JUNG’LA DERİN SOHBETLER 4

Felsefe-Mantık - Eğitimci Yazar Hatice ERDEM

CARL GUSTAV JUNG İLE DERİN SOHBETLER 4

Kolektif Bilinçdışı-Arketipler

Genç Kadın zihnindeki soruları aceleyle toparlamaya çalıştı. Yağmurun sesi artık dışarıdan değil, içinden geliyormuş gibi hissediyordu. Jung sesini zar zor duydu.

“Kolektif bilinçdışı konusunu daha ayrıntılı öğrenmek istiyorum. Diğer arketipsel figürlerin amacı nedir?”

Jung, bu soruyu bekliyormuş gibi kafasını anlayışla salladı.

“Kolektif bilinçdışı insanlığın ortak görüntü deposu gibidir demiştim hatırlıyor musun?”

Kadın kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Evet hatırlıyorum. Yani doğuştan gelen kodlar gibilerdi.”

“Evet. Nasıl ki kalbinin nasıl çalışacağını öğrenmemene rağmen kalp atmayı biliyorsa, ruh da bazı imgeleri öğrenmeden bilir. Dışa bakan rüya görür, içe bakan ise uyanıp kendini keşfeder...”

Bu sözlerle birlikte Kadının aklına birçok filozofun “Bilgi doğuştandır...” öğretisi geldi. Sokrates’e göre öğretmen bilgi aktarmaz sadece bir rehberdir... Doğru sorularla insanın içindeki bilgileri doğurtur.

Platon’a göre ruh, hakikati bir şekilde hatırlar ve öğrenme, aslında hatırlamaktır.

Pisagor ise her şeyin sayı ve düzenle bağlantılı olduğunu, evrenin simetrisi ve matematiksel uyumunun ruhu etkilediğini söylüyordu. Ona göre bilgiye ulaşmak, ruhun bu düzeni fark etmesiyle mümkün olurdu.

Sonra düşüncesi çağlar boyunca ilerlemeye başladı. Yaptığı araştırmalar bir bir zihninin perdesine projekte ediliyordu sanki.

René Descartes aklına geldi. Ona göre bazı fikirler; Tanrı, matematik, sonsuzluk gibi kavramlar deneyimden gelmezdi. Zihin bunları doğuştan taşırdı. Duyular aldatabilirdi ama aklın içindeki apaçık doğrular sarsılmazdı.

Gottfried Wilhelm Leibniz daha da ileri gitmişti. İnsan zihnini boş bir levha olarak görenlere karşı çıkmış, zihni damarları olan bir mermer bloğa benzetmişti. Heykel dışarıdan yapılmazdı; şekil zaten taşın içinde gizliydi.

Immanuel Kant ise deneyimin gerekli olduğunu kabul etmiş ama bilginin ham maddesinin zihnin kategorileri olmadan anlam kazanamayacağını söylemişti. Zaman, mekân ve nedensellik… Bunlar dışarıdan öğrenilmezdi; zihnin doğuştan getirdiği çerçevelerdi.

Sonra yönünü mutasavvıflara çevirdi. Onlara göre ise bilgi, dışarıdan edinilen kuru bir malumat değil, insanın özünde saklı olan hakikatin keşfiydi.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye göre insan, aradığı hakikati aslında kendi içinde taşırdı. Ona göre öğrenmek, kalbin üzerindeki perdelerin kalkması ve insanın özündeki ilahi sırları hatırlamasıydı.

İbn Arabi ise insanı, hakikatin tecelli ettiği bir ayna olarak görürdü. Marifet, dışarıdan yüklenen bir bilgi değil, insanın varlığında zaten mevcut olan ilahi isim ve sıfatların fark edilmesiydi.

Gazali’ye göre ise kesin ve sahih bilgi, yalnızca akıl ve duyularla sınırlı değildi. Hakiki bilgi, kalbe doğan ilahi bir nur ile ortaya çıkar ve bu nur insanın iç dünyasında uyanışa vesile olurdu...

Kısaca hepsi, bilginin dışarıdan verilmediğini, içsel bir uyanışla ortaya çıktığını vurgulamaya çalışıyordu aslında...

Kadın bir an durup gözlerini kapattı. Belki de bilgelik, yeni bir şey edinmek değildi. Belki de sadece üzeri örtülmüş olan içsel hazineyi açmaktı. Zihni ivedilikle tıkır tıkır çalışıyordu. Jung kadının yüzündeki duygu geçişlerini izledi. Gözlerini hafifçe kıstı. Kadının içinden geçenleri anlamış gibi konuştu.

