
PROF. DR. BİNNUR YEŞİLYAPRAK’IN “ÖZ TERAPİ”Sİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Psikolojik Danışma ve Rehberlik disiplini, insanın kendisiyle karşılaşması, dünyayla yapıcı ve işlevsel bir ilişki kurması için sayısız fırsat sunar. Bu mesleği icra edenler, hizmet verme yolculuğuna adım atmadan önce öğrendikleri kuram ve teknikleri kendi içsel yolculuklarında da rehber olarak kullanırlar. Ancak bu keşfin hiçbir zaman bitmeyeceğini; insanın yalnızca bilgiyle değil, sezgi ve yaşantıyla da “oluştuğunu”, “kendini yarattığını” bilirler.
Ankara Üniversitesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik programındaki öğrencilik yıllarımdan hocam, sevgili Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak, son yıllarda ardı ardına yazdığı kitaplarla samimiyetle dile getirdiği kendi içsel yolculuğuna bizi de ortak ediyor. Binnur Yeşilyaprak’ın hayatımda çok özel bir yeri vardır. Ne zaman bir araya gelsek bende uyandırdığı duyguları bütün öznelliğimle ifade ederim. Ancak bu yazımın önemli bir bölümünde ona dair düşünce ve duygularımdan çok, içsel kazısına tanıklık ettiğim ÖZ TERAPİ kitabından söz etmek istiyorum. Bu yazıyı, kitabı kendini arayan herkesin, ama özellikle PDR alanı profesyonellerinin okumasını dilediğim için kaleme alıyorum.
Okur olarak kitap ile ilişki kurmak
Ben bu kitabı öncelikle hocamı çok sevdiğim için okudum. Diğer yandan, öznel ve biricik deneyimleri okuyup dinlemenin, en az bilimsel kuram ve ilkeleri öğrenmek kadar paha biçilmez olduğuna inanıyorum. Üstelik alanınız Psikolojik Danışma ve Rehberlik ise “öznel deneyim” çok daha önemli bir hâl alıyor. Kuşkusuz her okur gibi benim bu kitapla kurduğum ilişki ve kitaba dair gözlemlerim de, ne kadar nesnel olmaya çalışırsam çalışayım, kendimle ve hayatla kurduğum ilişkiden izler taşıyacaktır.
Bir psikolojik danışman kendisine yakınlaşmadan başkalarına nasıl ulaşır? Ruh sağlığı alanında çalışanlar yaşamın bunalım ve zorluklarından muaf, kusursuz insanlar değildirler. Onların da travmaları, handikapları ve kör yanları vardır; ancak bunları dönüştürmenin, dönüştüremiyorlarsa da onlarla yaşamanın bilimsel yollarını öğrenmişlerdir.
İnsanın kendi iç dünyasının en mahrem, en hassas, en savunmasız ve en dokunulmamış yanlarını başkalarına açması hiç kolay değildir. Binnur Hocam, PDR alanından aldığı davet ve cesaretle bunu hepimize örnek olacak biçimde; sansürsüz ve samimi bir anlatımla, entelektüel referanslardan yararlanarak ve yaşadıklarını kavramsallaştırarak yapıyor. Gerçekliği anlamak için kavram ve kuramlar kadar kişinin öznel deneyimi de önemlidir. Binnur Hocam bunu kitabında çok doğal ve tadına doyulmaz bir şiirsellikle başarıyor. Özellikle kendisine öyle şiirsel sorular yöneltiyor ki siz de bir anda aynı soruları kendinize sorarken buluyorsunuz:
“Belki aşılmamış duygular bedenimde bir yerlerde arşivlenmiştir. Anılar ile birlikte bu arşivlere de ulaşabilir miyim acaba?.. Bugüne gelen yoldaki her bir taşı görüp eğrisini doğrusunu kabul ederek o taşları yıllardır yaptığım gibi bakmadan bağrıma basmak yerine; dikkatle ve merakla bakarak, kabul ederek, okşayıp yerli yerine yerleştirmeyi başarabilir miyim?” (s. 11)
“Yaşam boyu tercihlerimi özgürce yaptığımı düşünürken gerçekte bunlar, toplumsal koşullanmalar sonucu yöneldiğim, beni öz benliğimden uzaklaştıran seçimler miydi? Davranış ve tutumlarım doğamdaki isteklere ulaşma çabası mıydı? Yoksa istenmeyen sonuçlardan kaçınma kaygısı mı?” (s. 221)
“Kendimle ve başkaları ile ilişkiler konusunda nasıl bir örüntü geliştirdim?
