
Sene 2018…
Belkıs gurbetin derin kuyusundan çıkmak için bayramları iple çekiyordu. Her çekiş Belkıs’ı gurbetin verdiği iç çekişiyle birlikte karanlık kuyudan bayramın aydınlığına doğru yol aldırıyordu. Bayram tatili demek ana babayla kardeş akrabayla kavuşmak konuşmak karışmak demekti. Belkıs yine her yıl olduğu gibi bu yıl da hazırlığını tam yapmıştı. Büyüklere gidecek hediyelerini özenle seçmiş, eşi ve minik evladıyla birlikte gurbetten sılaya yolculuğuna başlamak üzere bavullarını hazırlamıştı. Yolculuk sabah başlayacak olsa da Belkıs geceden bavulları arabaya yerleştirmişti ki sabah birkaç dakika bile gecikme yaşanmadan sevdiklerine kavuşsun.
Gece minik oğlu Belkıs’ı hiç uyutmasa da Belkıs’ın gözlerinin feri bırakın sönmeyi ışıl ışıl parlıyordu. Sabah olmuş yolculuk başlamıştı. İnsanın mutluluğu gözünden okunur diyecekleri bir canlı bakış ile yola bakıyor, zaman aksa da sanki duruyormuş gibi yol bitmek bilmedi diyeceği saf bir eda ile bir yandan da eşinin evladının yüzüne bakıyordu. Yol o kadar kalabalıktı ki içinden aman bir kaza bela gelmeden sılaya ulaşsak dualarıyla yol alırken ani bir kaza tehlikesi de yaşıyordu. Bu olay Belkıs’ı çok korkutsa da sıla hasreti hasıl olmuş bir canda can acısını hissetmiyordu.
Nihayet uzun yorucu ve tehlikeli bu yolculuğun sonuna gelecekken Belkıs annesini aramış ve annesinin evde olmadığını öğrenmişti. Belkıs’ın bayramın birinci günü geleceğini bilen annesi Belkıs’ın abisinin evine geçmiş ve Belkıs’a da oraya gelin demişti. Bu uzun ve yorucu yolculuk sonrası abisinin evine varan Belkıs’ın içindeki coşku abisinin evinde söndürülmek üzere bekleyen bir barikatla karşı karşıya kalacaktı. Evdekiler hoş geldin deseler de kelam ile eylem arasındaki çatışma sahnesi Belkıs’ı baş rol yapmaya hükmetmişti. Belkıs; gurbetin ayrılık türküsüne tutunmuş gözleri ile gördükleri karşısında şaşkına dönse de ‘yine geldiler’ imalarının nedenini ve sonucunu bulmak ve yüklenmek istemiyordu.
Belkıs bir gün öncenin yorucu yükü ve yolculuğun verdiği sarsıntı ile birlikte ayakta durmaya çalışsa da bir an önce annesinin evine giderek bavulunu açmak ve biraz dinlenmek istiyordu. Evdekilerin ağzından dökülen birkaç kelime ve ufak bir sohbet ardından Belkıs annesinden evin anahtarını istiyor ancak annesi sürekli lafı değiştirerek sıla kapısında bekleyen Belkıs’ı kapının önünde bekletmeye devam ediyordu. Sessizlik biraz sürse de Belkıs’ın annesi ‘Biz gelin hanımın ailesini ziyarete gideceğiz, siz ne yapacaksınız’ gibi akla mantığa sığmayan ama bir annenin gönlüne sığdırabildiği bir cümleyi kurmaktan geri kalmıyordu. Belkıs annesine ‘Anne yol yorgunuyuz, anahtarı verebilir misin size geçip biraz dinlenelim’ diyerek durumunu izah etse de annesi Belkıs’ın kulaklarının sağır olsaydı da duymasaydı diyeceği o vurucu ve yıkıcı cümleyi kuruyordu: ‘Madem benim evimde oturacaktınız, o zaman neden geldiniz?’
Sene 2020…
İnsanlığın dünya ölçeğinde içine kapandığı, birbirinden sessizce uzaklaştırıldığı pandeminin o karanlık süzgecinden geçerken Belkıs da aile denilen kırılgan bir çember içinde en ağır sınavlarından birine doğru yine yol alıyordu. O günlerde Belkıs eşinin görevi nedeniyle gurbet elde minik evladıyla baş başa kalmıştı. Bu her zaman yaşananların aksine alışılmış bir yalnızlık değildi; pandemiyle birlikte bina boşalmış, koca bina sessizliğin yankılandığı kimsesizliğin kimliğe dönüştüğü dev bir kabusa dönüşmüştü. Her sabah her akşam her an yeni bir kural, yeni bir yasak yeni bir korku yükleniyor; Belkıs ise bütün bu görünmez ağırlığın altında ne yapacağını bilmeden savruluyordu.
