Bir Kültür Devrimi Anlatısı: ÖZSOY OPERASI VE BİR CUMHURİYET ŞARKISI

Sinema - Mustafa Pala

SİNEMA VE TARİH

Steven Spielberg’in çektiği ve Nazi dönemindeki Yahudi soykırımına kamera tuttuğu, belgesel estetiği, siyah beyaz sinematografisiyle öne çıkan, 1993 yapımı “Schindler’in Listesi” (Schindler’s List); bir tarih “yeniden yapımı” olan, Amerikan İç Savaşı ve köleliğin kaldırılmasına bakan, diyalog odaklı 2012 yapımı “Lincoln”; İskoç bağımsızlık mücadelesini konu edinen, Mel Gibson yönetmenliğinde çekilen 1995 yapımı epik sinema örneği “Cesur Yürek” (Braveheart); Sam Mendes’in yönettiği, gerçek zamanlı kurgusuyla dikkat çeken ve Birinci Dünya Savaşı’nı kadraja alan 2019 yapımı “1917”; Roman Polanski’nin yönetmen koltuğunda oturduğu 2002 yapımı, Varşova gettosundaki bir piyanistin hayatta kalışı üzerinden kişisel tanıklığa ve kolektif hafızaya vurgu yapan “The Pianist”… sinemanın önemli tarih türü örneklerindendir.

Kuşkusuz gerçek olaylar çoğu zaman sinematik değildir. Senarist/yönetmenler olayları dramatize etmek için yapımlarına kurmaca öğeler katarlar. Bu durum “gerçeklik” ile “sanat” arasında belli bir gerilim yaratır. Bu tür filmler, milliyetçi, sömürge karşıtı, devrimci ya da muhafazakâr ideolojilerin taşıyıcısı olabilirler. Galip, mağdur, tarafsız gözlemci gibi kimin gözünden anlatıldığı da onların mesajını doğrudan etkiler. Bugünün diliyle geçmişi anlatmak, anlatılan dönemin ruhunu yakalamak zordur. Özellikle soykırım, işkence, katliam gibi konularda görsel temsil sorumluluğu büyüktür. Tarih ve dönem filmleri için kostüm, araç gereç sağlanması, mekânların ve savaş sahnelerinin yadırgatmayacak kadar gerçeğe uygun inşası maliyetlidir.

Tarihî olayları ve kişileri konu edinen bu tür sinema filmleri, belgeselle kurgu arasında gidip gelerek geçmişi sanat alanında yeniden inşa ediyorlar. Doğal ki bunu yapan yönetmenler yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik, etik ve kültürel sorumluluklar da taşıyorlar. Türk sineması da türün başarılı örnekleriyle dolu; Ziya Öztan’ın belgesele yakın anlatımı ve çok aktörlü dramatik yapısıyla Kurtuluş Savaşı’nı konu edinen 1994 yapımı dizi/film “Kurtuluş”tan, Faruk Aksoy’un İstanbul’un fethini anlamlandıran, bilgisayar tabanlı görüntü destekli (CGI) popüler tarihsel epik filmi 2012 yapımı “Fetih 1453”e kadar…

Kostüm, dekor, dil ve mimari unsurların titizlikle çalışıldığı; gerçek belgeler veya belgesel görüntülerin filme entegre edilebildiği; kahramanlık, mücadele, kayıp, zafer gibi çoğu zaman epik yapıda büyük olayların ele alındığı; bireylerin dramları üzerinden tarihe bakmanın yaygın bir yöntem olduğu; kahraman figürlerini kolayca yüceltilmeye veya gereğinden fazla insanileştirerek yıkmaya “elverişli” bu türün başarılı örnekleri, belgesel titizliği ile dramatik yapıyı dengeleyebilen, etik temsil sorumluluğuna dikkat eden ve izleyiciyi hem düşündüren hem duygulandıran filmlerdir.

