Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği 14 ( KANUNUN GÖLGESİNDE Evlilik, Kadın ve Hakkın Tarihi)

Sosyoloji - Zerrin Keskin

Kadın, tarih boyunca evliliğin tarafı değil; konusu oldu. Antik Roma'da baba, karısı ve çocukları üzerine yasal bir efendi gibi tahakküm ederdi; O, Pater Familias' ın mülkü sayılırdı. Orta Çağ Avrupası'nda evlilik, kilisenin kutsal onayıyla mühürlenirdi; baba imzası kızın rızasından çok daha ağır başardı. Osmanlı hukukunda kadın boşanma hakkına kâğıt üzerindeteorik olarak sahipti; ancak bu hakkı kullanmak bir dava kazanmayı, toplumsal damgayı göğüslemeyi ve çoğu zaman daha derin bir yoksulluğa düşmeyi gerektiriyordu.

Evlilik, sevginin kurumu gibi görünür; ama tarihsel iskeletine bakılınca başka bir gerçek çıkar ortaya. Mülkiyet aktarılır, ittifaklar kurulur, soylar sürdürülürdü. Bu tabloda kadın; kimi zaman kuzeni olduğu birinin evİne gönderilmiş bir kız çocukluydu, kimi zaman bir toprak antlaşmasının mirasçısı. O, işlemin öznesi değildi; araçtı.

“Evlilik, insanlık tarihi boyunca ataerkil düzenin en güçlü yeniden üretim mekanizması olmuştur. Kadının emeği, bedeni ve çocuk doğurma kapasitesi bu mekanizma aracılığıyla erkek iktidarının hizmetine koşulmuştur.”

— Judith Butler, Undoing Gender, Routledge, 2004, s. 102

Dünya genelinde yüz milyonlarca kadın, ya medeni kanunun ya da örf-âdet hukukunun çerçevesinde evlilik içinde eşitsiz haklara mahkûm olmayı sürdürmektedir. Bu eşitsizlik bir anakronizm, bir kalıntı, geçmişte kalan bir hikâye değildir; bugünün gerçeğidir.

1926'da Türkiye, İsviçre Medeni Kanunu'nu örnek alarak hazırladığı yeni Medeni Kanunu yürürlüğe koyduğunda bu adım, dönemin şartlarında gerçekten devrimciydi. Çok eşlilik yasaklandı. Kadına boşanma hakkı tanındı. Miras eşitliği getirildi. Ama aynı kanun, kadını pek çok alanda ikincil konumda bırakan hükümler de taşıyordu.

O ilk metinde evin reisi kocaydı; bu sıfatın altında hukuki bir üstlük saklıydı. Kadının çalışabilmesi, bir sözleşme imzalayabilmesi, hatta bir ticari karar alabilmesi bile kocasının iznine bağlıydı. 1954'te yapılan değişiklikle kadın hukuki işlem ehliyetini kazandı; ama “aile reisliği” kocada kalmayı sürdürdü. Bu sıfat 2001'e dek yürürlükte kaldı.

2001 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilen yeni Medeni Kanun bu eşitsizliği büyük ölçüde giderdi. Evlilik birliğini temsil yetkisi eşlere eşit tanındı. Mal rejimi olarak yasal mal ortaklığı benimsendi; evlilik süresince edinilen mallar yarı yarıya paylaşılır hale geldi. Aile reisliği denen kurumun üzerindeki taş nihayet düştü.

“Edinilmiş mallara katılma rejimi, evlilik içinde görünmez kılınan kadın emeğini nihayet hukuki zemine oturtmuştur. Ev içi emek, artık ekonomik bir değer olarak tanınmaktadır.”

— Prof. Dr. Hülya Gürses Bozkurt, Aile Hukuku Dersleri, Seçkin Yayınevi, 2010, s. 78

Ne var ki kanunun kâğıt üzerindeki eşitliği ile sokağın gerçekliği arasındaki uçurum, hâlâ kapatılmayı beklemektedir. Boşanan kadınların önemli bir bölümü, mal paylaşımı davalarında hukuki temsil yetersizliği nedeniyle haklarını fiilen kullanamamaktadır. Yasa vardır; ama yanında bir avukat, bir bilgi ve bir cesaret yoksa yasa kuru bir sözdür.

