Modern teknolojinin yapı taşı olan algoritmalar, artık yaşamımızın her alanında; iletişim biçimimize, bilişimsel gelişimimize, eğitim ve sağlık gereksinimlerimize, üslubumuza ve giderek yaşam tarzımıza müdahale ediyor, destek oluyor, yön veriyor. Durum bu olunca düşünce yapımızın, ruh halimizin, sanatsal yaratılarımızın ve kültür evrenimizin de bundan etkilenmemesi olanaksız bir hâl alıyor.
Beynimize harici bir lob gibi eklenen, düşünce ve duygu dünyamızı derinden etkileyen algoritmalar; bir sorunu çözmek için adım adım izlenen talimatlar ve kurallar bütünü, bir yol haritasıdır. Bu yol haritasının, beklenen sonucu verebilmesi için her adımın açık ve net tanınması, sonsuz bir döngüye girmemesi, yani sonlu olması gerekiyor.
Algoritmalar, bugün artık rehberde isim aramaktan haritada en kısa yolu bulmaya, türlü içerikleri göstermekten yazılım programlarının çalışmasına kadar günlük hayatımıza girmiş bulunuyor. Girince de kullanıcılarına her türlü konuda güncel bilgi derleyebiliyor, araştırmalar için web taraması yapabiliyor; sosyal medyadan belirli olaylarla ilgili bilgi toplayabiliyor; resim, pdf, metin dosyalarını inceleyip veri analizleri yapabiliyor; matematik, mantık soruları çözebiliyor; kimya, biyoloji gibi alanlarda simülasyonlar oluşturabiliyor. Hatta kullanıcılarla sohbet edip günlük yaşama dair önerilerde bulunabiliyor; felsefi düşünceler, ironiler üretebiliyor; resim çizip öykü, şiir gibi edebiyat türlerinde ürünler verebiliyor…
Bütün bunlar, algoritmaların bir dili olduğuna işaret ediyor. “Büyük Dil Modeli” (Large Language Model) üzerine kurulu yapay zekâ, birkaçını saydığımız işler için yoğun bir eğitime tabi tutuluyor. Milyarlarca metin, kitap, web sitesi, kod ve veriyle besleniyor, bu verilerden sözcüklerin nasıl bir araya geldiğini, cümlelerin anlamlarını, olayların bağlantılarını öğreniyorlar. Eğitimleri, “nöral ağ” kullanılarak “makine öğrenimi” denen teknikle gerçekleşiyor. Milyonlarca benzer örneğinden ve kullanıldığı bağlamdan hareketle örneğin “elma” sözcüğünü gördüklerinde bunun meyve mi yoksa şirket mi olduğunu anlayabiliyorlar.
Öğrendiklerini ilişkilendirir ve yorumlarken “dönüştürücü (transformer) mimarisi” denen verileri katman katman işleyen bir yapı kullanıyorlar. Kavramlar arasında “dikkat mekanizması” sayesinde bağlantılar kurarken bilgilerin oluşturduğu desenleri kullanıyorlar. Örneğin, “iklim değişikliği” dediğimizde, bunu “küresel ısınma”, “sera gazları” ve “Paris Anlaşması”yla ilişkilendiriyorlar. Bilgiyi anlar, açıklar ve yorumlarken, eğitimlerinde gördükleri benzer örnekleri hatırlayarak veriyi olasılıklara göre işliyorlar.
Bu işleri yaparken dil modelleri basitçe şöyle işliyor: “Kedi masanın altında uyuyor.” cümlesini anlamak için önce cümleyi parçalara (token) ayırıyorlar: Kedi- masanın- altında- uyuyor- “.”- Sonra her sözcüğün diğer sözcüklerle ilişki yoğunluğunu hesaplıyorlar. İlişkinin yoğunluğuna göre sözcüklere sayısal değer atıyorlar: ‘Kedi’ en çok ‘uyuyor’la, ‘masa’ ise ‘altında’yla ilişki kuruyor. Bu kodlamayla (encoder) cümleyi anlayıp kod çözücü (decoder) ile yeni bir cümle üretiyorlar: “Çünkü orası sakin ve sessiz.” Tabii cümle bittiğinde nokta konacağını da yine aldığı eğitim metinlerinden biliyorlar. Özetle ortada bir doğal dil yok, sadece anlam var, yani cümleyi önce sayı, sonra anlam vektörüne dönüştürüyorlar. Algoritmanın dili böyle işliyor.