Düşünceler bir o yana bir bu yana dağılırken o an zihninde tek bir liman beliriyordu: Ailesinin yanı. Belkıs annesini aradı. Fakat telefondaki ses her zamanki uzaklığıyla evde olmadığını ve gelemeyeceğini söylüyordu. Ardından kısa bir duraksamayla babasının evde olabileceğinden bahsetti. ‘Babana sorayım…sana döneceğim’ demişti annesi. Belkıs dönüşü bekleyemedi yine yeniden bir kez daha aradı. Telefondan gelen ses öyle bir sesti ki o güne değin yapılmış olan ve o günden sonra yapılacak olan bütün latifelere dahi yas tutturacak bir sesti: ‘Baban bu dönemde istemiyor gelmesinler dedi.’
Sene 2022…
Kemalettin Kamu’nun ‘Gurbet O kadar Acı ki’ eserinde kaleme aldığı o muhteşem -‘Ben gurbette değilim, gurbet benim içimde’- cümlesinde kendini bulan Belkıs için gurbet yıllarının bittiği bir dönem başlıyordu. Belkıs artık sılaya dönmüştü ancak gurbete gittiği ilk yıllarda içindeki yürümeyi öğrenmeden koşmaya çalışan ‘Biz’ kavramına yenilmek de direnmek de istemiyordu. Nitekim bu yaşına değin kapıların dışarıdan kilitlendiğini gören Belkıs her ne yaşanırsa yaşansın içeriden de kapıların kilitlenebileceği ihtimaline mahal vermek istemiyordu.
Artık aile-akraba ziyaretleri daha yakınen olmuş, git-geller başlamıştı. Piknikler yapılıyor, sohbetler ediliyor, gülünüyor ve Belkıs bayramlarda, yıl başlarında, hastalıkta sağlıkta evinin kapısını her daim herkese açık tutuyordu. Belkıs tüm içtenliği ile herkesi ağırlamaktan kaçınmıyor ama kendine gelince her iyiliği yine ağırdan alıyordu. Gelmek fiilinin tam zıttını eyleme dökmek isteyen Belkıs ise aile akraba kavramının çok da fütursuzca işe koyabildiği gel-gitlerden nasibini alıyordu.
Öyle ki bir gün hasta olmuştu ve evi merkezdeki bir hastaneye oldukça uzaktı. Merkezde oturan ve ‘biz’ dediği ailesi-akrabalarının evinde sabahı hastaneye gitmek için bir gece konaklamak isteyen Belkıs’a kapılar yine açılmıyordu. Annesi abisinde kalacağını söylüyor, abisi ise evde kayınvalidesinin de yatılı kalacağı için evin kalabalık olduğundan dem veriyordu. Belkıs hasta haliyle sokakta kalmamıştı elbette evi barkı vardı ama sokakta öylece düşüncelere dalarak kalmıştı. Oysa ki Belkıs hastaneye gitmese ve evinde bir kutlama yapsa o gün herkes orada olacaktı. Bir anda bir diğer yakın akrabasının sözü geldi aklına: ‘Ben de kızıma gideceğim sabah erkenden. Yoksa bir gece kalmaktan ne çıkar!’
‘O ZAMAN NEDEN GELDİNİZ!’
‘BABAN BU DÖNEMDE İSTEMİYOR GELMESİNLER DEDİ.’
‘YOKSA BİR GECE KALMAKTAN NE ÇIKAR!’
Üç cümle, üç söz, üç kelam, üç ses değildi bu. Bu aile akraba ve Belkıs arasındaki üçlü bağı yuva-biz haline getiren bütün anlamların ve anlatımların çözülüşüydü. Üç cümle değildi bu Belkıs’ın yıllardır onca olana rağmen ayakta tutmaya çalıştığı aile fikrinden bir parça daha koparan ve yaralayan üç hançerdi. Yunus emre der ki: ‘Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı Söz ola ağulu aşı yağ ile bal ede bir söz!’ Çünkü bazen bir söz gerçekten de hançerden daha derin bir yara bırakırdı insanda. Hançerin açtığı yara görünürdü belki ama sözlerin bıraktığı sızılar insanın en çok da ‘yuva-aile’ dediği yerden kanardı.
Bu kanayış sözlerin avcısı olmak isteyen bir aile içinde vurulmak istenen bir av olan her bireyin içindedir. Aşık Mahsuni Şerif’in ‘Dom Dom Kurşunu’ eserinde bir avcının onu vurduğunu bin avcının ise yediğinden bahseder. Aile bir bireyin avcısı olmak istediğinde bu birey toplumda, akraba içinde diğer avcı emsallerin de açtığı yâreleri iyileştirmek için uğraşır. İşte Belkıs da bir av ve avcı hikayesi olarak görmek istemediği bu sahneleri bin kez farklı emsalleri ile yaşamış olsa da aile kavramının öz sütüne bağlanmış bir yürek taşır.
