
Geride bıraktığımız hafta eğitim alanında yaşanan gelişmeler, Türkiye’de eğitimin artık yalnızca pedagojik bir alan olarak değil; doğrudan siyasal ve ekonomik tercihlerin belirlediği bir yönetim sahası haline geldiğini bir kez daha gösterdi. Proje okullarında yaşanan hukuksuzluklardan üniversitelere dönük müdahalelere, öğretmenler üzerindeki bürokratik baskılardan çocukların piyasanın ihtiyaçlarına göre yönlendirilmesine kadar pek çok başlık aynı ortak noktada birleşiyor: Eğitim politikaları artık kamusal yarar, pedagojik gereklilik ve bilimsel yaklaşım üzerinden değil; siyasal denetim ve ekonomik ihtiyaçlar üzerinden şekillendiriliyor.
Haftanın en önemli gelişmelerinden biri kuşkusuz Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun proje okullarıyla ilgili verdiği karardı. Eğitim-İş Sendikasının açtığı davada Danıştay, proje okullarında öğretmenlerin görev sürelerinin uzatılmamasına dayanak oluşturan yönetmelik hükmünün yürütmesini durdurdu. Kararın gerekçesi ise son derece çarpıcıydı. Yüksek mahkeme, öğretmenlerin görev sürelerinin uzatılmasına ilişkin süreçte hiçbir nesnel, ölçülebilir ve yargı denetimine elverişli kriter bulunmadığını açık biçimde ifade etti. Başka bir ifadeyle Danıştay, proje okullarında uzun süredir yaşanan keyfiyeti hukuki olarak tescillemiş oldu.
Aslında bu karar öğretmenlerin aylardır dile getirdiği itirazların yargı tarafından doğrulanmasından ibaretti. Proje okullarından gönderilen binlerce öğretmen aynı soruyu soruyordu: “Hangi ölçülere göre başarısız sayıldık?” Ancak bu soruya hiçbir zaman somut bir yanıt verilmedi. Çünkü mesele öğretmenlerin başarısı ya da mesleki yeterliliği değildi. Sorun, proje okullarında oluşan geniş takdir alanının siyasal, sendikal ve kişisel yakınlıklara göre kullanılabilmesiydi. Ölçütlerin olmadığı yerde liyakat değil keyfiyet belirleyici hale gelir. Nitekim proje okullarında tam da bu yaşandı.
2025 yılında 9 bini aşkın öğretmenin proje okullarından uzaklaştırılması, eğitim tarihinde eşine az rastlanır bir tasfiye süreciydi. Öğretmenlerin yerine kimlerin, hangi kriterlere göre atandığı kamuoyuna açıklanmadı. Eğitim kurumlarının pedagojik sürekliliği, kurumsal hafızası ve aidiyet ilişkisi büyük ölçüde parçalandı. Çünkü proje okulları giderek kamusal eğitim kurumları olmaktan çıkarılıp belirli ilişkiler ağıyla yönetilen alanlara dönüştürüldü. Danıştay’ın kararı tam da bu nedenle yalnızca hukuki bir karar değil; eğitim yönetimindeki keyfi anlayışa verilmiş ciddi bir uyarıdır.
Ancak eğitim alanındaki sorun yalnızca proje okullarıyla sınırlı değil. Aynı hafta içerisinde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması ve ardından gelen toplumsal direniş de Türkiye’de yükseköğretimin hangi siyasal zemin üzerinde şekillendiğini gösterdi. Cumhurbaşkanlığı kararıyla bir üniversitenin faaliyet izninin kaldırılması, üniversitelerin artık ne kadar kırılgan hale geldiğini ortaya koydu. Daha da çarpıcı olan ise yasayla kurulmuş bir üniversitenin yine yasayla değil, tek imzalı bir idari kararla kapatılabilmesiydi.
Buradaki temel mesele yalnızca Bilgi Üniversitesi değildir. Asıl mesele, Türkiye’de üniversitelerin giderek siyasal müdahalelere daha açık hale gelmesidir. Kayyum uygulamaları, rektör atamaları, akademisyen soruşturmaları ve ihraçlar üniversitelerin özerk yapısını sistematik biçimde zayıflatmaktadır. Bilgi Üniversitesi’nde öğrencilerin, akademisyenlerin ve çalışanların birlikte yürüttüğü mücadele sonucunda karar geri çekildi. Ancak bu geri adım hukukun kendiliğinden işlemesiyle değil, toplumsal tepki sayesinde gerçekleşti. Bu durum bile başlı başına düşündürücüdür. Çünkü hukuk devletinde temel haklar toplumsal baskıyla değil, güvence altındaki hukuki mekanizmalarla korunmalıdır.
Benzer bir tablo Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan ihraç sürecinde de görüldü. Akademisyen Tuna Tuğcu’nun YÖK Disiplin Kurulu kararıyla devlet memurluğundan çıkarılması, Türkiye’de akademik özgürlüğün geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır. Özellikle üniversite yönetimine yönelik eleştirileriyle bilinen bir akademisyenin disiplin süreçleriyle karşı karşıya kalması, üniversitelerde eleştirel düşüncenin giderek baskı altına alındığını göstermektedir.