“İnsan dünyaya yalnızca bir bedenle gelmez. Bir ruhsal mirasla gelir.”

Genç Kadın gözlerini aralayıp mırıldandı.

“Mitler, semboller, rüyalar… Bilinçdışının dilidir yani.”

“Evet. Bunlar kişisel icatlar değildir, bilinçdışının dili evrenseldir. O yüzden farklı kültürlerde aynı figürler tekrar eder. Daha önce verdiğim örnekleri hatırla.”

Jung masadaki muma baktı. Bir öğrencisine rehberlik etmeye hazırlanır gibi Genç Kadın’ın yüzüne baktı. Birçok arketipi bir kerede sıraladı.

“Kahraman…

Bilge ihtiyar…

Anne figürü…

Yılan…

Ağaç…

Mağara…”

Bu başlıklarla birlikte kadının zihninde bir kapı aralandı. Jung o kapıyı açtı.

“Yani biz rüya gördüğümüzde sadece kendimizi görmeyiz. İnsanlığın hafızasına dokunuruz.”

Bu cümle odada yankılanırken Kadın Jung’un sohbetlerinin başındaki konuşulanları hatırladı. Jung bir sır veriyormuş gibi sesini alçalttı.

“Kolektif bilinçdışı zaman dışıdır. İçinde geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda vardır.”

Kadın önemli bir ayrıntı yakalamış gibi fısıltıyla konuştu.

“O yüzden bazı rüyalar kehanet gibi hissettiriyor… Ve birçok bilim insanı ve sanatçının ilham aldığı yer bu yüzden burası. Çünkü zaman ve mekan üstü bir alan...”

“Çünkü bilinçdışı, nedensellikten çok anlamla çalışır. Şunu iyi ayırt et. Kolektif bilinçdışı mistik bir hayal değildir. Ben bunu klinikte, rüyalarda, psikotik krizlerde, sanatta defalarca gözlemledim. Bazı örnekleri sana anlattım. Farklı coğrafyalarda aynı tufan hikâyelerinin anlatılması tesadüf değildir.

Nuh,

Utnapiştim,

Deukalion…

İsimler değişir ama hafıza değişmez.”

Kadın fısıltıyla konuştu.

“Yani rüyalarımda sadece kendimi görmüyorum…”

“Evet. Aslında insanlığın hafızasına dokunuyorsun.”

Masaya bakıp devam etti.

“Akıl bunu inkâr eder. Ama ruh bunu tanır.”

Kadın derin bir nefes aldı.

“Peki bu alana girmek tehlikeli mi? Daha önce başta korkutucu ama öğretici demiştiniz.”

Jung gülümsedi.

“Bilinçsizce girilirse evet. Ama bilinçle yaklaşıldığında, insanı parçalayan değil, birleştiren bir alandır. Baştan beri bilinçdışıyla gönüllü karşılaşmamı, benim yönettiğim ve sonucunu merakla beklediğim bir deney sanmıştım. Bugün ‘onun’ bana uygulanan bir deney olduğunu söyleyebilirim.”

Bir an durdu. Anıları onu tekrar ziyaret etti.

“Freud’un korktuğu yer tam olarak burasıydı.”

Kadın başını anlayışla salladı.

“Çünkü kontrol edilemiyor…”

“Ego kontrol ister. Kolektif bilinçdışı ise teslimiyet. Bu yolculuğa kendi mitini bulmak için çıkarsın. Bireyleşme yolculuğu, kolektif bilinçdışından kaçmak değil, orada kaybolmadan yürüyebilmektir.”

Kadının gözleri doldu.

“Yani yalnız değiliz…”

“Hiç olmadık... İnsanlığın rüyası hep devam ediyor. Biz sadece ona kendi cümlemizi ekliyoruz.”

Kadın derin bir nefes aldı, gözleri hâlâ doluydu.

“Peki… biz kendi içimizde, kendi ruhumuzda neyi arıyoruz? O ışık, o Merkez… o Self... yaratıcı gücü, ruhumuzun bağlı olduğu kaynağı aramak gibi bir şey mi?”

Jung başını salladı.

