
ÖĞRETMEN KAYBEDERSE HALK KAYBEDER
Türkiye’de eğitim politikaları uzun yıllardır çeşitli tartışmaların odağında yer alıyor. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, eğitim sistemindeki sorunların yalnızca pedagojik ya da yönetsel olmadığını; aynı zamanda öğretmenlerin çalışma yaşamını, mesleki güvencelerini ve özlük haklarını doğrudan etkileyen yapısal bir nitelik taşıdığını gösteriyor.
Milli Eğitim Bakanlığının son yıllarda izlediği politikalar incelendiğinde, ortaya çıkan tablonun ortak özelliği öğretmenlerin farklı biçimlerde mağdur edilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Yaşanan mağduriyetler, eğitim politikalarını belirleyenlerin ve uygulayanların beceriksizlikleri ya da yönetsel yanlışlarından kaynaklanmıyor. Doğrudan mağduriyet üreteceği bilinerek bu politikalar yaşama geçiriliyor.
Bugün eğitim alanında yaşanan hemen her tartışmanın merkezinde kaçınılmaz olarak öğretmenler bulunuyor. Ancak bu tartışmalarda öğretmenler çözümün öznesi olarak değil, çoğu zaman alınan kararların mağduru olarak yer alıyor. Mülakatlarda hakları ellerinden alınan, proje okullarından haksız ve hukuksuz biçimde uzaklaştırılan, re’sen uzak okullara atanan, yıllardır atama bekleyen ve özel sektörde emek sömürüsüne maruz bırakılan öğretmenler aynı gerçeğin farklı parçalarını oluşturuyor.
Bu tablonun tesadüf olmadığı açıktır. Eğitim politikalarında son yıllarda öne çıkan iki temel yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan ilki siyasi iktidarın, diğer tüm kurumlarda olduğu gibi eğitim kurumlarında da kadrolaşma isteği, ikincisi ise eğitimi kamusal bir hak olmaktan çok ekonomik ve piyasa merkezli bir faaliyet alanı olarak gören politik tercihtir. Mağdur edilen öğretmen kesimlerinin yaşadığı sorunların büyük bölümü bu iki yaklaşımın doğal sonucudur.
MÜLAKAT: EŞİTSİZLİĞİN KURUMSALLAŞMASI
Öğretmen atamalarında mülakat uygulaması uzun yıllardır tartışılıyor. Çünkü mülakat, doğası gereği nesnel ölçütlerden uzaklaşma ve kişisel değerlendirmeleri ön plana çıkarma riski taşıyor. Yazılı sınavlarda alınan puanların mülakatlarla değiştirilebilmesi, öğretmen adaylarının yıllarca verdikleri emeğin birkaç dakikalık görüşmelerle değersizleştirilmesine neden oluyor. Sadece eğitim alanında değil kamuda işe alımlarda uygulanan mülakatlar çoğunlukla farklı olanın, iktidara yakın olmayanın elenmesinin bir aracı olarak kullanılmaktadır.
Nitekim son yıllarda yaşanan örnekler, öğretmen adaylarının mülakat sistemine duyduğu güvensizliği daha da artırdı. Aynı akademik yeterliliğe sahip adaylar arasında ortaya çıkan puan farklılıkları, kamuoyunda haklı olarak liyakat tartışmalarını gündeme getirdi. Mülakat mağduru öğretmenlerin aylar boyunca sürdürdüğü mücadele de bu nedenle geniş bir toplumsal karşılık buldu.
2023 KPSS sonuçlarına göre atama bekleyen ve kontenjan içerisinde olan 1611 öğretmen, 20 ilde kurulan 245 farklı komisyonun yaptığı mülakatlar sonucunda kontenjan dışına çıkarıldı ve atama hakları ellerinden alındı. Mağdur öğretmenler o tarihten bu yana haklarının iadesi için mücadele ediyorlar.
Aslında mesele yalnızca birkaç puanlık farklardan ibaret değildir. Sorun, kamusal istihdamın hangi ilkelere göre gerçekleştirileceği sorunudur. Eğer bir ülkede öğretmenler nesnel ve ölçülebilir kriterlerle değil, değerlendirilmesi mümkün olmayan yöntemlerle seçiliyorsa, bu durum eğitim sisteminin bütününe olan güveni de zedelemektedir.
Mülakat mağduru öğretmenlerin sorunlarının çözülmesi için 12 Mart 2026 tarihinde TBMM’ye bir teklif sunuldu ancak o tarihten bu yana teklifle ilgili bir gelişme yaşanmadı. TBMM’ye sunulan yasa teklifinin görüşülmesinin engellenmesi siyasi iktidarın bu konudaki yaklaşımını göstermesi açısından dikkat çekicidir. Sorunun varlığı kabul edilmekte ancak çözüm üretilmemektedir. Böylece binlerce öğretmen belirsizlik içerisinde yaşamaya devam etmektedir.