Dünya Bankası'nın 2023 tarihli Women, Business and the Law raporu, 190 ülkede yürütülen kapsamlı bir yasal taramaya dayanmaktadır. Sonuçlar çarpıcıdır: Dünyada yasal düzlemde tam eşitliğe ulaşan ülke sayısı yalnızca 14'tür. Evlilik hukukunda erkeklerle eşit haklara sahip olan kadınların oranı küresel nüfusun yüzde kırkının altındadır.

“Hukuki eşitlik olmadan ekonomik eşitlik mümkün değildir; evlilik yasaları ise bu tablonun merkezinde yer almaktadır.”

— Dünya Bankası, Women, Business and the Law 2023, s. 4

Aynı rapora göre 51 ülkede kadınlar evlenmeden önce ebeveyn ya da veli iznine ihtiyaç duymaktadır. 18 ülkede bir kadın eşinin izni olmadan pasaport çıkaramamaktadır. 35'ten fazla ülkede ev içi şiddet, evlilik kurumunu güvence altında görecek biçimde yasal istisnaya tabi tutulmaktadır. Bu sayılar soyu sertlemiş birer istatistik değil; her biri arkasında bir insan hayatı saklayan rakamlardır.

BM Nüfus Fonu'nun (UNFPA) 2022 verilerine göre dünyada her üç kadından biri hayatı boyunca eşi ya da partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Şiddetin ekonomik ve psikolojik biçimleri çok daha yaygındır ve çoğunlukla görünmez kalır; çünkü bu tür acılar mahkemelere değil, içlerine kapatılır.

“Evlilik içi şiddet, küresel ölçekte kadınlara yönelik şiddetin en yaygın ve en az raporlanan biçimidir.”

— UNFPA, Yıllık Rapor 2022: Seçim, Değil Kader, s. 19

Hukuki eşitsizlik yalnızca mahkeme koridorlarında değil, ruhun derinliklerinde de iz bırakır. Baskının uzun sürmesi insanı kırmaz; onu kendi kademesinde dondurmaya başlar. Psikoloji literatürü bu durumu “öğrenilmiş çaresizlik” olarak adlandırır: defalarca çarpışan bir insan, bir süre sonra çarpmaktan vazgeçer; kapının açılabileceğine inanmaz artık. Martin Seligman bu mekanizmayı 1960'larda geliştirdiği deneylerde ortaya koydu; sonraki on yıllarda aynı mekanizma, aile içi şiddete maruz kalan kadınlarda da sistematik biçimde belgelendi.

“Öğrenilmiş çaresizlik, bireyin kontrolü dışında gerçekleşen olumsuz olaylarla defalarca karşılaşması sonucunda kendi eyleminin sonucu değiştirebileceğine olan inancını yitirmesidir. Bu durum, aile içi şiddette mağdurların neden ayrılmadığını açıklayan kritik bir mekanizmadır.”

— Martin Seligman, Helplessness: On Depression, Development and Death, W. H. Freeman, 1975, s. 46

Ekonomik bağımlılık bu mekanizmayı besler. Kendi geliri, hesabı, hareket alanı olmayan bir kadın için boşanmak teorik bir haktan ibaret kalır. Türkiye'de yapılan bir araştırma, ekonomik şiddete maruz kalan kadınların yüzde seksen üçünün ayrılmayı düşündüğü halde bu adımı atmadığını ortaya koymaktadır. Kapı, çoğu zaman, hukuki olarak açıktır; ama psikolojik olarak çivili tutulur.