“Hatırla, Nietzsche ‘Tanrı öldü’ demişti. Dışarıdaki tanrı figürü belki artık insanlar için bağlayıcı değil; ama bilinçdışında Tanrı imgesi hâlâ çalışır. Arketipler, mitler, rüyalar… Bunlar insanın bilinçdışındaki bu kadim enerjiyi taşır ve hâlâ ruhsal dünyamızı şekillendirir.”

Kadın, bu sözleri duyduğunda içinde uzun zamandır kapalı kalmış bir pencere aralandı. Göğsünün tam ortasında, küllenmiş bir kor yeniden kızardı. Sanki yıllardır susturulmuş bir ışık, nihayet adını hatırlamıştı.

Belki de Nietzsche haklıydı, diye düşündü. “Tanrı öldü” derken gökteki bir varlığı değil, insanın sırtını yasladığı o görünmez koltuk değneğini kastediyordu. Dışarıda sopayla bekleyen, cezalandıran, korkutan bir figür… İnsanların ellerine verilmiş bir korku maskesi. Kimileri o maskeyi takıp hükmetmişti. Kimileri de o maskenin arkasına saklanıp sorumluluktan kaçmıştı.

Bir an PK filmindeki sahne gözünün önüne geldi. “Yanlış numara…” demişti o yabancı. İnsanlar Tanrı’yı aradıklarını sanıyor ama aslında birilerinin kurduğu çağrı merkezine bağlanıyorlardı. Korkularını pazarlayan, umutlarını yöneten, sorularını susturan bir sisteme.

“Ya ben de yanlış numarayı aradıysam?” diye geçirdi içinden.

Belki Tanrı dışarıda değildi. Belki de dışarıya yansıtılan şey, insanın kendi içindeki yaratıcı gücüydü. Yıllarca beklediği bir ses vardı. Rüyalarından süzülen, sembollerin arasından konuşan, korkularının arkasında sabırla duran bir ses. Ona itaati değil, cesareti fısıldıyordu. Kör inancı değil, bilinçli seçimi.

Nietzsche’in Üst insanı… Belki de dışarıdaki tanrıları öldürmek değildi mesele. Belki mesele, içinde şah damarından daha yakın olan yaratıcıyı keşfetmekti.

Akıl hastanelerini düşündü bir an. Hakikati gördüğü için değil; taşıyamadığı için kırılan zihinleri. Gerçek, güçlü bir omurga isterdi. Sorumluluk isterdi. Kendi anlamını yaratma cesareti isterdi.

Ve o an içindeki ses netleşti:

“Ben hep buradaydım. Sen korkularını dinlerken sustum. Başkalarının Tanrı’sını ararken bekledim. Şimdi yanlış numarayı kapattın. Artık doğrudan bana bağlanıyorsun.”

Kadın gözlerini kapadı. Dışarıdaki sopalı figür silikleşti. İçerideki ışık ise ilk kez korkmadan parladı. Anladı ki mesele Tanrı’yı öldürmek değil; onu dışarıdan içeri taşımaktı. Ve belki de en büyük devrim, dışarıya bakmayı bırakıp aynaya bakmaktı.

Kadın içinden geçen sözü dışa vurdu.

“Ve arketipler…Rüyaların karakterleri... O ışığa, tanrıya ulaşma serüveni olabilir mi? Ruh kodlarımızda saklı olan bilgileri hatırlama haritası gibi...”

Jung başını eğdi. Mumun alevi hafifçe titredi. Ama bu kez karanlık tehditkâr değildi. Jung, genç kadının beklentisini sezmiş gibiydi. Bu kez anlatmaya başlamadan önce pencereye yöneldi. Yağmur durmuş, gökyüzü gri bir sessizliğe bürünmüştü.

“Arketipleri yalnızca psikolojik kavramlar sanmak, onları gölgede bırakmaktır. Onlar, mitlerin kemiği; dinlerin iskeleti; ezoterik metinlerin suskun tanıklarıdır. Senin sorunu daha da netleştireyim: Bu karakterler, yalnızca içimizdeki imgeler değil, insanlığın hatırlama haritasıdır. Işığa, Self’e ya da ruhun tanrıya dokunuşuna götüren yolları gösterirler. Tanrı imgesi insan psişesinde arketipsel bir yapıdır.”

Jung Kırmızı Kitabı bir dostuna dokunur gibi tekrar eline aldı.

“Kahraman’dan başlayalım.”