BİR CUMHURİYET ŞARKISI

Yazımızın konusu, yönetmenliğini Yağız Alp Akaydın’ın üstlendiği, “Bir Cumhuriyet Şarkısı” (2024) filmi de bu zorluk ve sorumlulukların baskısı altında kotarılan yapımlardan. Türkiye Cumhuriyeti’nin 101. yılına armağan olarak çekilen filmin finansmanı, Türkiye İş Bankası’nın kuruluşunun 100. yıl kutlamaları kapsamında sağlandı. Banka, bu sponsorlukla Cumhuriyet’in kültürel mirasına sahip çıkmayı ve sanatın toplumsal gelişimdeki rolünü vurgulamayı hedeflemişti. Filmin temel amacı, 1930’lu yılların Türkiye’sinde genç Cumhuriyet’in sanat ve kültür alanındaki devrimlerini, özellikle de ilk Türk operası olan “Özsoy”un bestelenme sürecini anlatarak o dönemin ruhunu ve ideallerini yeni nesillere aktarmaktı.

Necati Akpınar’ın yapımcılığını üstlendiği Bir Cumhuriyet Şarkısı’nda dönemin tarihi kişilerinden Özsoy Operası (Op. 9) bestecisi Ahmet Adnan Saygun’a Salih Bademci, Cumhuriyet’in kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’e Ertan Saban, Özsoy’un librettosunu yazan Münir Hayri Egeli’ye Ahmet Rıfat Şungar, Özsoy’un ses sanatçıları ve oyuncularından Nimet Vahid’e Birce Akalay, Mediha’ya Melis Sezer, Nükhet’e Şifanur Gül, Süleyman’a Mehmet Özgür, İstiklal Marşı’nın bestecisi ve Musiki Muallim Mektebi Müdürü Osman Zeki Üngör’e Okan Yalabık… hayat veriyor. Görüntü yönetmenliğini Aras Demiray’ın yaptığı filmin özgün müzikleri Tuluğ Tırpan’a ait. Kostüm tasarımda İsmail Serdar Başbuğ’un, kurguda Ahmet Can Çakırca ve Mahmut Aran’ın, seste Sonat Hançer’in, ışıkta Kadir Yazıcı ile Hakkı Yazıcı’nın emeği var.

Film, 1930’lu yılların atmosferini yansıtmak için 17 farklı mekânda çekilmiş ve 30 kişilik bir sanat ekibiyle döneme uygun dekorlar hazırlanmış. Kostüm tasarımı için 2.500 kostüm ve 2.000 çift özel ayakkabı üretilen Bir Cumhuriyet Şarkısı’nda ayrıntılara gösterilen özenle dönemin ruhu başarılı bir biçimde yansıtılmış diyebiliriz. Bu başarıdaki paya, dönemin müzikal atmosferini yansıtmak amacıyla titizlikle hazırlanmış film müziklerini ve Özsoy Operası’nın sahnelenme sürecinin müzikal yapısını da eklemeliyiz.

ŞARKININ GÜFTE “SIRRI”

Jenerikte, BKM Yazı Grubu’na ait olduğu ve grup üyelerinin adlarının verilmediği filmin senaryosunda ve dolayısıyla hikâyesinde kimin imzası olduğu merak edilirken CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in konuya ilişkin yaptığı sürpriz açıklama, kafaları açacak yerde tümden bulandırdı. Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın izni, Devlet Bahçeli’nin önderliğiyle İmralı’da hükümlü PKK “Önder”i Abdullah Öcalan’la görüşen heyetin üyelerinden DEM Parti milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in ölümünden kısa süre önce kendisine emanet ettiği bir sırrı kamuoyuna duyurdu. Buna göre, birinci açılım sürecinin İmralı tutanaklarında Öcalan’a “Benim babam sizsiniz!” dediği kayıtlı olan Önder, Bir Cumhuriyet Şarkısı’nın senaryosunu kendisi yazmıştı! CHP’nin ilk Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan filmin bu sırrını da ölümünden sonra açıklanmak üzere, son Genel Başkan Özel’e vermişti!