Dili olanın edebiyatı olmazsa olmaz. O halde algoritmaların bir de edebiyatları olması gerekiyor. Nihayet deneme, makale, öykü, şiir gibi edebiyatın her türünde metinler üretebiliyorlar. Bu metinlerin de kuşkusuz kendine özgü bir anlatımı, indirgenmiş anlamıyla bir üslubu var. O halde soru şu: Algoritmik anlatımın özellikleri nelerdir ve bunun insan yazarlarınkinden farkı nedir? Algoritmik anlatımlar, biçimsel bir farklılaşma gösterse de bazı ortak özelliklere sahip. Bu özelliklerin tutarlılıkları sayesinde, sadık okurları %90’dan fazla olasılıkla algoritmik metinleri, insanların yazdıklarından ayırabiliyorlar.
Öncelikle, algoritmaların biçimsel düzen bağlılıkları çok yüksek; metinlerin “giriş”, “gelişme”, sonuç” yapılandırmasına aşırı özen gösteriyorlar. Karmaşık bilgileri ve fikirleri başlık, alt başlık, yan başlık ve bölümlere ayırarak düzenli hale getiriyorlar. Bilgi ve düşünceyi, daha anlaşılır kılmak için tablolara aktararak, listeleyerek, maddeleyerek sadeleştiriyor; verileri grafiklere aktarıp görselleştiriyor veya belli bir şema içinde organize ediyorlar. Soyut ve anlaşılması güç düşünceleri örnekler, analojiler ve metaforlarla somut ve anlaşılır kılıyorlar. Bilginin, kavramın bir ilişki içeren akışını, yönünü ve sonucunu göstermek için ok, artı, eşit gibi çeşitli bilim alanlarının sembollerini kullanıyorlar. Sayısal tahminlerini yüzde olasılıkla belirtiyorlar. Bazen sadece vurgu için emoji de kullanıyorlar. Okunabilir ve anlaşılır olma “kaygısı” taşıdıklarından kurdukları cümleleri uzatmıyor, 12 sözcüğü aşmamaya özen gösteriyorlar… Edebiyatın, hikâye, roman gibi kurguya ve şiir gibi imgeye dayalı türlerinde de metin üreten yapay zekâ algoritmaları, anlatım ve üsluplarıyla bu “eser”lerine imza atıyorlar. İşte yapay zekânın yazdığı bir öykü:
“Kayıp Sesler Defteri
Yaşlı adam, her sabah aynı saatte uyanırdı. Pencereden dışarı bakar, karşı apartmanın balkonundaki saksılara konan serçeleri izlerdi. Her sabah, aynı sessizlik…
Kahvesini yaparken ocaktan gelen tıkırtıyı duyduğunda gülümsedi. O sesi hâlâ hatırlayabiliyordu ama artık birçok şeyi unutmuştu. Mutfağın bir köşesindeki masada, siyah kaplı bir defter duruyordu. Üzerinde kalemle yazılmış tek bir kelime: “Sesler.” Doktor, bir süre önce, “Hafızanı kaybetmeye başladığında bazı şeyleri yaz, seni sen yapan ayrıntılar orada kalsın,” demişti. Adam defteri açtı. İlk sayfada, titrek bir el yazısıyla, “Yağmurun camdaki sesi — M.” M harfi… Bir isim miydi, bir ses mi? Bilmiyordu artık. Ama o sesi hatırlıyordu: Bir yaz akşamıydı. Camda yağmur taneleri yarışıyor, içeride bir kadın gülüyordu. “Bak,” demişti kadın, “yağmur hiç acele etmez ama her yere ulaşır.” Adam o anın yankısını yıllar sonra bile duymuştu — şimdi bile duyuyordu belki.