Kadın o anda hemen Herkül’ü, Gılgamış’ı, Odysseus’u düşündü. Jung devam etti.

“Kahraman, yalnızca ejderha öldüren bir arketip değildir. Kahramanın yolculuğunda sıradan dünyanın eşiği aşıldıktan sonra girilen bir aşama vardır. Buraya ‘Balina’nın Karnı’ denir. Burası her kahramanın dışarıdaki varoluşunu anlamlandırabilmesi için girdiği bir Rahim gibidir...”

Genç Kadın araya girdi.

“Yani bir nevi mağaraya inmek gibi... Gerçek adımızı bulmak ve yeniden doğmak üzere girdiğimiz yer...”

“Evet. Gılgamış, ölümsüzlüğü ararken Enkidu’nun ölümüyle çöker. İsis, Osiris’in parçalarını toplarken kahramanca bir bilinçle hareket eder. İnanna, yeraltına indiğinde gücünü değil, kimliğini kaybeder.”

Kadın irkildi. The Matrix’teki Neo aklına geldi. Gerçekliğin çöküşünü yaşamadan önce depresyon, kayıp, kimlik krizi yaşamıştı.

“Demek ki kahramanlık, yükselmekten çok yer altına inip benliğiyle yüzleşmekle ilgili.”

“Kesinlikle. Kahraman arketipinin özü katabasistir. Yani yeraltına iniş... Bu yüzden her büyük dönüşüm depresyonla, krizle, kayıpla, kaosla başlar. Yeraltına inmeyen, ışığı ne görebilir ne de taşıyabilir. Her gerçek kahraman önce çöker.

“Mitlerdeki canavarlara gelecek olursak, hiçbir zaman dışarıdan gelmezler.”

Genç Kadın meraklı bakışlarla sordu.

“Yani içimizdeler mi?”

“Ejderhalar, yılanlar, Minotor, Leviathan… Bunlar, bilinçdışının bastırılmış imgeleridir.”

Kadın hemen gölge kavramını hatırladı. Jung devam etti.

“Minotaur labirentin içinde yaşar. Labirent bilinçdışıdır. Canavar ise bastırılmış yönündür. Minotaur ise, insanın hayvansal doğasıdır. Labirent o kadar karmaşıktır ki giren çıkamaz. Theseus canavarı öldürmek için içeri girer. Ariadne ona bir ip yumağı verir. Theseus ipi girişe bağlar, ilerler, Minotaur’u öldürür. Sonra ipi takip ederek dışarı çıkar.

Yani ip, çıkış yolunu kaybetmemek demektir. İp, bilinçtir. İpsiz girilen her labirentte insan kaybolur. Ezoterik metinlerde bu motif tekrar eder.

Simyada nigredo, maddenin siyaha dönmesi değil; eski formun çözülmesidir.

Tasavvufta nefsin karanlığı, yok edilmesi gereken bir düşman değil; tanınması gereken bir hakikattir.

Şamanizm de ruhun parçalanması ise delilik değil, eski kimliğin ölümü ve yeni bilincin doğumudur.

Hepsi de aynı gerçeği fısıldar: Dönüşüm ışıkla değil, karanlıkla başlar. Çünkü bilgelik, karanlıktan kaçmak değil, onu taşıyabilmektir. Yeraltına inmeyen, ışığı sahici biçimde tutamaz. Kendi mağarana çekilmeden ışığı göremezsin. Kısaca gölgeyle karşılaşmayan, Bilge’ye ulaşamaz.”

Kadın bir hazine sandığını açıyormuş gibi heyecanlandı. Yer altına iniş, mağara... Ona bir çok hikâyeyi hatırlattı. Platon’un mağara alegorisi aklına geldi: İnsanlar gölgeyi gerçek sanıyordu. Işığa ulaşmak için kendi karanlıklarından çıkmak zorundalardı.

Mevlana’nın dizeleri yankılanıyordu sanki kulaklarında: “Karanlıkta ne arıyorsun, ışık sende gizli.”

Ve Yunus Emre’nin, Mevlana’nın ve diğer mutasavvıfların mağara inzivaları aklına geldi.

Yusuf’un kuyuya atılması ve oradan çıkışı…

Yedi Uyurların mağaraya sığınması ve Kıtmir’in sadık bekleyişi…

Aristoteles’in “Göz görmemek içindir” sözü...