Dahası, toplumsal cinsiyet rolleri evlilik kurumu aracılığıyla kuşaktan kuşağa taşınır. “İyi eş”, “fedakâr anne”, “anlayışlı gelin” — bu sıfatlar kadını bağımsız bir birey olarak değil, bir ilişkinin tamamlayıcı unsuru olarak tanımlar. Ve kadın bu tanımı o kadar derinden içseller ki artık kendisi de onu sorgulamaz. Bu içselleştirme, eşitsizliğin en sinsi biçimidir; çünkü görünmez.

“Toplumsal cinsiyet rolleri, doğuştan getirilen özellikler değil; aile içinde öğrenilen, medya aracılığıyla pekiştirilen ve hukuk tarafından zaman zaman korunan inşalardır.”

— Simone de Beauvoir, İkinci Cinsiyet, çev. Gülnür Savran, Payel Yayınevi, 2010 [1949], s. 3

Ev içi emek, eşitsizliğin en sessiz boyutudur. Yemek pişirmek, çocuk büyütmek, hasta bakmak, evin nabızını tutmak — bu işlerin tamamı tarih boyunca “doğal kadın görevi” olarak sınıflandırıldı ve bu sınıflandırma, onları ekonomik sistemin dışında bıraktı. Para kazanmayan emek, sistemin gözünde emek sayılmaz. Ama yokluğunda her şeyin durduğunu gösterdiğinde herkese aşikâr olur.

OECD'nin 2023 verilerine göre dünyada kadınlar günlük ortalama dört saat yirmi altı dakika üretilmiş ev içi emek harcarken bu rakam erkeklerde iki saat on üç dakikada kalmaktadır. Türkiye'de bu fark çok daha derindir: TÜİK'in Zaman Kullanım Araştırması, Türk kadınlarının günde ortalama beş saat otuz iki dakikasını ücretsiz ev içi emeğe ayırdığını göstermektedir. Bu, tam zamanlı bir iş haftasının yarısıdır. Karşılıksız.

“Ev içi emek görünmez olduğu sürece eşitsizlik de görünmez kalır. Bir kadının hayatını harcadığı ama karşılığını alamadığı iş, piyasa ekonomisinde var olmayan bir iştir.”

— Silvia Federici, Caliban and the Witch, Autonomedia, 2004, s. 75

Bu görünmezlik yalnızca ekonomik değil, hukuki bir sonuç da doğurur. Boşanma davalarında “kimin ne katkıda bulunduğu” tartışılır; ancak ev içi emeğin maddi karşılığını hesaplamak, pek çok hukuk sisteminde hâlâ soyut bir alan olarak kalmaktadır. 2001'de Türkiye'de hayata geçen edinilmiş mallara katılma rejimi bu sorunu kısmen çözse de uygulamada kadınların bilgi eksikliği ve hukuki destek yetersizliği nedeniyle haklarını kullanamadığı görülmektedir.

1979'da BM Genel Kurulu'nda kabul edilen CEDAW — Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi — bugün 189 ülke tarafından onaylanmış durumdadır. Madde 16, evlilik ve aile hukukundaki ayrımcılığı açıkça yasaklamaktadır. Türkiye bu sözleşmeyi 1985'te imzaladı. Aynı dönemde 4320 sayılı Ailenin Korunması Kanunu (1998) ve onu izleyen 6284 sayılı yasa (2012), ev içi şiddetle mücadelede somut araçlar sağladı.

İstanbul Sözleşmesi ise Türkiye'nin 2012'de imzalayıp onayladığı, kadına yönelik şiddeti kapsamlı biçimde ele alan tarihsel bir metindi. Avrupa Konseyi, bu belgeyi “kadına yönelik şiddeti önlemek, mağdurları korumak ve failleri kovuşturmak” ekseninde en kapsamlı uluslararası çerçeve olarak nitelendirmiştir.

“İstanbul Sözleşmesi, Avrupa Konseyi'nin bu alanda hazırladığı en kapsamlı belgedir. Taraf devletler, kadına yönelik şiddeti önlemek, mağdurları korumak ve failleri kovuşturmak yükümlülüğünü üstlenmektedir.”

