“Savaş Felsefesi” ve İnsanlığın Savaşma Karakteri Üzerine

Felsefe-Mantık - Prof. Dr. Muhammet Özdemir

Türkiye’de ve Türkçede de tanınan Fransız felsefe profesörü (filozof) Frederic Gros’un

Fransızcada 2023’te yayınlanmış ve İngilizcede 2026’da yayınlanmış kitabı “A Philosophy of War:

Why We Fight”ın (Savaş Felsefesi: Bizim Dövüşme Nedenimiz) girişinde gündeme getirdiği

okuma, zamanımızın bir savaş dönemi olduğu iddiasını içermektedir. Gros, somut olarak

Rusya’nın Ukrayna’ya yaptığı saldırıların Avrupa Birliği’nde meydana getirdiği şaşkınlıklardan

yola çıkmaktadır. Kitabın bütün muhtevası da felsefenin en canlı ve çağdaş temalarından birinin

savaş olduğunu ifade ediyor. Benim fikrim ABD’li çift Harriette Augusta Curtiss ve F. Homer

Curtiss’in 1914’te yayınlanmış “the Philosophy of War” (Savaş Felsefesi) adlı kitaplarının daha

sofistike ve insanın kişisel gelişimiyle ilgili olduğu yolundadır. Ama Curtiss çiftinin ezoterizm ve

mistisizm kariyeri nedeniyle Gros’un yeni metni belki daha siyaset felsefesi niteliğinde bir metin

olarak –biraz da Avrupa Birliği ideolojisiyle birlikte- okunabilir. Aslında Gros’un kitabı Alexander

Dugin’in 2004 yılında yayınlanmış ????????? ????? (Savaş Felsefesi) adlı kitabına cevap

niteliğinde de okunabilir. Dugin’in kitabı daha 2004 yılında zamanımızın savaş zamanı olduğunu

öngörmekte, Avrasyacı bir bakış açısını siyaset felsefesi ve ahlak felsefesi bağlamında

gerekçelendirerek kabul edilebilir kılmaya girişmektedir. Dugin’in metni her ne kadar olgucu bir

metin de olsa argümanların temel mantığı bakımından Curtiss çiftinin 1914’teki metinlerine daha

yakın görünmektedir. Herhangi bir şekilde felsefenin günümüzde insanın varoluşsallığı ile savaş

arasındaki ilişkiyi tartışan çalışmalara yöneleceği anlaşılabilmektedir. Türkiye’den Aysel

Demir’in savaş ve felsefe arasındaki ilişkiye dair kısa bir bildiri metninin olduğunu belirtmekte

yarar vardır.

ABD ve İsrail’in ülkemizin doğudaki komşusu İran’a karşı ani ve sert bir şekilde başlattıkları savaş

süreci bugünlerde insanımız arasında şaşkınlıkla karşılanmaktadır. Bu şaşkınlığın zaman

içerisinde yukarıda adları belirtilmiş kitapların gerisindeki psikolojik duruma yani savaş ile insan

doğası arasındaki ilişkiye dair bir merak ve yönelime yerini bırakacağı şüphesizdir. Biz zamanla

önce insanın çatışmacı bir canlı olup olmadığını ve sonra ise çatışmanın insana yaşamı öğrenmekle

ilgili neler kazandırdığını değerlendirmeye başlayacağız. Bu tartışma daha belirgin şekilde son 10

yıldır sözgelimi Niccolò Machiavelli ve onun ünlü eseri “The Prince”a (Yönetici/Hükümdar)

yönelmiş ilgi ve tartışmadan biraz farklıdır. Machiavelli’nin siyaset felsefesi düşüncelerine yönelmiş merakın gerisinde bireyselleşme olgusu ve orta sınıf toplumlarındaki kişisel güç

gereksinimleri varken savaş felsefesi literatürüne yönelmiş merakın gerisinde türsel insanlar olarak

toplumlar veya devletlerin birbirleriyle doğal durum ilişkilerinin aydınlatılması gereksinimi vardır.

Her iki yönelimde benzer olan iki unsur, insanla ilgili genellenmiş hükümlere ulaşma eğilimi ve

gücün vurgulanmasıdır. Ama bir devletin kendi iç unsurları arasındaki ilişkilerin aritmetiği ile

devletler arası ilişkilerin aritmetiği birbirinden oldukça farklı nedenlere ve sonuçlara

bağlanabilmektedir. Savaş felsefesi söz konusu olduğunda başlangıçta etik ilkelerin hukuki ve

siyasi bütün gelişmeleri bağlaması gerektiği beklenmektedir. Fakat deneyim kazandıkça ve

meseleye daha yakından nüfuz ettikçe insanlar aslında savaşların biyoloji, ekonomi, psikoloji, din,

felsefe, bilim, siyaset, hukuk ve etiği yeniden var ettiğini teslim edebilmektedirler. Başlangıçta

ahlaki ideallerin her türlü savaşın üstünde olduğunu düşünen insanlar zamanla insanın savaşlar

yoluyla öğrenme ihtiyaçlarının her türlü ahlaki idealin üzerinde olduğunu düşünebilmektedirler.