Kendimle temas ve başkaları ile temas açısından temelde hissettiğim bir güvensizlik mi var?
Kendimi korumak ve destek bulmak için davranışlarımı hep kontrol etme ihtiyacı mı duydum?
Bu yüzden doğal ve spontane davranıştan uzaklaştım mı?” (s. 224)
Kendine giden yolda ilerlemek
Bu kitap yalnızca bir insanın öyküsünü anlatmıyor; bunu yaparken bize yöntemler ve rehberler de sunuyor. Binnur Hocam, varoluşçu terapiden bilişsel davranışçı terapiye ve Gestalt yaklaşımına, mindfulness’tan rüya analizine uzanan geniş bir mesleki kaynak havuzundan yararlanıyor. Hanna Nita, Adler, Fromm, Sartre, Zweig, Kafka, Eckhart Tolle ve Dostoyevski gibi yaşam bilgelerini de kendi hayatını aydınlatan yönleriyle bizimle buluşturuyor. Sosyal Yazılım, Kara Kaplı Defter, Bedenin Bilgeliği ve Piyanonun 88 Tuşu gibi kavramsallaştırma ve mecazlarla anlatımını hem yalınlaştırıyor hem de zenginleştiriyor.
Bu noktada bilginin hocamın üzerinde taşıdığı bir yük olmadığını; tam tersine, yaşamını düzenlediğini ve onun bünyesinde hazmedildiğini görüyorsunuz. Doğru ya da yanlış, uygun ya da değil, eksik ya da fazla… Kitabın ana ekseninde; insanın doğasının getirdikleri, yani “doğal yazılım” ile toplumsal yaşamın ahlaki öğretileri, yani “sosyal yazılım” arasındaki gerilim kitap boyunca size eşlik ediyor.
Binnur Hocam bu entelektüel zeminle birlikte öz terapisinin mekânsal ve fiziksel koşullarını da oluşturuyor. Aynı anda danışman ve danışan koltuklarına oturduğu, kimi zaman da dışarıdan bir gözlemci gibi bu süreci izlediği çok katmanlı bir ÖZ TERAPİ süreci yaratıyor. Yolculuğunun kimi dönüm noktalarını anımsarken annesi ve ablasını da sürece dâhil ediyor. Onlar da ailenin geçmişine dönüyor, anıları yeniden ele alıp işliyor ve bu konuda Binnur Hocama yardımcı oluyorlar. Bazı olguların her bir aile üyesi tarafından bambaşka algılandığı ve yaşandığı görülüyor. Bu kolektif çaba, aile üyelerine kendi duygu ve anılarını anlama ve karşılaştırma fırsatı veriyor. ÖZ TERAPİ böylece aile üyelerinin anılarının ve tanıklıklarının da katıldığı, bireysel sınırlarını aşan kolektif bir yüzleşmeye dönüşüyor. Yoldaşları Dr. Şule Çağlar ve psikoterapist Özden Yılmaz Bilgin de bu süreçte Binnur Hocama hem manevi destek sunuyor hem onu cesaretlendiren, koruyup kollayan ve şefkat gösteren eşlikçiler oluyorlar.
İçsel kazının zor ve sancılı sürecini sürdürmek
Kitabın başında Binnur Hocam, bir bilim insanı olmanın verdiği duyarlılıkla, kendisini ÖZ TERAPİ’ye yönelten “problem durumunu” tarif ediyor. COVID-19 pandemisinin yarattığı boşluk, hepimize olduğu gibi ona da kendisiyle buluşması ve kucaklaşması için değerli bir fırsat sunuyor; hocam da bu fırsatı etkili biçimde değerlendiriyor.