— Avrupa Konseyi, İstanbul Sözleşmesi Açıklayıcı Raporu, Strazburg, 2011, CETS No. 210

Türkiye'nin 2021'de İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesi, bu yasal çerçevenin ne denli kırılgan olduğunu tüm açıklığıyla gösterdi. Bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, parlamentoda tartışılmaksızın alınan bu çekilme kararı; kazanılan hakların kalıcı olmadığını, her an geri alınabileceğini acı bir biçimde hatırlattı.

Öte yandan dünyada pek çok ülke önemli reformlar hayata geçirmektedir. 2019'da İskoçya'da yürürlüğe giren Domestic Abuse Act, psikolojik kontrolü ve ekonomik şiddeti ilk kez suç kapsamına aldı. 2020'de Japonya, reşit olma yaşını 18'e yükselterek kız çocuklarının 16'sında evlenebilmesine olanak tanıyan düzenlemeyi kaldırdı. 2022'de Şili, evlilik birliğini temsil yetkisini kadınlarla eşit biçimde paylaştıran aile hukuku reformunu kabul etti.

Büyük tarihsel dönüşümlerin arkasında birer mücadele tarihi vardır. Haklar, armağan edilmez; kazanılır. Ve kazanmak için birinin önce sesini yükseltmesi gerekir.

1960'ların feminist hareketi, özel alanı — yani aileyi ve evi — siyasi bir mesele olarak tanımladığında dünyanın bakışını değiştirdi. “Kişisel olan politiktir” sloganı, yüzyıllardır özel ve doğal sayılan şeylerin aslında yapısal ve dönüştürülebilir olduğunu ilan ediyordu. Ev içi şiddet, kürtaj, eşit ücret, çocuk bakımına devlet desteği — bunların hepsi politika meselesiydi; ve siyasi meseleler çözülebilirdir.

“Kişisel olan politiktir. Kadınlar yaşadıklarını yüksek sesle anlatmaya başladıklarında, bireysel sandıkları sorunların aslında siyasi bir kökü olduğunu gördüler.”

— Carol Hanisch, 'The Personal Is Political', Notes from the Second Year: Women's Liberation, 1969

Türkiye'de kadın hareketinin kökü, Cumhuriyet öncesi dönemde Osmanlı aydınlanmacılarının tartışmalarına uzanır. Halide Edib Adıvar ve Nezihe Muhiddin gibi isimler kadın haklarını kamuoyunun gündemine taşıdı. 1934'te Türk kadınları pek çok Avrupa ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkını kazandı. Bu gelişme önemlidir; ne var ki siyasi eşitlik, toplumsal ve ekonomik eşitliğin kendiliğinden takip etmediğini de gösterdi.

1987'de İstanbul'da düzenlenen 'Dayağa Karşı Yürüyüş', Türkiye'de kadına yönelik şiddeti protesto eden ilk kitlesel eylem olarak kayıtlara geçti. O yürüyüşten on bir yıl sonra 4320 sayılı yasa yürürlüğe girdi. Aralarında doğrudan bir nedensellik bağı olmayabilir; ama arasında bir ilişki vardır: Sokakta yükselen ses, eninde sonunda kâğıda kazınan mürekkebe dönüştü.

Bugün sosyal medya bu sesi daha uzaklara taşımaktadır. #MeToo dalgası 2017'de Hollywood'dan başladı; dünyanın dört bir yanına yayıldı. Türkiye'de #SenDeAnlat ve #İstanbulSözleşmesiYaşatır hareketleri, dijital platformları kadın sesiın örgütlenme alanına dönüştürdü. Bu hareketler yasal değişim için kamuoyu baskısı oluştururken aynı zamanda psikolojik bir dayanışma zemini de kurdu: “Ben de” demek, “Yalnız değilim” demekti.

Evliliği ortadan kaldırmak mı, yoksa dönüştürmek mi? Feminist teorinin en derin tartışmalarından biri budur. Radikal feministler kurumu yapısal olarak eşitsiz gördüklerinden sorgulamayı seçti. Liberal feministler, kurumun içinde eşitlik mücadelesi vermenin mümkün olduğunu savundu. Belki de cevap, sorulduğundan daha yakındır: İnsanlık bağlanma ihtiyacını hiçbir zaman terk etmeyecektir; ama bu bağı kuran kuralların adil olmasını talep edebilir.