Defteri kapattı, sonra yeniden açtı. “Anahtarın kapıda dönerken çıkardığı ses.” Evin kapısı yıllardır açılmamış gibiydi. Oysa bir zamanlar biri o anahtarı çevirir, “Ben geldim,” derdi. Şimdi kimse gelmiyordu.
Günün ilerleyen saatlerinde pencereden dışarı baktı. Karşı balkondaki genç kadın saksılara su veriyordu. Kadın, farkında olmadan ıslık çaldı. O an, adamın yüzü aydınlandı. Defteri açtı, yeni bir satır ekledi: “Balkondan gelen ıslık sesi — bugün.” Sonra kalemi bıraktı, bir süre sessizce oturdu… Bir şeyi fark etti: Hafıza, aslında geçmişi saklamak değil, bugünü anlamlandırmaktı. Unuttuğu her şey, bir başkasının sesinde yeniden doğuyordu. Akşam olduğunda defteri kapattı, yanına koydu. Yarın sabah, belki yine her şeyi unutacaktı. Ama pencereden gelen o ıslığı duyarsa, yeniden hatırlayabilecekti…”
Bu öykü yüzeyde bir insan yazara ait görünse de dilbilimsel, biçimsel ve anlatım göstergeleri bunun yapay zekâ algoritması tarafından yazıldığını düşündürüyor. Her şeyden önce öykünün duygusal tutarlılığı aşırı derecede dengeli görünüyor. İnsan yazarların metinlerinde duygusal iniş çıkışlar, beklenmedik sarsıntılar, iç çelişkiler görülürken, bu öyküde duygusal ton baştan sona aynı yoğunlukta kalıyor. Bu tipik duygusal düz çizgi, modelin estetik güvenlik alanında kalmak için istikrarlı bir duygusal atmosferi korumaya eğilimli davrandığını gösteriyor. Oysa insan yazarlar, böyle bir istikrarlı tonu öfke, ironi veya beklenmedik bir mizah parlamasıyla kırabiliyor.
Sonra metinde kullanılan simgelerin örgütlenmesinde abartılı bir düzenlilik göze çarpıyor. “Yağmur, anahtar, ıslık…” Her paragrafta bir ses imgesi, algoritmanın eğitimde “motif devamlılığı”nı iyi öğrendiğine işaret ediyor. Oysa insan yazar, bu öyküde baştan sona sistematik bir biçimde işleyen temada, istem dışı ya da bilinçli olarak gedikler açabilir; zihin akışının dağınıklığı veya özgün üslup arayışıyla bir iki motifi eksik bırakmak ya da gizli tutmak isteyebilirdi.
Ortalama uzunlukta ve yalın, kusursuz kurulmuş cümlelerin akışkan ama risksiz sözdizimleri, dili nötr kullanmaya eğitilmiş yapay zekâyı açığa çıkarıyor. Öyküde neredeyse hiç devrik ya da eksiltili cümle kullanılmaması hem yapay üretimin izini gösteriyor hem de metni gereğinden fazla parlatıyor! Oysa “Günün ilerleyen saatlerinde pencereden dışarı baktı.” hataya sıfır tolerans gösteren bu cümlenin dili, insan elinde anlatımın akış ritmini kırarak da anlam katmanı veya duygu yoğunluğu yaratabilirdi: “Pencereden baktı. Hiç kimse…”
Yapay üretim metinlerinde metaforlar genellikle güvenli, evrensel duygulara yaslanır: Yağmur, pencere, sessizlik, zaman, hafıza… Bunlar algoritmik modelin “yüksek olasılıklı” duygusal sözcükleridir. İnsan yazarın üslubundaysa bazen beklenmedik, kişisel veya yerel metaforlar yer alabilir: “Unutuş, eski bir saat tıkırtısı gibiydi.” yerine “Unutuş, pazar yerinde bırakılmış bir ses gibi…” İnsan yazarın bilinçaltı izlerin etkisiyle yapabileceği ilginç, tuhaf benzetmeleri, yapay zekâ “düzelterek” standartlaştırabiliyor.