Her hikâye aynı mesajı veriyordu sanki: İnsan, kendi karanlığına çekildiğinde sesleri duyar, kendi kaynağına ulaşır. Sonra Jung’un sözleri kulaklarında yankılandı: “İnsanın kendisiyle yalnız kalması… Mihenk taşı da yol da budur.”

Belki de her insan, bu dünya kuyusuna atılıyor ve ona özünü hatırlatacak bir ses arıyordu. Dış dünyadaki baskılar, içteki sıkılmalar, çaresizlikler, boşuna değildi. Hepsi ruhu olgunlaştırmak, derin hatırlamaları uyandırmak, içsel ışığa yönlendirmek içindi.

Kadın, kendi ruhunun derinliklerinde bir yankı hissetti. Her karanlık an, her sessizlik, bir bilgelik işaretiydi.

Ve şimdi, sesler, simgeler ve rüyalar aracılığıyla, içindeki ışığın yolunu fark etmeye başlıyordu. Hepsi aynı mesajı veriyordu: Işığa ulaşmanın yolu, içsel karanlığı kucaklamaktan geçer. Gölge, Persona, Anima, Animus, Self, Sekronisite, Merkez kavramları daha iyi oturmaya başladı zihninde. Kadın derin bir nefes aldı, gözlerinde hem korku hem merak karışımı bir parıltı vardı. İçsel yolculuğu şimdi daha somut, daha canlı bir harita gibi önünde duruyordu. Tüm bu haritanın işaretlerini daha detaylı öğrenmek için gülümseyerek Jung’a baktı.

“Bilge arketipi ne anlatır?”

“Bilge, bilgiyi veren değil, kapıyı gösterendir. Hermes, Thoth, Hızır, İlyas, Merlin… Bu figürler, asla yol yerine geçmez. Çünkü bilgelik aktarılmaz, deneyimlenir. Ezoterik geleneklerde bu yüzden öğretmen figürü hep eşikte durur. Kapıyı açmaz. Anahtarı vermez. Sadece işaret eder. Bu arketip, bilinç ile bilinçdışı arasındaki sınırda belirir.”

Kadın tüm bu bilgileri hafızasına kazırken başını salladı. Jung bir süre soluklandı. Sonra devam etti.

“Yılanı hiç düşündün mü?”

Kadın hafifçe irkildi.

“Yılan… Genelde kötülükle ilişkilendirilir.”

Jung başını salladı.

“Yılan, insanlığın en eski imgelerinden biridir. Mağara resimlerinden simyaya, Doğu öğretilerinden rüyalara kadar her yerde karşımıza çıkar. Çünkü yılan bilinçdışının kendisine çok yakındır.”

Bir an durup soluklandı. Düşüncelerini toparlayıp devam etti.

“Yılan sürünür. Toprağa temas eder. Yeraltına girer ve çıkar. Bu yüzden bilinçdışı ile bağlantılıdır.”

Kadın merakla sorusunu sordu.

“İnsan rüyasında yılan gördüğünde peki?”

“Çoğu zaman bastırılmış bir enerjiyle karşı karşıya olduğunu sembolize eder. Bu enerji cinsel olabilir, yaratıcı olabilir, yıkıcı olabilir. Ama her durumda dönüştürücüdür.”

Masadaki kalemi parmaklarının arasında çevirdi.

“Yılan derisini değiştirir. Bu yüzden yalnızca ölümün değil, yeniden doğuşun da sembolüdür. Ego’nun eski formu çatladığında, psişe yeni bir forma geçer. Bu süreç genellikle korkutucudur. Çünkü eski kimlik çözülür.”

Kadın fısıldayarak konuştu.

“Bu yüzden mi tehdit gibi hissedilir?”

“Evet. Çünkü yılan, bilincin kontrol etmekte zorlandığı enerjiyi temsil eder. O, libidodur. Yaşam enerjisidir. Ama aynı zamanda bilinç tarafından bastırıldığında zehre dönüşebilir. Simyada Ouroboros vardır. Kendi kuyruğunu ısıran yılan. Bu imge, karşıtlıkların birliğini temsil eder. Başlangıç ve son, bilinç ve bilinçdışı, yaratım ve yıkım. Self’in dairesel bütünlüğünü anlatır.”

Kadın düşünceliydi.

“Yani yılan kötü bir sembol değil?”

Jung hafifçe gülümsedi.