Peki, Osmanlı ümmetinden bir millet yaratan, didaktik olmak pahasına gereğinden çok Cumhuriyet övgüsü ve Atatürk vurgusu içeren senaryonun Sırrı Süreyya Önder tarafından yazılmış olması, senaryo üzerindeki gizemi çözmek yerine neden kafaların daha fazla karışmasına yol açıyor? Şundan: Yeniden çözüm sürecine ilişkin yayımladığı son açıklamada, varlık nedenini bir kere daha Cumhuriyet’in kurucu belgeleri Lozan ve 1924 Anayasası’yla mücadelede bulan PKK’ye duyulan sempatiyle Bir Cumhuriyet Şarkısı’nın senaryosu yazılamaz; yazılırsa, yazanın ya PKK sempatisinde ya da Cumhuriyet övgüsünde bir sorun var demektir!

Çünkü Sırrı Süreyya Önder, Atatürk ve Cumhuriyet devrimlerine yönelik eleştirileriyle sıkça gündeme gelen bir siyasetçiydi. “Ben bu Cumhuriyet’in ne hayrını görmüşüm? … Ben hiçbir şeyi Cumhuriyet’e borçlu değilim. … Ne zaman konuşmuşsam bedel ödemişim.” “Cumhuriyet ne? Sonuçta bir insan icadı, lazımsa kullanırız, değilse daha iyisi neyse onu kullanırız.” “Cumhuriyet kurulurken Allah her alandan silindi, devlet kendini Allah’ın yerine koydu…” “Büyük Atatürk’müş, insanlara böyle büyük?küçük rütbe vermek, bir rütbe yaratmak, hiç alışamamışız…” “Atatürk, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diyerek bir barış mesajı vermemiş aslında, Osmanlı’dan elimizde kalan bu bakiye ile kendi yağımızda kavrulacağız demiş ve bunun karşılığında yüz yıllık bir avans almıştır…” Cumhuriyet hakkında böyle düşünen birinin o Cumhuriyet’in şarkısına güfte yazabilmesi, kişisel politik manevraları söz konusu değilse, açık bir kendini inkârdır!

Sırrı Süreyya Önder’in senaryoda adını gizlemesi, politika yaptığı kesimden dışlanmamak içinse, bu bir aydın dürüstlüğü olamaz; senaryoda dahli yok da amacı Cumhuriyetçi aydınlara şirin görünmekse, bu da yıllardır siyaset yaptığı kesime ihanet anlamına gelir. Her halükârda sır açıklığa kavuşmalıdır; en azından sanata saygının gereği budur ve filmin ana teması olan Cumhuriyet’in kültür devrimi, özellikle sanatta böyle oyunların bozulması ve “oyuncuların” tasfiyesi için yapılmıştır!

KONU VE TEMA

Filme dönecek olursak, Bir Cumhuriyet Şarkısı, 1930’lu yılların Türkiye’sinde, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle ilk Türk operası “Özsoy”un bestelenmesi ve sahnelenmesi sürecini merkezine alıyor. O dönemde genç ve yetenekli sanatçıların, kısıtlı imkânlara ve çeşitli engellere rağmen, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu tarihi görevi nasıl yerine getirdiklerini anlatıyor. Film, aynı zamanda dönemin siyasal, sosyal ve kültürel atmosferini, modernleşme çabalarını ve sanata verilen önemi gözler önüne seriyor.

Filmin ana teması, genç Cumhuriyet’in “sanat ve kültür devrimi”dir. Sanatın bir ulusun modernleşmesinde ve kimliğini bulmasındaki kurucu rolü, filmin temel mesajını oluşturuyor. Atatürk’ün“Güzel sanatlarda muvaffak olmak, bütün inkılaplarda başarıya ulaşmak demektir.”sözü, filmin ruhunu,“Yokları sayarak hiçbir şey yapılamaz.”inancıysa mücadelede azim ve kararlılığın önemini özetler niteliktedir. Kadınların toplum içine çıkması, sosyal haklara kavuşması, umut, fedakârlık, milli değerlere bağlılık, rekabet, aşk, dayanışma gibi yan temalarla ilerleyen diğer önemli konular, filmin alt hikâyelerini alan açmaktadır.