Üniversiteler bilimsel üretimin merkezleridir. Ancak bilimsel üretim ancak özgürlük ortamında mümkündür. Akademisyenlerin idari baskılar altında çalıştığı, soruşturmalarla susturulmaya çalışıldığı bir yerde üniversite gerçek işlevini yerine getiremez. Bugün Türkiye’de üniversitelerin temel sorunu yalnızca bütçe ya da fiziksel imkan eksikliği değildir. Asıl sorun, üniversitelerin siyasal iktidarın doğrudan müdahale alanına dönüşmüş olmasıdır.
Milli Eğitim Bakanlığının öğretmenlere dönük uygulamalarında da benzer bir yaklaşım dikkat çekiyor. Maarif Modeli kapsamında öğretmenlere zorunlu tutulmak istenen gelişim raporları bunun önemli örneklerinden biri. Öğretmenlerin büyük kısmı bu raporların pedagojik bir anlam taşımadığını, yalnızca bürokratik iş yükü yarattığını düşünüyor. Nitekim gelişim raporlarının içeriği incelendiğinde, bunların büyük ölçüde kazanımların dijital ortama aktarılmasından ibaret olduğu görülüyor.
Buradaki temel amaç ise pedagojik ihtiyaçtan çok Maarif Modeli’ne dönük meşruiyet algısını güçlendirmek gibi görünüyor. Çünkü uzun süredir Maarif Modeli’nin bilimsel niteliği tartışılıyor. Bakanlık bu modeli sürekli yeni uygulamalarla görünür kılmaya çalışıyor ancak öğretmenleri ikna etmekte zorlanıyor. Sendikaların gelişim raporlarına karşı ortak tutum alması da bu nedenle önemlidir. Eğitim Sen, Eğitim-İş ve Hürriyetçi Eğitim Sen’in birlikte hareket etmesi, eğitim emekçilerinin ortak sorunlarda yan yana gelebilme potansiyelini göstermesi açısından dikkat çekicidir.
Öte yandan Milli Eğitim Bakanlığının meslek liselerindeki ders saatlerini azaltmaya dönük açıklamaları da son dönemdeki eğitim politikalarının yönünü göstermektedir. Bakan Tekin’in özellikle meslek liselerini öne çıkarması tesadüf değildir. Çünkü son yıllarda mesleki eğitim giderek piyasanın ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırılıyor. Organize sanayi bölgeleriyle yapılan işbirlikleri, MESEM uygulamaları ve erken yaşta mesleğe yönlendirme politikaları bunun açık göstergeleridir.
Ders saatlerinin azaltılması pedagojik gerekçelerle değil de öğrencilerin daha fazla süreyi üretim süreçlerinde geçirmesi amacıyla yapılıyorsa burada ciddi bir sorun vardır. Eğitim sistemi çocukların çok yönlü gelişimini öncelemek yerine onları erken yaşta işgücü piyasasının parçası haline getirmeye başlıyorsa pedagojik değil ekonomik bir yaklaşım belirleyici hale gelmiş demektir.
Merkezi sınavlar konusundaki tartışmalar da bu eşitsizlik düzeninin başka bir boyutunu oluşturuyor. Bakan Tekin’in “Sorular müfredattan çıkmayacak” açıklaması sanki geçmişte merkezi sınavlarda müfredat dışı sorular soruluyormuş gibi bir algı yaratıyor. Oysa sorun hiçbir zaman yalnızca soruların kaynağı olmadı. Asıl mesele öğrenciler arasındaki derin eşitsizliklerdir.
Türkiye’de öğrenciler aynı sınava giriyor olabilir ancak aynı koşullarda yaşamıyorlar. Bir tarafta özel ders alabilen, kurslara giden, teknolojik imkanlara erişebilen öğrenciler; diğer tarafta temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan çocuklar var. Böyle bir tabloda merkezi sınavlar fırsat eşitliği yaratmıyor; tam tersine toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretiyor.
Bugün eğitim sisteminde yaşanan sorunların büyük bölümü tesadüfi değil. Proje okullarındaki keyfiyet, üniversitelere dönük müdahaleler, öğretmenlerin bürokratik denetim altına alınması, çocukların piyasanın ihtiyaçlarına göre yönlendirilmesi ve sınav sistemi üzerinden büyüyen eşitsizlikler aynı siyasal yaklaşımın parçalarıdır. Eğitim giderek kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp siyasal denetim ve ekonomik ihtiyaç ekseninde yeniden şekillendirilmektedir.
Oysa eğitim, siyasal sadakat üretmenin ya da piyasanın işgücü ihtiyacını karşılamanın aracı değildir. Eğitim kamusal bir haktır ve temel amacı çocukların özgür, eleştirel ve çok yönlü bireyler olarak yetişmesini sağlamaktır. Bunun yolu ise liyakatin, hukukun, bilimsel yaklaşımın ve eşitliğin esas alındığı demokratik bir eğitim düzeninden geçmektedir.