Bugün pek çok ülke evlilik kurumunun kapsamını genişletmektedir. Eşcinsel evliliğin yasal güvence altına alındığı ülke sayısı 2024 itibarıyla otuz beşi aşmıştır. Bu, evliliğin yalnızca farklı cinsiyetten iki kişi arasındaki bir sözleşme olmadığını; onu tanıyan toplumların bu kurumu daha geniş bir eşitlik idealiyle yeniden tanımladığını göstermektedir.

Boşanma kolaylığı, nafaka reformları, müşterek velayet düzenlemeleri ve ekonomik şiddetin suç olarak tanımlanması ise evlilik hukukunun dönüşümünde kritik eşikler olmayı sürdürmektedir. Türkiye'de hâlâ tartışmalı olan nafaka süresizliği meselesi, hakların kazanılmasının ardından yeniden pazarlığa açılmasına ilişkin somut bir örnek oluşturmaktadır.

“Eşitlik, hediye edilen bir şey değildir. Her kuşak onu yeniden kazanmak zorundadır.”

— Simone de Beauvoir, röportaj, Le Monde, 1975

Evlilik, insanın en derinden ihtiyaç duyduğu şeyi — bağlanmayı, tanınmayı, sevilmeyi — barındırır. Bu nedenle insanlık onu terk etmeyecektir. Ama onu kuran kuralların adil olması için hukukun, psikolojinin ve toplumun bir arada değişmesi gerekmektedir.

Tarih, soyut anlatıların değil somut anların birikiminden ibarettir; aşağıdaki sekiz olay bu mücadelenin farklı coğrafyalarda nasıl yankı uyandırdığını göstermektedir.

1. Loving v. Virginia Davası — ABD, 1967

Siyah-beyaz bir çiftin ırklararası evlilikleri suç sayan Virginia yasasına karşı yürüttüğü hukuki mücadele, ABD Yüksek Mahkemesi'nin 1967'de aldığı kararla sonuçlandı ve devletin evlilik tanımı üzerindeki ayrımcı yetkisine ilk büyük anayasal sınırı çizdi. [Kaynak 13]

2. İran İslam Devrimi Sonrası Aile Hukuku — 1979

1979 İran Devrimi'nin ardından kadına boşanma ve çalışma hakkı tanıyan Aile Koruma Yasası bir kararname ile tarihe gömüldü; evlilik yaşı sekize indirildi ve yasal kazanımların ne denli kırılgan olduğu tüm dünyaya gösterildi. [Kaynak: Avrupa Konseyi İnsan Hakları Raporları, 1979–1982]

3. Nirbhaya Davası — Hindistan, 2012

Yeni Delhi'de bir otobüste yirmi üç yaşındaki Jyoti Singh'e yönelik vahşi saldırı ve onun ölümü, Hindistan'da milyonları sokağa döktü; tecavüz yasaları yeniden düzenlendi ve evlilik ile aile yapısı içindeki yapısal şiddet ilk kez bu ölçekte kamusal gündemin merkezine oturdu. [Kaynak 25]

4. Roe v. Wade'in İptali — ABD, 2022

ABD Yüksek Mahkemesi'nin 2022'de 1973 tarihli Roe v. Wade kararını bozması, yarım asır korunan bir üreme hakkını tek bir oylamayla ortadan kaldırdı ve hakların kazanıldıktan sonra da savunulması gerektiğini çarpıcı biçimde hatırlattı. [Kaynak 14]

5. Suudi Arabistan'da Ehliyet Hakkı — 2018

Haziran 2018'de Suudi Arabistan'da kadınlara araba kullanma yasağının kaldırılması, görünürde küçük ama özünde evlilik içindeki hareket özerkliğini sembolize eden ve Velayetçi Sistem'in kırılmaya başladığının işaretini veren tarihsel bir adımdı.