O güne kadar biriktirdiklerinin, Prof. Dr. Binnur Yeşilyaprak olarak başardıklarının ve çevresinden gördüğü sevgi ile takdirin, böylesine zorlu bir içsel kazıya girişme cesaretinde payı olduğunu düşünüyorum. Yine de kendisini belirleyen yaşantıların arasında gezinirken büyük sancılar çekiyor. Bu gelgitleri ve sancıları çok boyutlu anlatımıyla okura derinden hissettirebiliyor. Kitap boyunca zaman zaman yeniden ortaya çıkan bu zorlanmalara rağmen hocamın kararlılığı, Şule ve Özden hocaların yoldaşlığıyla birlikte ÖZ TERAPİ’nin devam etmesini sağlıyor.
Bu sancılı zamanlar, o ana kadar yüzleştiklerini düzenlemesi ve süreci değerlendirmesi için ona bir imkân veriyor. Okur da geçmişin ağır yaşantılarından zaman zaman uzaklaşarak “ŞİMDİ ve BURADA” gerçekleşen iç konuşmalara tanıklık ediyor ve bir anlamda nefes alıyor. Bu iç konuşmalara bedeninin sesi de eşlik ediyor. Binnur Hocam, bedenini duymaya gayret ediyor ve bunun için özel çaba gösteriyor. Kitap elinizde olmasına rağmen ÖZ TERAPİ’nin devam edip edemeyeceğine ilişkin gerilimi duyumsuyorsunuz. Bu anlamda ÖZ TERAPİ zaman zaman ÖZ TELKİN’e dönüşüyor:
“…Beynim ve vücudum uyuşuyor ya da öyle bir sızı ki hissettiğim, tüm vücuduma yayılıp beni uyuşturuyor. Düşünüyorum; gerçekten kendimle temas bu kadar zor mu? Aramıza dağlar denizler kadar aşılamaz uzaklıklar girmiş olabilir mi? Öf öf sen gel diyorsun?” (s. 50)
“Kinestetik kütüphanemin arşivinde saklanan duygular neler? Hiç bakmadığım, yok saydığım ve ilgilenmediğim kısımlarda, gizli raflarda neler var?” (s. 113)
Geçmişin izini sürerek bugüne ulaşmak
ÖZ TERAPİ yolculuğunun gerekçesinin ardından kendinizi Binnur Hocanın anılarının içinde buluyorsunuz. Çocukluk ve aile hikâyesinin merkezinde Köy Enstitülerinden yetişmiş bir anne ile baba; Düzce’nin bir köyünde başlayan yaşam; üç kardeşin ev içindeki farklı konumları ve Düzce Depremi’nden bellekte kalanlar bulunuyor. Bir yanda dışa dönük, kabına sığmayan bir baba; diğer yanda Kara Kaplı Defteri’ndeki katı kurallarla yaşayan bir anne…
Ardından Düzce merkezindeki ortaokul yılları, onu Kütahya Kız Öğretmen Okuluna sürükleyen koşullar ve her okul kademesinde yaşamları ya da öğretileriyle iz bırakan eğitmenler geliyor. 1970 Gediz Depremi de bu anıların arasında yerini alıyor. Kütahya’nın bir köyünde başlayıp Düzce’nin bir köyünde devam eden ilkokul öğretmenliğine; erkeklere ilişkin olumsuz deneyimler, sosyal yazılımın gölgesindeki ilk aşklar, cinselliğe ilişkin tabular, beklentiler, ihanetler, hep bedel ödeyen kadınlar ve toplumsal cinsiyet rolleri eşlik ediyor. Farklı şehirlerde farklı kahramanlarla kesişen yollar, onların hikâyelerinin bıraktığı izlerle birlikte ele alınıyor.
Ankara’da Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulunda giyim öğretmenliği bölümüyle başlayan kariyer çizgisi, Kavak Hoca’yla birlikte PDR’ye doğru yön değiştiriyor. Gülseren Hanım ve Suzan Alam’ın ardından Kastamonu’nun İnebolu ilçesindeki kısa süreli lise öğretmenliği ile yeniden Ankara’ya, PDR alanında yüksek lisans yapmak üzere dönüş gerçekleşiyor. Hacettepe, Gazi ve Ankara üniversitelerinde İbrahim Ethem Özgüven, Feriha Baymur, Engin Geçtan ve Gülseren Günce gibi alanın önemli isimleriyle kesişen yollar; başarı dolu yıllar, Amerika deneyimleri, kendisini anlama yolculuğunda başvurduğu psikoterapi ve psikiyatri süreçleri, dostluklardaki hayal kırıklıkları ve mesleki üretkenliğe adanmış yıllarla genişliyor.
