadığımız coğrafyada, küresel güneyde, Ortadoğu veya görece gelişmiş ülkelerde değil, Amerika, Avrupa, Rusya, Çin, İsrail benzeri hegemonik yapılarda daha baskındırlar ve özellikle büyük ekonomik buhran dönemlerinde hızlı bir ivme kazanarak, daha tehlikeli, daha kışkırtıcı, daha kıyıcı oluyorlar.
İzninizle önce şunu belirtmeliyim: Milliyetçilik ve dincilik üzerine düşünürken, aklıma her fırsatta bunların alt edilmesi gelir. Bu durum bende sürekli odaklandığım bir saplantı halini aldı, çünkü söz konusu iki eğilim, tarihin her diliminde gerici siyasi örgütlenmeler, devletleri yönetenler, imparatorlar, tacir tüccar konsorsiyomları ve diğerleri tarafından kitleleri bağımlı kılmak, onların akıllarını almak için kullanılan, son derece güçlü ideolojik yapılar olmuştur. ..(İşin feci yanı, bu yapılar kitleler tarafından da güçlü bir ilgiyle karşılanıyor, çünkü pek zahmet gerektirmeyen, kolayca ulaşılabilen özellik arz etmeleri onları cazip hale getirmektedir…)
Ve acımasızdırlar… Öylesine acımasızdırlar ki kendilerine uyum sağlayamayan bireyi veya topluluğu, çaresizlikle terbiye edebiliyorlar. Pençelerine aldıkları herhangi bir beyni anormal ölçüde küçülterek, onun düşünebilme, düşünce üretme kapasitesinde sınırlılık yaratabiliyorlar ve eğer özellikle çocuk yaştan itibaren bu ikiliye tutsak edilmişseniz, tahribatın boyutu daha da artıyor… Yurttaşın, komşunun, göçmenin veya farklı etnisitelerin üzerinde sürekli denetim oluşturma, “Zencilere ve Yahudilere burada yer yok”, Aleviler mum söndü oynarlar veya Kürtler potansiyel tehlikedir gibi anlayışları besleyen kaynaklar konumundalar… Eğitimi, kültürü, adalet ve hakkı, statükoyu korumak üzere şekillendirerek, hayatımızı karmaşık hale büründürebiliyorlar… Tarih boyunca savaşlara gerekçe, talana, yağmaya, gaspa, ayrıştırma ve ötekileştirmeye meşruiyet olmuşlardır… Ve daha başka şeylere…
İşte tam da bütün bu şeylerden dolayı dinciliği ve milliyetçiliği başımıza dertler açan, bizi bedbaht ve hüzünlü bırakan, üzerimizde gerilim yaratan birer neden olarak değerlendiriyorum ve bunların olmadığı bir yaşam alanı arzuluyorum.
Peki bu olanaklı mıdır?
Evet…
Her ne kadar bu kavramlar toplumu bir arada tutan veya komşuları asgari müştereklerde birleştiren bir ağırlık merkezi olarak görülüyorsa da bunların hepsi birer kurgudur. İnsan kurgular olmadan da hayatı anlamlı hale getirebilir. Bunu için “tasada, kıvançta, kederde aynı ülkü etrafında…” birleşme gibi uydurma tezler gerekli değildir. İnsanı kıskaca alan, depresyona iten bir şey neden gerekli olsun?.. Tersine uydurma tezleri yaşamın olmazsa olmazları olarak devam ettirmek riskli olur, çünkü bunları içselleştirmiş biri, peşinen kendinden başka herkesi öteki olarak görür… Her zaman bir “karşı taraf” yaratır ve bu da birlikte özgür bir yaşamın eşiğini hızla aşındırarak, tarafları birbirine karşı kemirgen hale getirir…
********
Gelecekte dincilik ve milliyetçilik olacak mı? Olup olmayacağı bize bağlı… Kahvaltıda ne yiyeceğimize, akşam yemeğinde neler tüketeceğimize kendimiz karar verdiğimizde, iki kardeş virüsten dolayı ölmekte olan bir çocuğun trajedisine tanıklık etmeyi reddettiğimizde, bunlara karşı tampon görevi görebilecek çözümler ürettiğimizde, gelecek iyi olacaktır… İkinci olarak, dincilik-milliyetçilik ile yönetenler arasında çıkar temelli kirli bir bağın olduğunu kabul etmek zorundayız. Uygarlığımızın yenik düştüğü bu basit sarmal yapıyı kavradığımızda, hem geleceğimizi yukarı çekebileceğiz, hem de “küçük insanlar” olmaktan kurulabileceğiz.

09 Mart 2026 13:49

05 Mart 2026 08:19

05 Mart 2026 18:01

12 Mart 2026 04:52

14 Mart 2026 20:10

02 Mart 2026 06:40

12 Mart 2026 15:35

12 Mart 2026 08:02

18 Mart 2026 20:52

10 Mart 2026 20:27