Bu yüreği Belkıs gibi içinde taşıyan her birey tüm demlere ve dem vurmalara rağmen her ne yaşanırsa yaşansın ailesine bağlılık ve bağımlılıklarını şükranla sunmaktan yine de vazgeçmez. 2018 senesinde Belkıs’ın yaşadığı o bayram sahnesini farklı muadilleriyle veya tamamen farklı koşullar ama aynı yıkıcı denklemlerle kim yaşamamıştır ki! Dışarıdan bakıldığında ‘mutluluk ve bir araya gelme’ zamanı gibi sunulan bayramların arka planında insanı çok yoran dinamikler yok mudur? Belkıs her bayramda o bayramda yaşadıklarını, her bayramda ailesi ve akrabalarıyla buluştuğunda hasta halinde kimsenin kabul etmeyişini, zor günlerde sessiz binanın yankılarıyla baş başa bırakıldığını ama iyi gününde herkesin yanında olduğunu hatırlamıyor mudur? Veya söz avcısı olmayı rol edinmiş aile-akraba bireylerinin farklı durumlarda yarattığı ve yaşattığı problemleri? Nasıl hatırlıyordur?
Her ailede yaşanan onca problem eşiğinde ve eşliğinde bayramların getirdiği zorunlu ritüelleri yerine getirmek yapay beklentileri karşılamak üzerine kurulur. Kırgınlıklar ve küslükler bayramlarda yok sayılsa da insanların içine su serpmiş bir serinliği sunmak çok da kolay olmamaktadır. İnsanların içinde yılların getirdiği birikimler bayramların ‘zorunlu barış, zorunlu neşe’ dalgası ile çarpışınca keyiften ziyade katlanılması gereken bir yük oluşturur. Bu yük insanı sahicilikten uzaklaştırıp derin bir yorgunluğa sürükler.
İşte belki de tam da bu yüzden insanlar kendilerini zihnen ve ruhen hırpalayan bu durum veya durumlardan kaçmak adına eylemlerde bulunur. Bu eylemler yığını ise herkes tarafından sıklıkla dile getirilen ‘ESKİ BAYRAMLAR NEREDE’ serzenişine dönüşür. Bir bakmışsınız ki bayramlarda Belkıs dahi ailesinin yanında değil artık! Tatilde, evde, bahçede, sahilde, sahnede… Herkesin birbirini seviyormuş gibi yaptığı, herkesin hiçbir şey yaşanmamış ve olmamış gibi davrandığı o büyük sofralardan kendini eksiltmeyi hedefe koymuş her kişi ve bu eksilmeyi ‘Nihayet kendime geri dönüyorum, herkes maskelerini takıp bayramlaşsın, ben kendi yüzümle sadece kendine gülümseyeceğim.’ Manifestosuna dönüştürür.
Oysa ki o sofralardan bedenen eksilmek ruhun yüklerini eksiltmeye yeter mi? Belkıs’ın ve birçoğumuzun o sahte kalabalıklar diyerek kaçtığı ve sığındığı limanlar (sahiller, evler, sahneler…) ilk bakışta bir kurtuluş alanı gibi görünse de esas mesele özgürlük demirinin bu limana atılamayacağıdır. Çünkü insan kırgınlıklarını ve kızgınlıklarını bavuluna koyup götürdüğünde sığındığı bu yeni sessizlik, pandemide yaşadığı binanın yankılarını yine doğurur.
Kaçış geçici bir zırhtır ama kalıcı bir şifa sağlamaz. Doğru olan o tiyatro sahnesi içinde bir av figürü olmamak adına sofrayı terk etmek, o sofrayı bir maskeli balo ilan edip bağları tamamen koparmak yerine o sofraya bütün asil bir olgunlukla tekrar ve tekrar, yine ve yeniden oturabilmektir. Bu oturuş, kendi sınırlarını koruyabilmekle, beklentileri düşürerek, aile ve akraba ekseninin tüm kusurlarını kabullenebilmekle oturaklı bir hal alır.
Kendi sahiciliğiyle kalabilmenin bu başarılı yüzü, geçmişin yükünü yüklenmek yerine o masada bırakıp devam etmekle mümkün olmaktadır. Çünkü insan içindeki savaşı bitirmeden gittiği hiçbir sahilde kendi bayramını ilan edemez. Nitekim Mahsuni Şerif Hançer yarası almamasına, dom dom kurşunlarına denk gelmesine rağmen yaresini bağlamış ve Allah kerim diyerek yoluna devam etmiştir.
Bizler ‘Abdurrahim Karakoç’un dizelerini okuyup ‘Ah ne güzel’ desek de; kendimize dönük bir ‘Bayramlar Bayram Ola’ hikayesi yazmış olsak da aile bağlarımızı av-avcı hikayesi olmaktan çıkarmak adına emek vermemiz gerekmez mi? Yunus Emre’nin ‘ Söz Ola Kese Savaşı’ düsturunu eyleme ve söyleme dökmemiz bayramları gerçekten bayram tadına eriştirmez mi?
Fikir Yazıları29 Mayıs 2026 11:43
Fikir Yazıları25 Mayıs 2026 12:23
Fikir Yazıları21 Mayıs 2026 21:06