“Yılan ahlaki değildir. O psişik enerjidir. İnsan onu bastırırsa gölge olur. Bilinçli biçimde entegre ederse dönüşüm olur.”

“Peki neden bu kadar eski bir sembol?”

“Çünkü insanın sinir sistemi evrimsel olarak çok eskidir. Beynin ilkel katmanları sürüngen beyni olarak adlandırılır. Yılan, psişenin bu en eski katmanlarına dokunur. Bu yüzden arketipseldir. Yani kişisel değil kolektiftir.”

Kadın derin bir nefes aldı.

“Yani yılan aslında içimizde mi?”

Jung başını eğdi.

“Her arketip gibi. Yılan dışarıda görüldüğünde korku uyandırır. İçeride tanındığında dönüşüm başlatır.”

Kadın derin düşüncelere dalmıştı. Yılan arketipini bu şekilde tahmin etmemişti. Jung düşüncelerini böldü.

“Anne arketipine gelecek olursak. En tehlikeli olanlardan biridir.”

Kadın şaşkın gözlerle Jung’a baktı. Aceleyle sorusunu yöneltti.

“Neden peki?”

“Çünkü, o yalnızca besleyen değildir. Anne hem yaratır hem yutar. Kibele, Kali, Tiamat, Lilith… Mitlerde ana tanrıçaların iki yüzü vardır. Toprak verir, ama geri alır. Rahim doğurur, mezar olur. Bu yüzden, anne arketipiyle bilinçsiz özdeşleşme, bireyin yok oluşuna yol açar. Bir annenin sevgisi çocuğu büyütebilir ama bilinçsiz bir bağ onu kendi içinde eritebilir.”

Kadın bu bilgileri inanmayan gözlerle dinledi. Bir an annesinin tavırlarını hatırladı. Sonra kendi anneliğinin derinliklerine eğilip baktı. Jung düşüncelerini okuyacakmış gibi gözlerini kaçırıp pencereye baktı. Gün ağarmak üzereydi. Vaktin nasıl bu kadar hızlı geçtiğine bir anlam veremedi. Jung düşüncelerini böldü.

“Şimdi de Trickster’e yani Kutsal Kaos’a değinelim.”

Kadın gülümsedi. Aklına hemen bir isim gelmişti.

“Loki gibi mi?”

“Evet ama sadece o değil. Karga, tilki, Hermes, Eşu… Trickster, düzenin içindeki çatlağı temsil eder. Düzen katılaştığında, ruh nefes alamaz. Kimlik donduğunda, gelişim durur. İnanç sorgulanmadığında, bilinç küçülür. İşte Trickster tam orada belirir.

Alay eder.

Kandırır.

Yanlış yaptırır.

Utandırır.

Planı bozar.

Ama amacı yıkım değildir. O, egonun kurduğu yapının mutlak olmadığını gösterir. Ciddiyeti kırar. Kesinlikleri çatlatır. Sana sandığın kadar kontrol sahibi olmadığını hatırlatır. Bu yüzden ezoterik geleneklerde Trickster, inisiyasyonun eşiğinde görülür. Çünkü inisiyasyon, eski kimliğin sarsılmasıyla başlar. Kaos olmadan çözülme olmaz. Çözülme olmadan yeniden yapılanma olmaz. Trickster şunu öğretir: ‘Düzen sandığın şey geçicidir.’ Ve bazen en büyük dönüşüm, ‘Hayatım dağıldı’ dediğin anda başlar. Yani Balina’nın Karnı’na inmeden önce ciddi bir anlam krizi olur. Varlığına bir anlam yükleyemeyen insanın hedefi de olmaz yaşam amacı da...”

Kadın bir detayı fark etmişti.

“Bu figürler ayrı ayrı değil, bir döngü içinde birbirini takip ediyor sanki!”

Jung bunu onayladı.

“Arketipler bir hiyerarşi değildir, bir haritadır. Kahraman iner. Gölgeyle karşılaşır. Bilge kapıyı gösterir. Anne bağlar ya da bırakır. Trickster sarsar. Her insan kendi içinde bir evren olduğuna göre neden ve nasıl var olacağını mutlaka merak edecektir. Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Gibi sorular içsel yolculuğu eninde sonunda tetikleyecektir. Arketipler ezeli ve ebedi özlerdir. Aslında mitlerdeki imgelerin her birinin insanda bir karşılığı vardır.