Filmin dramatik örgüsü, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Türkiye’ye yapacağı ziyaret öncesinde Atatürk’ün bir opera bestelenmesi talimatı vermesiyle başlıyor. Bu görev, Musiki Mektebi muallimlerinden genç besteci Ahmet Adnan Saygun’a, okulun müdürü Osman Zeki Üngör’le bir tartışması sonucu aldığı Muş sürgününün hemen ardından veriliyor. Saygun ve arkadaşları, son derece kısıtlı bir sürede ve her gün giderek artan zorluklarla mücadele ederek “Özsoy Operası”nı 26 gün içinde yaratmaya çalışıyorlar. Bu süreçte, dönemin sanat ve siyaset çevreleriyle olan ilişkileri, kişisel yaşamlarındaki fedakarlıklar ve sanatsal üretim sürecinin sancıları ayrıntılı bir biçimde işleniyor. Filmin yarattığı duygu atmosferi, operanın başarıyla sahnelenmesi ve bunun genç Cumhuriyet için taşıdığı anlamla doruk noktasına ulaşıyor.

MÜZİK MERKEZLİ KÜLTÜR DEVRİMİ

Biraz geri çekilip açıyı genişletirsek, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki genç Cumhuriyet’in ulusal ve modern bir kimlik inşa etme projesinin bir parçası olan kültür devriminin merkezinde “milli musiki”yi çağdaş bir seviyeye taşıma hedefiyle kurgulanan radikal ve kapsamlı bir müzik politikasının yer aldığını görürüz. Bu politika, tek bir hamleden ibaret olmayıp, birbiriyle bağlantılı ideolojik hedefler, kurumsal yapılar ve sanatsal üretimleri içeren bütüncül bir yaklaşımdır. Temel amacı Osmanlı’nın saray ve tekke çevresinde gelişen geleneksel müziğini (alaturka) geri plana alarak, kaynağını Anadolu halkının öz ezgilerinde bulan fakat tekniğini Batı’nın çok sesli (polifonik) müziğinden edinen yeni ve evrensel bir Türk müziği yaratmaktı.

Atatürk’ün müzik politikası, Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde formüle ettiği “hars” (milli kültür) ve “medeniyet” (evrensel uygarlık) ayrımından etkilenmiştir. Bu felsefeye göre yeni Türk müziğinin ruhu ve melodik yapısının temelinde, “hars”ın, yani ulusun özünü temsil eden, Anadolu’nun binlerce yıllık birikimini taşıyan Türk Halk Müziği bulunmalı; tekniği ise evrensel olmalıydı. Bu millî kaynak, Batı müziğinin armoni, kontrpuan ve orkestrasyon gibi çok sesli müzik teknikleriyle işlenerek evrensel “medeniyet” seviyesine çıkarılmalıydı. Amaç milli kimliği yansıtan ve dünyadaki diğer uluslar tarafından anlaşılan, takdir edilen bir müzik yaratmaktı.

O dönemde “alaturka müzik” olarak adlandırılan geleneksel sanat müziği, Bizans, Arap ve Fars etkileri taşıması, bireysel ve karamsar bir ruh hali yansıtması gibi nedenlerle “yeni insan” ve “yeni toplum” ideallerine uygun değildi ve bu haliyle çağdaşlaşmaya engel olduğu düşünülüyordu. Atatürk, 1 Kasım 1934’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı tarihi konuşmada şöyle diyordu: “Arkadaşlar! Güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir. Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır… Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir an önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu düzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.”(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. III, Atatürk Araştırma Merkezi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2024, s. 217.)

Bu çağdaş müzik politikası somut adımlarla hayata geçirildi. Yeni müzik anlayışını okullarda öğretecek müzik öğretmenleri yetiştirmek amacıyla Cumhuriyet’in ilk ve en önemli müzik kurumu Musiki Muallim Mektebi açıldı. Osmanlı’dan devralınan Mızıkayı Hümâyun, modern bir senfoni orkestrasına dönüştürülerek Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası oluşturuldu. Müzik, opera, bale ve tiyatro sanatçıları yetiştirmek üzere modern bir yapı olarak Ankara Devlet Konservatuvarı açıldı…