ÖZEL SEKTÖRDE ÖĞRETMENLİK: EMEK SÖMÜRÜSÜNÜN YENİ ADI
Öğretmenlerin yaşadığı sorunlar yalnızca kamu istihdamıyla sınırlı değil. Türkiye’de yüz binlerce öğretmen özel öğretim kurumlarında çalışıyor ve bu öğretmenlerin önemli bir bölümü ağır çalışma koşulları altında mesleklerini sürdürmeye çalışıyor.
Bir zamanlar toplumun en saygın mesleklerinden biri olarak görülen öğretmenlik, özel sektörde giderek güvencesiz bir istihdam biçimine dönüşmüş durumda. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, iş güvencesinin olmaması ve sendikal örgütlenmenin önündeki engeller öğretmenleri ciddi bir çıkmaza sürüklüyor.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikasının yıllardır sürdürdüğü mücadele tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü burada yalnızca ücret artışı talebi değil, öğretmenliğin mesleki onurunun korunması talebi bulunmaktadır. Öğretmenlik, piyasa koşullarının insafına bırakılabilecek sıradan bir iş değildir. Bir toplumun geleceğini şekillendiren insanların yoksulluk sınırında yaşamaya mahkûm edilmesi, eğitim sisteminin geleceğini de tehlikeye atmaktadır.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, Öğretmenlik Mesleği Kanununun komisyon görüşmeleri sırasında önemli bir mücadele ortaya koyarak konunun ülke gündemine girmesini sağlamış ve o dönemde iktidar milletvekilleri bu konuda adım atılacağı ve yasal düzenlemelerin yapılacağı sözünü vermişti. Ancak, aradan geçen süre boyunca bu konuda tek bir ilerleme dahi yaşanmadı.
Öğretmenlik Meslek Kanunu görüşmeleri sırasında verilen sözlerin iki yıl boyunca yerine getirilmemesi ise sorunun yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir boyutu olduğunu göstermektedir. Verilen sözlerin tutulmaması, öğretmenlerin devlete ve kurumlara duyduğu güveni aşındırmaktadır.
ÜCRETLİ ÖĞRETMENLİK VE ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMEN GERÇEĞİ
Türkiye’de eğitim sisteminin en büyük çelişkilerinden biri, yüz binlerce öğretmen atama beklerken sayıları 100 bine yaklaşan ücretli öğretmenin düşük ücretlerle çalıştırılmasıdır.
Bir tarafta yıllarca üniversite eğitimi almış, sınavlara hazırlanmış ve atanmayı bekleyen öğretmenler bulunurken; diğer tarafta aynı işi yapan ancak kadrolu öğretmenlerin sahip olduğu haklardan yoksun bırakılan ücretli öğretmenler bulunmaktadır.
Bugün 500 binin çok üzerinde öğretmen atama beklemekte ancak siyasi iktidarın ekonomi politikalarından dolayı başka işler yapmak zorunda kalmaktadır. Her ile bir üniversite popülizminin ve planlama eksiklerinin olumsuz sonuçlarını ortadan kaldırmak yerine böylesi bir sorun yokmuş gibi davranılması “ataması yapılmayan öğretmenler” diye mağdur bir sosyal kesim oluşmasına neden olmuştur.
Siyasi iktidar, öğretmen açığını yeni öğretmen atayarak değil ücretli öğretmen çalıştırarak çözmeye çalışmaktadır. Bu uygulama yalnızca öğretmenlerin haklarını zedelemiyor; aynı zamanda eğitim hizmetinin niteliğini de olumsuz etkiliyor. Çünkü eğitimde süreklilik ve kurumsal aidiyet büyük önem taşır. Her yıl değişen öğretmenlerle sürdürülen bir sistemin kalıcı başarı üretmesi mümkün değildir.
Ücretli öğretmenlerin sayısı yıllar içerisinde artmış ve artık geçici değil kalıcı bir istihdam biçimine dönüşmüş durumdadır. AGS ile şuan Akademide hazırlık eğitimine alınan öğretmenler, en iyimser olasılıkla 2027 yılının ortalarında göreve başlayacaklar.2026 yılının Eylül ayında okullar açılırken yeni öğretmen ataması yapılmayacağı için açık yeni ücretli öğretmenlerle kapatılacak ve bundan dolayı da ders ücreti karşılığında çalışan öğretmen sayısı 100 binin çok üzerine çıkacaktır. Böylesi bir tabloda eğitimin sürdürülebilirliğinden söz etmek olası değildir.
Ücretli öğretmenlik uygulaması başlangıçta geçici bir çözüm olarak sunulmuşu. Ancak bugün sistemin kalıcı unsurlarından biri haline gelmiş durumda. Bunun temel nedeni ise öğretmen istihdamına dönük politikaların eğitimin ihtiyaçlarına göre değil, bütçe önceliklerine oluşturulmasıdır.
PROJE OKULLARI VE GÜVENCESİZLİĞİN YAYGINLAŞMASI
Son yıllarda proje okullarında yaşananlar da öğretmenlerin güvencesizleştirilmesinin başka bir örneğini oluşturuyor. Binlerce öğretmenin herhangi bir nesnel değerlendirme kriteri olmadan görevlerinden uzaklaştırılması, sadece öğretmenler açısından değil aynı zamanda da öğrencilerin eğitim hakkı açısından önemli sorunlara neden olmaktadır.