İçimize aldığımız kişilerle temas kurmak
ÖZ TERAPİ, annesinin Kara Kaplı Defteri’nin analiziyle başlasa da hocamın ilk hesaplaşması babasıyla oluyor. Kitap boyunca her hesaplaşma ya da kucaklaşma, çoğunlukla suçlamadan anlamaya ve mümkün olduğu ölçüde uzlaşmaya yönelen bir hareket izliyor. Hayatındaki kişilerin —babasının, annesinin, ablasının, kardeşinin ve sevgilisinin— kendisinde bıraktığı izleri “TEMAS” başlığı altında ele alıyor. Önce kendi duygusunu ve gerçekliğini ortaya koyuyor, ardından bu duygunun oluşmasında etkili olan kişinin gerçekliğini anlamaya çalışıyor ve nihayetinde kendi duygusunun sorumluluğunu üstleniyor.
Ancak bunu yaparken annesinin Sosyal Yazılımı’ndaki katı kurallardan sıyrılıp Psikolojik Danışma ve Rehberlik alanının değerlerine dayanan yeni bir yazılımı içselleştirdiği de görülüyor. Bu yeni yazılım ona kendisini ve başkalarını anlaması için çok daha özgürleştirici bir zemin sunuyor; fakat zaten yeterince yorulduğu beklentilere zaman zaman bir yenisini de ekliyor olabilir. Mesleki olanla insani olan kimi zaman birbirinden ayrılamıyor. Hangisinin daha doğru olduğunu bilmiyorum; ancak Binnur Hocanın PDR alanına ilişkin çizdiği insani ve ahlaki çerçevenin, onu son derece insani sayılabilecek bazı tepkileri yaşamakta zorladığını düşündüğüm anlar oldu:
“Kendimden bu kadar uzaklaşmış olamam! Düşünen parçam böyle söylüyor; evet üstelik psikolojik danışma alanında kariyer yapan biri olarak. Herkesin ‘kendiyle barışık’ gördüğü biri için mümkün değil.” (s. 50)
“Yaşadıklarıma inanamıyordum. Psikolojik danışmanlık alanında profesör olan ben, iletişim ve empati seminerleri veren ben nasıl olurdu da yeğenimle böyle bir ilişki sorunu yaşıyor olabilirdim?” (s. 552)
Binnur Hocam kitabın kimi bölümlerinde zaman zaman bundan sıyrılarak kendisine görev biçtiği şekilde değil, hissettiği şekilde yaşaması konusunda kendisini eğitiyor ve telkin ediyor:
“Yukarıdaki paragrafı yazarken bir yandan da bunların çok uzmanca değerlendirmeler ya da bilgiççe ahkâm kesmeler olduğunun farkındayım. Bunları yazmak bir bakıma kendimi savunmak gibi geldi. Çünkü tepkisel davranışlarımdan rahatsız oluyorum.”
Eric Berne, hepimizin içinde kendi anne ve babamızın da saklandığını söyler. Binnur Hocamın bazı cümleleri bu noktada ahlakçı bir ton alıyor ve kendi sosyal yazılımından izler taşıyor. Soruları çoğu zaman oldukça cüretkârken, vardığı bazı değerlendirmelerde yerleşik ahlaki kabullerin izleri yeniden beliriyor:
“Pervin Abla’nın erkekleri idare etmede usta bir yönü vardı kuşkusuz. Sadece babamla değil başka erkeklerle de ilişkisi olduğu söylentilerini duyardık. Kocası Sedat Amca, oldukça genç bir yaşta kalp krizinden öldü o yıllarda. Başsağlığına gittiğimizde Pervin Abla’nın güya çok üzüldüğünü görüp biz, Sedat Amca için üzülmeyi sürdürmüştük.” (s. 87)
“Başka kadınlarla ilişki kurmaktan zevk alıyordu ama bir eş ve baba olarak bunun uygun bir davranış olmadığını biliyordu…” (s. 125)
Bu örnekteki ahlakçı yan, aynı sayfada yer alan Nazan Abla ve Saliha Hanım örneklerinde de devam ediyor.