Bitmedi, yeni müzik anlayışını benimseyecek ve bu müziği üretecek besteciler yetiştirmek amacıyla, devrim felsefesine uygun yetenekli gençler devlet bursuyla Paris, Berlin, Prag gibi Avrupa’nın önemli müzik merkezlerine gönderildi. Bu gençler, yurda döndüklerinde “Türk Beşleri” (Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun ve Necil Kâzım Akses) olarak anılacak müzik devriminin öncüleri oldular. Halk ezgilerinin bilimsel yöntemlerle toplanması için yurt çapında derleme gezileri düzenlendi… Ve Atatürk operayı “sahne sanatlarının zirvesi” ve modern bir ulusun en önemli göstergelerinden biri olarak gördüğünden ilk Türk operasının bestelenmesini bizzat teşvik etti; Bir Cumhuriyet Şarkısı’nın konusu olan Özsoy Operası (1934) böyle doğdu!

TARİHİ KİŞİLER

Şimdi “Bir Cumhuriyet Şarkısı”na kaldığımız yerden devam edebiliriz. Filmde yer alan tarihi kişilerden Ahmet Adnan Saygun (1907-1991) Türk Beşleri arasında yer alan öncü bir besteci ve müzikologdur. Türkiye’nin ilk Devlet Sanatçısı unvanına sahip olan Saygun, klasik Batı müziği formlarıyla Türk halk müziği ve makamlarını birleştiren eserleriyle tanınıyor. En bilinen eserleri arasında, filmin de konusu olan “Özsoy Operası” ve “Yunus Emre Oratoryosu” yer alıyor. Osman Zeki Üngör (1880-1958) ise Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal marşı olan İstiklâl Marşı’nın bestecisi, orkestra şefi ve eğitimcidir. Osmanlı sarayında yetişmiş ve Muzıka-yı Hümâyun’da (Saray Orkestrası) görev yapmış, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte bu kurumun Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na dönüşmesinde önderlik etmiş, aynı zamanda Ankara’da kurulan Musiki Muallim Mektebi’nin müdürlüğünü yaparak Türkiye’de müzik eğitiminin kurumsallaşmasına büyük katkı sağlamıştır.

Filmde, Ahmet Adnan Saygun’la Osman Zeki Üngör’ün arasında gereğinden fazla vurgulanan anlaşmazlığa zemin oluşturabilecek bir tarihsel gerçekliğe ulaşamadığımızı belirtmek zorundayız. Bu nedenle filmde ikili arasında kurgulanan gerilimin kişisel nedenlere değil, müzik felsefelerinin farklı olmasına dayandırmaktan başka çaremiz yok. Zira Cumhuriyet’in erken dönemine ait devrimlerin köklü kopuşlarla ilerlediğine tanık olsak da kişiler düzeyinde bir süreklilik daime var olmuştur. Nihayet Saygun ile Üngör arasındaki gerilimin, önemli ölçüde değişimlerin kişiler üzerindeki etkilerinin farkından kaynaklandığı söylenebilir. Belki de söz konusu gerilimin nedenlerini, Üngör’ün geleneksel Batıcılığı ile Saygun’un halk kaynaklı modernizminin çatışmasında aramak gerekecektir: Üngör, klasik Batı müziğini, özellikle Alman-Romantik geleneğini, Türkiye’de saf ve disiplinli biçimde uygulamaya çalışan bir çizgidedir. Saygun ise Batı tekniğini alıp yerli malzemeyle sentezleme peşindedir. Bu nedenle halk müziği, tasavvuf ve Anadolu kültürü onun müziğine yansır.

1930’ların ortasında Ankara’da müzik kurumlarında görev alan bu iki figür arasında estetik farklılık nedeniyle mesafeli bir ilişki olduğu tahmin edilebilir. Üngör’ün özellikle orkestra repertuvarı seçimlerinde modern Türk müziği yerine Batı klasiklerini tercih etmesi, Saygun’un eserlerine başlangıçta mesafeli durması, Saygun ve diğer genç bestecilerce bir tür muhafazakârlık olarak görülmüş olmalıdır. Zeki Üngör filmin zamanı olan 1934’e kadar Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nın başındadır ve otoriter bir figürdür. Müzik kurumlarının modernleştirilmesi sürecinde Üngör’ün etkisi azalırken Saygun gibi genç kuşaklar öne çıkar. Bu gelişmeler ve müzik politikalarındaki farklılık, söz konusu çatışmayı açıklamakla birlikte, resmî belgelerde veya mektuplarda doğrudan ve somut yansımasına dair bir bilgiye rastlamadığımızı belirtmek, çatışmanın filmde bu denli abartılmasının tarihsel olgularla örtüşmediğini söylemek zorundayız.