Bir şeyin gerçek anlamda inanca dönüşüp kalbe yerleşmesi için eminlik gerekir. O eminlikte insan bünyesinde ancak deneyimle ortaya çıkar. İnsanın inancı deneyimlemesi için adeta içinden geçmesi gerekir.”

“Yani bireysel tamlığa ulaştıracak olan dönüşümün kapısı içeriden açılır diyorsunuz. İnsanın mitolojisinde bulması bu yüzden önemli...”

Jung gülümseyerek başını sallayarak onayladı.

“Ancak günümüz ölçülerini kullanarak o kapıyı açmaya çalışırsan hayatın hiçbir anlamı olmaz. Ama kendini yüzyılların ölçüleriyle değerlendirebilirsen dünya yaşamına anlam kazandıran ruhsal boyuttur.”

Kadının zihnindeki taşlar artık tamamen yerine oturmuştu. Merkez ve Self kavramlarını hatırladı. Yanlış bir şey söyleyecekmiş gibi çekingen, kısık bir sesle sordu.

“Bütün bu inişler, gölgeler, sarsıntılar… En sonunda merkeze mi ulaşıyoruz? Self’e mi?”

Jung hemen cevap vermedi. Masadaki muma uzandı.

“Aleve bak!”

Kadın baktı. Alev hareket ediyordu. Titriyor, kıvrılıyor, uzuyordu.

“Ne görüyorsun?”

“Hareket… dalgalanma…”

“Bir de ortasına bak.”

Kadın gözlerini kısmak zorunda kaldı. Alevin en içinde, küçük ama daha sabit bir çekirdek vardı.

“Orası neden daha sakin?”

Genç Kadın sessiz kaldı. Jung yanıtladı.

“Çünkü merkezdir. Alev değişir. Rüzgâr değişir. Işık büyür küçülür. Ama çekirdek aynı kalır. Self budur.”

Kadın sessizce dinledi. Jung devam etti.

“Self, kaosu yöneten bir kral değildir. Kaosu bastıran bir güç de değildir. O, karşıtlıkların birlikte var olabildiği yerdir.”

“Yani dengede olmak mı?”

“Evet. Uyumlu olmak.”

“Tam olarak nasıl olur bu uyum?”

“Öfkeni inkâr etmeden sakin kalabildiğin an. Kırılganlığını saklamadan ayakta durabildiğin an. Işığını da karanlığını da taşıyabildiğin an.”

Kadın fısıltıyla konuştu.

“Yani bölünmediğim yer…”

Jung başını salladı.

“Ezoterik metinler buna mandala der. Simyacılar altın küre. Bazıları taş. Bazıları ışık. Aslında senin, kendinle kavga etmediğin andır o.”

O anda kadının içinde bir direnç gevşedi. Sanki uzun süredir tuttuğu bir ipi bırakmış gibiydi.

Jung yumuşak bir sesle ekledi.

“İnsan mitleri okuduğunu sanır. Oysa mitler insanı okur.”

Kadın artık mitlerin dışarıda olmadığını daha iyi anlamaya başladı. Onun hayatında, onun seçimlerinde, onun korkularında hep varlardı. Ve merkez… Ulaşılacak bir yer değil, tecrübeyle fark edilecek bir hâldi.

Kadın o anda şunu fark etti: Bu anlatılanlar bir teori değildi. Hayatındaki inişler, kırılmalar, karşılaşmalar… Hepsi bir desen oluşturuyordu. Self... tüm parçalarının dengede olduğu merkez... içindeki bütün olma potansiyeli... işte o desenin ortasında hiç kaybolmamış bir noktaydı. Tıpkı bu bir pusula gibiydi.

Manyetik kuzey kaybolmazdı. Biz sadece yönümüzü şaşırıyorduk. Artık biliyordu: Bu hikâye Jung’la ilgili değildi. Bu hikâye kendi iç mitinin uyanışıydı...

Kadın bir süre sustu. Kafasına üşüşen düşünceleri toparlamakta zorlanıyordu. Düşünceli bir sesle sordu.

“Peki… sadece bireyler mi bu şekilde dönüşüyor? Yoksa insanlık da dönem dönem karanlığa iniyor mu? Dünyanın belli çağlarda değiştiği doğru mu?”

Jung ayağa kalkıp pencerenin önünde durdu. Gökyüzü hâlâ griydi. Dünya insanının gelecekteki derinliklerini görmüş gibi bir bakış attı kadına.