Algoritma edebiyatının öyküsü, aynı sözdizimsel tınıda ilerliyor; “bakmak, duymak, yazmak, hatırlamak” gibi eylemler, genellikle orta yoğunlukta duygusallık taşıyor. Kuşkusuz bu, modelin tarz tutarlılığına verdiği önemi gösteriyor. Örneğin metinde ne yerel ne de kişisel dil kırılmasına rastlanıyor. Oysa insan yazar, kimi yerde bir kelimeyle bile kişisel bir ton üretebiliyor.
Anlatı zamanının düzenlenişi, yapay metinlerin genellikle ‘geçmiş, şimdi, gelecek’ akışını kusursuz biçimde bağladığını gösteriyor. Öyküde “anılar” (geçmiş), “defter” (şimdi) ve umutlu son (gelecek) ile sağlanan yapısal uyum, algoritmanın anlatı modellemesinin tipik sonucu; oysa doğal yazarların öykülerinde zamanın çizgiselliği bazen geri, tekrar ileri sıçramalarla bozulabiliyor ve bu bozulma çoğu kez okuru öyküye çağırıp onun daha geniş anlam ve duygu bağları kurmasını sağlayabiliyor. Örneğin öykünün son cümlesi olan “Ama pencereden gelen o ıslığı duyarsa, yeniden hatırlayabilecekti.”, anlatının eksiksiz dairesini kapatıyor; insan yazar ise özellikle çağdaş öyküde çoğu zaman daireyi kapatmayabiliyor; okurun etkin katılımı ve çoklu anlamlar için açık bırakabiliyor.
Yapay zekâ metinlerinde karakter, eşya, doğa ve olay betimlemelerindeki tekrarlar, aşırı tutarlılıklar, mesafeli ve kişiliksiz ton, duygusal derinlikten yoksun bir gözlemci tavrını öne çıkarıyor. Sanatsal türlerde olaylar öngörülebilir ve özgünlükten yoksun kurgulanıyor; karakter motivasyonları yetersiz kalıyor. Metinlerde edilgin bir ses hakimiyeti, zengin olmayan sözcük dağarcığı, daha düşük çeşitlilikte cümle uzunlukları ve kuruluşları öne çıkıyor. Öykülerin akışı ise popüler kitaplardan türetilmişe benziyor. Kuşkusuz, yapay zekâ algoritmalarının anlatımları, gelecekte daha insanî olabilir ama şu anki nitelikleri, istatistiksel desenlere dayalı üretimleri nedeniyle mükemmel gramer ve düşük özgünlüktedir.
İstenen nitelikte, yani insan yazarın dil ve anlatım özelliklerine çok daha yakın bir yanıt almak için ayrıntılı bir komut verilirse, yapay zekâ daha başarılı metinler üretebiliyor. Ama yine de hiçbir algoritmanın insan doğallığına belli bir mesafeden daha fazla yaklaşması mümkün görünmüyor. Büyük veri tabanlı eğitimleri ve olasılık hesaplı üretimleri, insanın sonsuz duygu ve bilinç durumuna ulaşarak kurgu metin üretmekte onları başarısız kılıyor; en azından şimdilik!
İnsan bilincinden yoksun, vektör temelli anlam aktaran bir dile sahip olan yapay zekâ algoritmaları, nesnellik gerektiren bilimsel metinlerde insan yazarlarla yarışıyorlar; yarışsınlar ama sezgi ve duygu katmanlarıyla da var olan edebiyatı kaptırmasak bari…