Filmde renkli bir biçimde çizilmiş başka tarihsel kişiliklerden biri de Münir Hayri Egeli’dir (1903-1970). O da Cumhuriyet döneminin önemli kültür ve sanat insanlarından. Yazar, yönetmen, halkbilimci ve ressam gibi çok yönlü bir kimliğe sahip. Atatürk’ün yakınında bulunmuş ve onun direktifleriyle birçok kültür projesini hayata geçirmiş. Filmde ve gerçekte “Özsoy Operası”nın librettosunu (metnini) yazmış. Ayrıca, Atatürk’ün görevlendirmesiyle Almanya’da sinema eğitimi almış, Türkiye’nin ilk sesli ve belgeli filmlerinden bazılarını yönetmiş. Halk müziği ve folkloru üzerine önemli derlemeler ve araştırmalar yapmış. Ankara Halkevi’nin başkanlığını yürüterek Cumhuriyet’in kültür politikalarının uygulanmasında aktif rol almış.

Filmin sürprizi, gerçek bir tarihi kişilik olduğu kanıtlı olmayan Bulgar Miti Kovaçeva (Bensu Soral). Filmde hem romantik bir figür hem de dönemin kültürel atmosferini yansıtan bir simge. Çekici bir soprano olarak sunuluyor, Mustafa Kemal Atatürk’le dans sahneleri dikkat çekiyor. Bir sanat karakteri olarak “Mustafa Kemal’in subaylık yıllarında evlenme teklif ettiği ancak bir araya gelemediği Bulgar generalin kızı” biçiminde tanımlanan Miti, biyografilerde yer almadığından tarihsel olarak doğrulanamıyor ve kurmaca ögelerle beslenen sembolik bir figür olarak kalıyor. Filmde Cumhuriyet’in kültürel açılımını, kadınların sosyalliğini ve özgürlüğünü, sanatın toplumda ne kadar güçlü bir dönüştürücü araç olduğunu örnekleyerek öne çıkıyor. Miti’yle dans sahnesi, Atatürk’ün geleneksel lider imajının ötesinde insani yönünü vurguluyor.

FİLMİN ve CUMHURİYET’İn başarısı ORTAK

Filmin yönetmeni Yağız Alp Akaydın, 1975 doğumlu, son yılların popüler ve başarılı projelerine imza atmış önemli yönetmenlerden biri. Özellikle “Söz” dizisiyle geniş kitleler tarafından tanındı. Aksiyon sahnelerindeki başarısı ve dinamik anlatım diliyle dikkat çekti. Projelerinde genellikle güçlü karakter hikayelerini ve dramatik yapıyı başarıyla kurması, tarihi ve dönem projelerindeki yetkinliği, “Bir Cumhuriyet Şarkısı” gibi önemli bir yapımı üstlenmesinde etkili oldu.

Akaydın’ın, Cumhuriyet devrimlerinin yüksek nabzını vurgulamak için tamamen iyi niyetle yaptığını eklemek koşuluyla, filmin temposunu ve tansiyonunu, yer yer neredeyse gerilim türü filmlerinkine benzer bir abartıya kadar yükselttiğini söylemeliyiz. Operanın ilk gösterimi öncesinde Saygun’un korku ve heyecanla piyano başında yığılıp kalmasıyla, gösterimin sonunda Atatürk’ün tepkisindeki gecikmeyle yaratılan gerilim, anlatımın doğal akışını epik bir abartıya taşıyor gibidir. Öte yandan filmin anlatımı, özellikle Mustafa Kemal’in bulunduğu sahnelerde kolayca didaktik bir yapıya bürünebiliyor.