Olguda ve gerçekte böyle olan durum özellikle 20. yüzyılın son çeyreği ve ve 21. yüzyılın ilk

çeyreğinde alışılmış dünya deneyimleri ve varoluşsallıklar açısından anlaşılabilir ve savunulabilir

görünmemektedir. Bununla birlikte bu gerçek mi kendi içinde daha samimi ve tutarlıdır, yoksa

ahlaki söylemleri kendi ideolojik saiklerine göre argümanlaştıran sosyal eğilimler mi daha samimi

ve tutarlıdır emin değilim. Ama yukarıdaki felsefi metinlerin içerisine bakıldığında savaş karşıtları

ve barış yanlılarına, hatta hakkaniyet ve eşitlik savunucularına kıyasla söz konusu metinlerin

yazarlarının günlük yaşama daha fazla dokundukları fark edilebilmektedir.

Günlük yaşama dokunmaktan kastedilen bir olgunun veya gerçek deneyimin daha yol gösterici

olabilecek nitelikte kişilere açıklanabilmesidir. Sözgelimi İsrail’in Filistin’de ve özellikle

Gazze’de yaptıkları herhangi bir şekilde gerekçelendirilebilir değildir. Çünkü tüm dünya

çocukların ve masum insanların hiçbir gerekçe gösterilmeksizin öldürülmelerine ve ardından da

manipülatif haberlerle geçiştirilme girişimlerine tanıklık etti. Bu kan dondurucu olay bir bilgi,

varlık, ahlaki erdem ve siyasi iyi çerçevesinde değerlendirildiğinde insana ne öğretmektedir ve

bundan sonra bu öğrenilen şeyle benzer hadiselerin tekrarlanmasının önüne nasıl ve ne kadar

geçilebilir? İşte bu soru felsefi ve hatta bilimsel bir sorudur ve bu sorunun cevaplandırılması

esnasında temennilerden ve ani refleks cümlelerinden ziyade yaşamın ham gerçekliğine dokunan

fotoğraflara ve değerlendirmelere ihtiyaç bulunmaktadır. Şimdi yanıbaşımızdaki ABD+İsrail ile

İran arasındaki savaşa dair de gerçekçi, öğretici ve geliştirici felsefi analizlere ihtiyacımız

bulunmaktadır. Özellikle Curtiss çiftinin 1914 yılında yayınlanmış “the Philosophy of War” adlı kitapları, savaşların insanların bazı öğrenim eksiklikleri ve bazı yükümlülüklerini göz ardı etmeye

başlamış olmalarından dolayı onların olgunlaşmaları ve yetkinleşmeleri için ortaya çıktığını

söylemektedir. Bu yaklaşım bence özgün ve geliştirici bir yaklaşımdır. Çünkü bu yaklaşım

herhangi bir taraf lehine sonuca yönelik parçacı bir çıkar hesabına değil bütün insanlar için geeçerli

bir ortak çıkar hesabına dayanmaktadır. Artık savaşlara basitçe eşitlik, hakkaniyet, adalet,

masumiyet, iyilik ve barış temalarıyla yaklaşmak yerine daha fazla öğrenme, gelişme, olgunlaşma,

yetkinleşme ve insanlığı ve yaşamı tanıma temalarıyla yaklaşılabilir. Sözgelimi İspanya’nın ve bu

ülkeyi temsilen Başbakan Pedro Sánchez’in barışçıl ve hakkaniyete yönelik siyasal girişimleri

oldukça önemlidir ve bununla birlikte bu siyasal girişimler bir savaş felsefesine

bağlanmadıklarında eksik ve geçici kalabileceklerdir. Bu konuda ülkemiz de oldukça ahlaki bir

pozisyonda davranmayı sürdürmektedir. Bununla birlikte her günkü sıradan okuryazar ve

profesyonel okuryazar açısından insanı, toplumu, dünyayı ve yaşamı daha gerçekçi ve pratik

seviyede tanımaya yönelik girişimlerde bulunmak da önemlidir. Bu çerçevede savaş felsefesinin

ve insanın savaşma karakterindeki temel motivasyonun türsel seviyede öğrenme ve olgunlaşma

gereksinimi olduğu söylenebilir.