Anne ve babayla temas, onların üzerindeki etkisinden özgürleşme… Bu bölümler Türkiye’de kadınlık ve erkeklik rollerinin nasıl oluştuğuna ilişkin çok zengin veriler sunuyor. Dağınık anılar ve duygular, kitap boyunca zaman zaman derlenip toparlanarak yeniden analiz ediliyor.
Aile içindeki deneyimleriyle birlikte sosyal öğrenmeleri de, hepimizde olduğu gibi, Binnur Hocamın romantik ilişkilerinin belirleyici temelini oluşturuyor. Yavuz, Aras, Zeki, “Arkadaşım”, David…
“Arkadaşım” olarak ifade ettiği 39 yıllık ilişkiye, okuduklarımdan sonra benim “aşk” demeye dilim varmadı. Binnur Hocam, onun sevgisini yaşama biçiminin kendisini baskı altında tutan bir beklentiye dönüştüğünü söylüyor; annesinin beklentilerinden “Arkadaşım”ın beklentilerine uzanan yükleri uzun yıllar taşıyor. Bu kez de “Arkadaşım”la temas ediyor, onun hikâyesine kulak veriyor, onu belirleyen koşulların izini sürüyor ve beklentilerden özgürleşiyor.
Binnur Hocam, cinselliğe ilişkin gelişimini de bütün şeffaflığıyla aktarıyor. Sosyal yazılımının doğal yazılımıyla çeliştiği anlar ve bunların sonuçları çok çarpıcı bir biçimde ele alınıyor.
Okura kalan sorular ve sonuç
ÖZ TERAPİ’nin bende bıraktığı en önemli soru belki de şu oldu: İnsan, kendisine ait olmayan beklentilerden özgürleşirken bu kez seçtiği mesleğin ve benimsediği değerlerin “olması gereken”leriyle kendisini yeniden sınırlar mı? Birini anlamak, yaptığını haklı bulmak değildir. Kendi duygumuzun sorumluluğunu almak da yaşadığımız haksızlığın sorumluluğunu üstlenmemizi gerektirmez. Belki Binnur Hocanın özterapisinin en düşündürücü yanlarından biri tam burada beliriyor: İnsanı ailesinden ve toplumdan devraldığı katı yazılımlardan özgürleştiren mesleki değerler, mutlak bir ahlaki beklentiye dönüştüğünde, onun doğal ve haklı tepkilerini sınırlayan yeni bir yazılım hâline gelebilir mi? Binnur Hocanın cesareti, bu soruya kesin bir cevap vermesinde değil; kendi çelişkilerini, sancılarını ve içindeki farklı sesleri okurun önünde tartışmaya açabilmesinde yatıyor.
Bu yazı, kitabı okumaya bir çağrı; o nedenle içeriğinden söz etmeye burada ara versem iyi olacak. Kitap boyunca hocamın okura seslenişini Metin Altıok’un bir şiiriyle özdeşleştirdim ve o hissiyatla okumaya çalıştım:
“Ben” diyorsam eğer bilin ki o sizsiniz.
Ne çok şey paylaşıyoruz sizinle,
Sessizce ve belli belirsiz;
Kiminizle acıyı, umudu kiminizle.”
Binnur Hocam, 4 Ağustos 2024’te kitabını bana imzalarken “Sevgili filozof öğrencime, Hasanoğlan’da özel bir buluşma… Seninle öğrenciliğinden dostluğa uzanan bir süreçte, bu kitapta içimdeki BEN ile kucaklaşman dileğiyle…” demişti. Üniversite yıllarımızda ve hâlâ beni ve arkadaşlarımı her zaman kucaklayan sevgili Binnur Hocama; kendisiyle kucaklaşırken bizleri de kucakladığı, kendimizle karşılaşmaya ve kucaklaşmaya teşvik ettiği için ne kadar teşekkür etsem azdır.
Mehmet Osman Çetiner, 06 Ağustos 2026, Kınık/İZMİR