Ahmet Adnan Saygun’a hayat veren Salih Bademci 1984 doğumlu, son dönemin en yetenekli ve çok yönlü oyuncularından. Tiyatro kökenli olan Bademci, Saygun’daki performansı gibi canlandırdığı her karakterle büyük beğeni topladı. Mustafa Kemal Atatürk rolündeki Ertan Saban 1977 Üsküp doğumlu, Makedonya kökenli. Hem tiyatro sahnesinde hem de kamera önünde başarılı oyunlara imza attı. Kariyerindeki en önemli rollerden biri olan Mustafa Kemal’de fiziki benzemezliği ve fazlaca ağız kullanması eleştirilse de oyuncunun temsil ettiği karaktere fiziki benzerliğini başarı ölçütü olarak değerlendirmenin yanlışlığı ve gereksizliği ortadadır.

Münir Hayri Egeli rolünde Ahmet Rıfat Şungar 1983 doğumlu hem bağımsız sinemada hem de ana akım projelerde yer alan bir oyuncu. Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” filminde önemli bir sıçrama yaptı. “Ahlat Ağacı”, “Deniz Seviyesi” ve “Bozkır” gibi ödüllü filmlerdeki performanslarıyla sinema dünyasında saygın bir yer edindi. Nimet Vahid Hanım’da Birce Akalay, 1984 doğumlu ve televizyon ekranlarının popüler kadın oyuncularından. Mediha Hanım’da Melis Sezen de 1997 doğumlu, genç kuşağın dikkat çeken oyuncuları arasında. Bu kadroyla “Bir Cumhuriyet Şarkısı,” hem eleştirmenlerden hem de seyirciden genel olarak olumlu değerlendirmeler aldı. Filmin, tarihi bir konuyu başarıyla ve duygusal bir dille anlattığı, prodüksiyon kalitesinin ve oyuncu başarılarının altı çizildi.

ŞEHNAME’DEN ÖZSOY’A

Özetle Cumhuriyet’in kültürel devrimini ve modernleşme sürecini, Özsoy Operası’nın sahnelenmesi üzerinden anlatan film, Atatürk’ün sanata verdiği önemi ve bu alanda yapılan reformları, dönemin zorluklarına karşın sanatın birleştirici gücünü ve bireylerin fedakârlığını ön plana çıkarıyor. Bütün bunların bir göstergesi olarak filmin dramatik yapısının merkezinde yer alan “Özsoy Operası”, mezhepsel ayrılık içinde bulunan iki komşu ülke, Türkiye ve İran’ın bu ayrılığını dinsel konumlarını aşarak kardeşleşme arzusunu dile getiriyor ve Mustafa Kemal’in “Yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımının cisimleşmiş halini gösteriyor.

“Gerçek bir hikâye, gerçeküstü bir mücadele…” jeneriğiyle açılan ve Mustafa Kemal Atatürk’e sonsuz teşekkürlerle kapanan Bir Cumhuriyet Şarkısı’na esin kaynağı olan Özsoy Operası, İran şairi Firdevsî’nin İran mitolojisi ve tarihinin “krallar kitabı” Şehnâme’sinden yola çıksa da onu bambaşka bir amaç ve tema için yeniden yorumluyor.

Yaşamı 940-1020 yılları arasına tarihlenen Firdevsî, Fars dilinin ve edebiyatının en büyük şairlerinden biri kabul ediliyor. Firdevsî’nin yaşadığı dönem, tıpkı 1920’lerde Türkiye Cumhuriyeti’ninki gibi, İran’ın Arap hakimiyeti sonrası kendi kültürel ve dilsel kimliğini yeniden bulma ve canlandırma çabası içinde olduğu bir zamandı. Farsçanın, Arapçanın yoğun etkisi altında gerilediği bir çağda Firdevsî, yaklaşık 30 yıl süren bir çabayla Şehnâme’yi yazdı ve 900 yıl sonra Cumhuriyet’in Türk dili ve kimliği için yaptığı gibi, Fars dilini, İran kimliğini yok olmaktan kurtardı. Onun“Acem’i bu Farsçayla yeniden dirilttim.”dizesi, bu misyonun özetidir.