6. İran'da Mahsa Amini Protestoları — 2022

Eylül 2022'de başörtüsü gerekçesiyle gözaltına alınan yirmi iki yaşındaki Mahsa Amini'nin ölümü, yalnızca bir yasaya değil evlilik hukukunu, aile içi denetimi ve devlet gözetimini birbirine bağlayan tüm sisteme karşı küresel ölçekte yankı bulan bir öfkeyi ateşledi.

7. Türkiye'de Pınar Gültekin Davası — 2020

Temmuz 2020'de Pınar Gültekin'in eski sevgilisi tarafından öldürülmesi ve yargı sürecinde 'haksız tahrik' indiriminin gündeme gelmesi; kadın cinayetlerinde cezasızlığı besleyen hukuki refleksleri ve Türkiye'de 2020 yılında en az 300 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü gerçeğini apaçık gözler önüne serdi. [Kaynak 19]

8. Afganistan'da Taliban'ın Yeniden İktidara Gelmesi — 2021

Ağustos 2021'de Taliban'ın Afganistan'ı yeniden ele geçirmesiyle birlikte kız çocuklarının eğitim hakkı, kadınların çalışma ve seyahat özgürlüğü ve zorla evlendirmelere karşı kazanılmış yasal güvenceler birkaç haftada silindi; bu tablo, evlilik hukukunun siyasi iklimden bağımsız ele alınamayacağını acı biçimde kanıtladı. [Kaynak 16]

Sorunu adlandırmak çözümün yarısıdır; ama yalnızca yarısı. Evlilik hukukundaki toplumsal cinsiyet eşitsizliği tek bir alanda tek bir müdahaleyle çözülebilecek kadar basit bir sorun değildir. Tarihsel, yapısal, psikolojik ve kültürel katmanlardan oluşan bu örüntü, ancak çok boyutlu bir yaklaşımla dönüştürülebilir.

En temel adım, yasaların kâğıt üzerindeki eşitliği yaşam pratiğine taşıyacak biçimde tasarlanmasıdır. Evlilik içi tecavüzün tüm ülkelerde ayrımsız suç olarak tanınması bu önceliklerin başında gelmektedir: hâlâ yaklaşık elli ülkede bu suç yasal güvenceye kavuşturulmamıştır. Psikolojik kontrolü ve ekonomik şiddeti suç olarak tanımlayan İskoçya'nın 2019 tarihli Domestic Abuse Act'i bu alanda bir model sunmaktadır. Boşanma davalarında ev içi emeğin hesaplanmasını mümkün kılan standart metodolojiler geliştirilmeli; ve bu metodolojiler mahkemelerde hâkim olarak değil, standart olarak uygulanmalıdır.

“Hukuki reform olmadan sosyal reform yüzeysel kalır. Kanunlar, toplumun nereye gittiğini hem yansıtır hem de yönlendirir.”

— Martha Nussbaum, Creating Capabilities: The Human Development Approach, Harvard University Press, 2011, s. 88

Kendi geliri, banka hesabı, mülkü olmayan bir kadın; teorik olarak boşanma hakkına sahip olsa bile bu hakkı pratikte kullanmakta büyük güçlük çeker. Özgürlünün yanında paranın da olmaması, o özgürlüğü kâğıt üzerinde bırakır. Bu nedenle kadın istihdamını artırmaya yönelik hedefli politikalar — vergi teşvikleri, kreş desteği, esnek çalışma düzenlemeleri — ekonomik bağımsızlığın önündeki yapısal engelleri kaldırır. Mikro kredi ve girişimcilik destek mekanizmaları ise geleneksel istihdama erişimi sınırlı olan kadınlar için can simidi niteliği taşır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği, yalnızca yasalar değil zihinler değiştiğinde gerçek anlamını kazanır. Okul müfredatlarına toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinin entegre edilmesi, kalıpları çocukluktan itibaren sorgulamayı mümkün kılar. Erkek çocuklara yönelik duygu okuma, empati ve ilişki sağlığı eğitimleri şiddeti normalleştiren erkeklik kodlarını dönüştürmede en uygulanabilir yaklaşımlar arasında yer almaktadır. UNESCO'nun 2023 yılı raporu, kapsamlı cinsiyet eşitliği eğitimi alan topluluk larda erken yaşta evlilik oranlarının yüzde kırk beşe kadar düştüğünü ortaya koymaktadır.