“İnsanlık da bir ruh taşır. Ve o ruh da birey gibi krizlerden geçer.”

Kadın şaşkınlıkla sordu.

“Yani savaşlar, çöküşler… bunlar sadece politik değil mi?”

“Hayır. Bunlar kolektif gölgenin yükselişidir. Bastırılan ne varsa, bir çağın sonunda yüzeye çıkar.”

Bir an durdu. Gizemli bir bilgi veriyormuş gibi yüzü dalgalandı.

“Yaklaşık iki bin yıldır Batı dünyası belirli bir sembolizm altında yaşadı. Her çağ bir arketipsel vurgu taşır. Ama her arketip, zamanla gölgesini üretir.”

“Ya şimdi?” diye sordu kadın.

“Modern insan dış otoritelere duyduğu güveni kaybederken, anlam krizine sürükleniyor. Bu durum bireyi, ister istemez kendi içsel merkezini aramaya yöneltebilir. Bu yüzden kaos artıyor. Çünkü bilinç genişlerken, bastırılmış gölge de görünür olur.”

Kadın fısıltıyla konuştu.

“Yani dünya da bir mağaradan geçiyor…”

Jung başını salladı.

“Evet. Çağ değişimleri, insanlığın yeraltına inişleridir. Ve her iniş, yeni bir bilincin doğum sancısıdır.”

Kadın meraklı bakışlarla yeni bir soru sordu.

“Peki modern insanın karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike nedir?”

Jung’un yüzü ciddileşti.

“Dış dünyayı fethedip iç dünyayı ihmal etmek. İnsan atomu parçaladı ama kendi gölgesini tanımıyor.”

Bu sözlerle Genç Kadın ürperdi. Jung devam etti.

“Bilinç büyüdü ama bilinçdışı inkâr edildi. Tanrı dışarıdan kovuldu. Ama içerdeki arketipsel güçler yerinde duruyor.”

Jung kadına bir adım yaklaştı.

“Modern insanın tehlikesi şudur: Kolektif gölgeyle yüzleşmeden güç sahibi olmak!”

Kadın savaşları, yıkımları, insanın kendi icatlarından korkmasını düşündü.

“Yani dünya krizi… aslında iç krizin yansıması mı?”

“Evet. Birey bilinçlenmeden insanlık bilinçlenemez. Her çağ değişimi, insanlığın bireyleşme sancısıdır.”

Kadın derin bir nefes aldı. Jung’un “Her çağ bir arketipsel vurgu taşır. Ama her arketip, zamanla gölgesini üretir.” Sözleri yankılandı zihninin odalarında. Sinapsları çıldırmış gibi bağlantılar kurmak için cızırdayıp duruyordu. Koç, balık, kova çağı...

Belki de şuan içinde yaşadığı çağda bir bir ortaya çıkan kokuşmuşluklar bir çöküşün değil, yeni bir doğumun habercisiydi. Belki de dışarıdaki karmaşa, insan ruhunun yeni bir merkeze doğru, hakikatin perdelerinin aralandığı bir alana doğru genişlemesiydi.

Belki de karanlık bir son değil eşiğin kendisiydi. Yeni bir Dönence yaklaşıyordu... Ayak seslerini artık daha net duyabiliyordu. Dünya bir eşikten geçiyor. Eski düzen bitiyor. Yeni bir bilinç geliyordu belki de... İçinde genişleyen bilinçle ortay çıkan bilme halinin verdiği bir huzur ılık ılık kalbine doğru aktı. İnsanın bilinci genişlerken dünyanın bilinci de kaoslarla genişlemeye başlamıştı...

O an Barış Manço’nun ‘Kayaların Oğlu ve Dönence’ şarkıları aklına geldi. Dönence şarkısını içinden söylemeye başladı.

Gün çoktan döndü buralarda

Ve ben simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız bekliyorum

Duyuyorum, görüyorum

Bir gün gelecek dönence, biliyorum

Simsiyah gecenin koynundayım, yapayalnız

Uzaklarda bir yerlerde güneşler doğuyor

(Biliyorum)

(Dönence)

Kupkuru bir ağacın dalıyım, yapayalnız

Uzaklarda bir yerlerde bir şeyler kök salıyor

(Görüyorum)

(Dönence)

Çatlamış dudağımda ne bir ses ne bir nefes

Uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor

(Duyuyorum)

(Görüyorum)

(Biliyorum)

SON