60.000 kadar beyitten oluşan Şehname tek bir şairin yazdığı, dünyanın en uzun epik şiirlerindendir. Eser, sadece bir şiir değil, aynı zamanda İran’ın ruhunu, tarihini, mitlerini, ahlaki değerlerini ve milli bilincini içinde barındıran bir kimliktir. Dünyanın yaratılışından başlayarak 7. yüzyıldaki Arap istilasıyla Sasani İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar olan efsanevi ve tarihi İran’ın varoluşunu anlatır. En bilinen öykülerinden biri, omuzlarında iki yılan çıkan zalim hükümdar Dahhak ve ona karşı bir demircinin (Gâve/Kawa) başlattığı isyanla tahta geçen Feridun’un öyküsüdür. Kahramanlık (Pehlivanlık) bölümü eserin en geniş ve en sevilen kısmıdır. Bu bölümde iyilik ile kötülük arasında bitmek bilmeyen savaşlar ve bu savaşlarda öne çıkan kahramanların destansı maceraları yer alır.

Şehname, İranlılar için Homeros’un İlyada ve Odysseia’sının Eski Yunan için taşıdığı anlamı ifade eder. Öte yandan eser, sadece İran’a ait bir destan değil, aynı zamanda iyilik-kötülük, sadakat-ihanet, kahramanlık-trajedi gibi evrensel temaları işler. Özellikle Rüstem ve Sührâb’ın trajik hikayesi, dünya edebiyatında baba-oğul çatışmasının en dokunaklı örneklerinden biri kabul edilir.

Bir Cumhuriyet Şarkısı filmine konu olan ve hazırlık süresinin kısıtlı oluşu nedeniyle, Cumhuriyet gibi devrimsel kararları zorunlu kılan Özsoy Operası’nın konusu, işte böylesine büyük bir yapıta dayanmaktadır. Konusu, Şehnâme’deki efsanevi hükümdar Feridun’un hikâyesinin belirli bir bölümüne odaklanır. Efsaneye göre, Feridun’un soyunun devamı için halk dua eder ve sonunda Hakan’ın ikiz erkek çocukları dünyaya gelir. Bu mutlu olay büyük bir sevinçle kutlanır. Ancak kutlamalara davet edilmeyen kötülük tanrısı Ahriman, öfkeyle ortaya çıkar ve kardeşlerin kaderine müdahale ederek onları birbirlerinden ayıracak ve düşman kılacak bir uğursuzluk kehanetinde bulunur.

ÖZSOY’UN YANITI

Operanın ana fikri bu noktada ortaya çıkar; ayrı düşen ve farklı yollara giden bu iki kardeş, aslında Türkleri (Tur) ve İranlıları (İraç) temsil etmektedir. Yüzyıllar sonra bu iki kardeşin yeniden buluşup “Özsoy”larının bir olduğunu anlamaları, Türk ve İran uluslarının ortak köklerine ve ezeli kardeşliğine yapılan bir vurgudur. Özsoy Operası, Şehnâme’den sadece bu küçük bölümü alıp onu Türk-İran kardeşliği vurgusu için yeniden biçimlendirmiştir. Opera, Şehnâme’yi bir kaynak olarak kullanmış ancak onun özündeki İran-Turan çatışmasını alıp 1930’ların siyasi konjonktürüne uygun bir biçimde Türk-İran kardeşliği anlatısına dönüştürmüş, yaratıcı bir kültürel ve diplomatik manevradır.

Özsoy Operası, Şehnâme’nin ulusal sınırları çizen anlatısını, evrensel bir kardeşlik ve barış mesajı için bir araç olarak yeniden kurgularken yarattığı vizyonla,“Atatürk, Yurtta sulh, cihanda sulh diyerek bir barış mesajı vermemiş aslında… bunun karşılığında yüz yıllık bir avans almıştır.”diyen ufuksuzluğa, 90 yıl önce hak ettiği yanıtı vermiş görünmektedir…

Bir Cumhuriyet Şarkısı, sadece bu nedenle bile alkışı hak eder!