“Bir kız çocuğunu eğitin, bir aileyi eğitmiş olursunuz. Bir topluluğu eğitin, bir ulusu eğitmiş olursunuz.”

— Malala Yousafzai, Nobel Barış Ödülü Kabul Konuşması, Oslo, 2014

Dünya genelinde her yıl yaklaşık on iki milyon kız çocuğu on sekiz yaşından önce evlendirilmektedir. Bu çocuklar, hayatın başladığı yaşlarda birer eşe çevrilmektedir. Yasal evlilik yaşının ayrımsız olarak on sekiz olarak belirlenmesi ve etkin biçimde uygulanması şarttır. Ama yasa tek başına yetmez; kız çocuklarının okulda kalmasını sağlayan ekonomik teşvikler, aile gelir güvencesi, topluluk tabanlı farkındalık programları ve dini liderlerle kurulacak iş birliği de gereklidir. BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDG 5.3), 2030'a kadar erken yaşta evliliklerin sona erdirilmesini açıkça hedeflemektedir.

Evlilik içindeki şiddeti deneyimleyen kadınlar, güvenli bir ortama kavuştuklarında bile uzun vadeli psikolojik desteğe ihtiyaç duyar. Travma sonrası stres bozukluğu, depresyon ve öz-güven yıkımı; hukuki haklar elde edilse bile sürebilir. Sığınma evlerinin ve kriz merkezlerinin yalnızca barınak değil, bütünleşik destek hizmeti sunan kurumlar olarak işlevlendirilmesi kritiktir. Türkiye'de ŞÖNİM'ler bu çerçevede önemli bir işlev üstlenmektedir; ancak kapasite ve coğrafi erişim açıkları sürmektedir.

Toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca kadınların meselesi değildir. Erkekliğin belli kalıplar içinde tanımlanması — duygusuzluk, egemenlik, zayıflık göstermemek — hem erkeklere hem de kadınlara zarar verir. UN Women'in HeForShe kampanyası, erkekleri eşitlik hareketinin etkin paydası olarak konumlandırma çabasının en tanınmış örneğidir.

“Toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadınları hapsettiği gibi erkekleri de hapsetmektedir. Bizi kurtaracak olan eşitliktir.”

— Emma Watson, UN HeForShe kampanyası açılış konuşması, New York, 2014

İskandinav ülkelerindeki babalık izni düzenlemeleri, evlilik içindeki ev işleri ve çocuk bakımının eşit paylaşımını teşvik etmektedir. İsveç'te babalık izninin yaygınlaşmasıyla birlikte hem boşanma oranlarının düştüğüne hem de evlilik içi memnuniyetin arttığına dair araştırmalar mevcuttur. Eşitlik, yalnızca ahlaki değil, pragmatik bir gerekçesi olan bir hedeftir.

Kadını, bir ilişkinin tamamlayıcısı olarak çerçeveleyen anlatılar; sinema, televizyon ve sosyal medya aracılığıyla her gün yeniden üretilmektedir. Bu anlatılar, çoğunlukla eşitsizliği normalleştirmekle kalmaz; onu çekici gösterir. Bu nedenle medya okuryazarlığı, yani izlediğimizin arkasında ne yattığını sorma becerisi, eğitimin ayrılmaz bir parçası olmak zorundadır. Bunu yapılabiçe geldiğinde, bir ekrana bakmak salt izleme değil; eleştirme hareketine dönüşecektir.