Proje okul uygulaması başladığı günden bu yana keyfiyete ve kuralsızlığa olanak veren yapısıyla eleştirilerin odağında bulunuyor. Akademik çıktıları yüksek öğrencilerin eğitim gördüğü proje okullarının, MEB’in yaptığı düzenlemelerle adeta bir şirket yönetilir gibi yönetilmesine olanak verilmesi çok ciddi sıkıntılara neden olmaktadır.
2025 yılında yapılan proje okulu atamalarında 9252 öğretmen hiçbir ölçü ortaya konulmadan okullarından gönderilmiş ve çoğunluğunun yerine yine hiçbir ölçü olmadan atamalar yapılmıştır. Bu atamaların “idari tasarruf” denilerek meşrulaştırılmaya çalışılması kabul edilebilir bir durum değildir.
Danıştay İdari Davalar Dairesi Kurulu (İDDK) bu konuda geçtiğimiz hafta bir karar vererek söz konusu keyfiliğe olanak veren yönetmelik maddesinin yürütmesini durdurmuştur. Danıştay’ın verdiği karar, bu süreçte yaşanan hukuksuzluklara dikkat çekse de sorun henüz bütünüyle çözülmüş, mağduriyetler giderilmiş değildir. Öğretmenlerin hangi kriterlere göre görevde kalacağı ya da görevden alınacağı belirsizliğini korumaktadır.
2026 yılı atama sonuçlarının 8 Haziran tarihinden sonra açıklanacağı düşünüldüğünde MEB’in Danıştay kararını ne kadar dikkate aldığını da çok yakında görmüş olacağız. Beklenen ve olması gereken MEB’in 2025 yılında yaptığı gibi yeni mağduriyetler yaratmamasıdır.
Eğitim kurumlarının sağlıklı işleyebilmesi için öğretmenlerin mesleki güvenceye sahip olması gerekir. Sürekli yer değiştirme tehdidi altında çalışan bir öğretmenden verimli bir eğitim hizmeti sunmasını beklemek gerçekçi değildir. Proje okulları bu anlamda sürdürülebilirliği olan okullar değildir. Öğrencilerin eğitim hakkı için proje okulu uygulamasının sonlandırılması en doğru adım olacaktır.
ÖĞRETMENLERİN ORTAK MÜCADELESİ NEDEN ÖNEMLİ?
1 Haziran’da Ankara’da buluşacak olan mülakat mağduru öğretmenlerle özel sektör öğretmenlerinin ortak talebi çok haklı: Verilen sözlerin tutulması.
1 Haziran tarihinde MEB önünde mağdur edilen iki öğretmen topluluğu bir araya gelecek. Ancak öğretmenlerin talepleri yalnızca bu iki grubun sorunu değildir. Öğretmenlerin taleplerinin karşılanması eğitim sisteminin geleceği açısından da önem taşımaktadır. Çünkü öğretmenlerin hak kayıplarına karşı gösterdiği mücadele, sadece kendi haklarıyla sınırlı değil aynı zamanda da kamusal eğitimin niteliğini koruma mücadelesidir.
Öğretmenlerin yaşadıkları mağduriyetlere karşı ortaya koyduğu mücadele özünde politiktir. Öğretmenlerin yaşadığı sorunlar nasıl uygulanan politikaların sonucuysa çözüm de yine politik düzlemde gerçekleşecektir. Diğer bir ifadeyle uygulanan politikalar değişmediği sürece yaşanan sorunlarda çözülmeyecek demektir. Bunun olabilmesi ise ancak öğretmenlerin birlikte ve etkili mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Son yıllarda öğretmenlerin farklı sorunlar etrafında parçalı biçimde mücadele ettiği görüldü. Oysa yaşanan sorunların kaynağı büyük ölçüde ortaktır. Bu nedenle öğretmenlerin ortak talepler etrafında birleşebilmesi, eğitim politikalarının yönünü değiştirebilecek önemli bir güç oluşturacaktır. Bu gücün ortaklaşabilmesi için eğitim alanında örgütlü sendikaların önemli sorumlulukları ve görevleri bulunmaktadır.
SONUÇ
Bir eğitim sisteminin niteliğini belirleyen en önemli unsur öğretmendir. Öğretmenlerin güvencesizleştirildiği, haklarının geriletildiği ve ekonomik olarak yoksullaştırıldığı bir ülkede kamusal eğitim hakkından söz etmek mümkün değildir.
Bugün mülakat mağduru öğretmenlerin, özel sektör öğretmenlerinin, ücretli öğretmenlerin, proje okullarında mağdur edilen eğitim emekçilerinin ve atama bekleyen yüz binlerce öğretmenin yaşadığı sorunlar birbirinden bağımsız değildir. Bunların tamamı, öğretmeni merkeze koymayan eğitim politikalarının sonucudur.
Eğer gerçekten tüm öğrencilerin eğitim hakkından tam ve eşit yararlanması isteniyorsa, işe öğretmenlerin haklarını güvence altına almakla başlanmalıdır. Çünkü öğretmenler kaybederse; halk kaybeder.