Sonuç: Evliliğin kimin kurumu olduğu sorusu cevabını tarihte aramaz; geleceğe taşır. İki insanın eşit, özgür ve onurlu biçimde bir arada yaşayabileceği bir hukuki çerçeve — bu, salt idealizm değil, ulaşılabilir bir hedeftir. Bu hedef için hukukun değişmesi, ekonominin dönüşmesi, eğitimin yeniden tasarlanması ve kültürün sorgulanması gerekmektedir. Bunların hiçbiri tek başına yetmez. Hepsi bir arada, birbirini besleyerek ilerlemelidir. Kanunun gölgesinde değil, ışığında evlenmek — bu, her insanın hakkıdır.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği' nin yalnızca iş yada sosyal hayatta değil, evlilik kurumunun içinde de varlığını sürdürdüğü unutulmamalıdır. Pek çok kadın eşit bir birliktelik yerine görünmez emek yükü ve baskısıyla boğuşmaktadır. Gerçek eşitlik, yalnızca yasalarda değil; bulaşık başında, çocuk yetiştirirken ve hayat kararları alınırken de tesis edildiğinde anlam kazanır. Emeği görmezden gelinen, sesi kısılan, hayalleri ertelenen tüm kadınlara saygı ve dayanışmayla 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ müz kutlu olsun.

Kaynakça

[1] Butler, Judith. Undoing Gender. Routledge, New York, 2004.

[2] de Beauvoir, Simone. İkinci Cinsiyet. Çev. Gülnür Savran. Payel Yayınevi, İstanbul, 2010 [1949].

[3] Federici, Silvia. Caliban and the Witch: Women, the Body and Primitive Accumulation. Autonomedia, New York, 2004.

[4] Gürses Bozkurt, Hülya. Aile Hukuku Dersleri. Seçkin Yayınevi, Ankara, 2010.

[5] Hanisch, Carol. 'The Personal Is Political.' Notes from the Second Year: Women's Liberation, 1969.

[6] Seligman, Martin E. P. Helplessness: On Depression, Development and Death. W. H. Freeman, San Francisco, 1975.

[7] Dünya Bankası. Women, Business and the Law 2023. Washington D.C., 2023.

[8] UNFPA (BM Nüfus Fonu). Yıllık Rapor 2022: Seçim, Değil Kader. New York, 2022.

[9] Avrupa Konseyi. İstanbul Sözleşmesi Açıklayıcı Raporu. Strazburg, 2011. CETS No. 210.

[10] TÜİK. Zaman Kullanım Araştırması 2014–2015. Ankara, 2016.

[11] OECD. Society at a Glance 2023: OECD Social Indicators. Paris, 2023.

[12] von Drehle, David. Triangle: The Fire That Changed America. Atlantic Monthly Press, New York, 2003.

[13] ABD Yüksek Mahkemesi. Loving v. Virginia, 388 U.S. 1 (1967).

[14] ABD Yüksek Mahkemesi. Dobbs v. Jackson Women's Health Organization, 597 U.S. 215 (2022).

[15] Nussbaum, Martha C. Creating Capabilities: The Human Development Approach. Harvard University Press, 2011.

[16] BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği. Rapor: Afganistan'da İnsan Hakları Durumu. Cenevre, Ekim 2021.

[17] UNESCO. Progress on Education for Sustainable Development and Global Citizenship, 2023 Report. Paris, 2023.

[18] UN Women. HeForShe Campaign Official Report. New York, 2014.

[19] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu. 2020 Yıllık Raporu. İstanbul, 2021.

[20] UNICEF. Child Marriage: Latest Trends and Future Prospects. New York, 2023.

[21] Türkiye Büyük Millet Meclisi. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, 2001.

[22] Türkiye Büyük Millet Meclisi. 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 2012.

[23] Yousafzai, Malala. Nobel Barış Ödülü Kabul Konuşması. Oslo, 10 Aralık 2014.

[24] Watson, Emma. UN HeForShe Açılış Konuşması. New York, 20 Eylül 2014.

[25] Grover, Vrinda. 'Nirbhaya Davası ve Hukuki Dönüşüm.' The Hindu, Aralık 2013.