Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

PISA 2025’in Sessiz Uyarısı: Çocuklar Düşünmeyi Devrediyor mu?

Dr. Öğr. Üyesi Ayşegül ATALAY

Kategori: Eğitim Bilimleri - Tarih: 14 Eylül 2026 14:01 - Okunma sayısı: 255

PISA 2025’in Sessiz Uyarısı: Çocuklar Düşünmeyi Devrediyor mu?

PISA 2025 sonuçlarında Türkiye açısından dikkat çekici pek çok veri var. Ancak içlerinden biri, önümüzdeki yıllarda eğitimin yönünü tartışırken belki de diğerlerinden daha fazla üzerinde durmayı hak ediyor.

Türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin yüzde 52’si, yapay zekâ sohbet robotlarını öğrenmelerine yardımcı olması için haftada en az bir kez kullandığını söylüyor. Öğrencilerin yüzde 44’ü yapay zekâyı yeni bir konuda ön araştırma yapmak için, yine yüzde 44’ü yazılı ödevler için metin oluşturmak amacıyla kullanıyor. Okumaları gereken bir metni yapay zekâya özetletenlerin oranı ise yüzde 34.

Başka bir ifadeyle yapay zekâ artık öğrencilerin geleceğinde değil. Ödevlerinde. Araştırmalarında. Okudukları metinlerde. Ve giderek düşünme süreçlerinin içinde. Bu tabloyu yalnızca “Çocuklar teknolojiye hızlı uyum sağlıyor” diyerek okumak mümkün. Ama PISA’nın diğer bulguları meseleyi biraz daha karmaşık hâle getiriyor.

OECD genelinde, yapay zekâyı metin özetlemek, yazılı ödev taslağı hazırlamak veya ön araştırma yapmak gibi belirli okul görevlerinde kullanan öğrencilerin fen performansı, kullanmayan öğrencilerden ortalama olarak daha düşük. Fark bazı karşılaştırmalarda yaklaşık 20 PISA puanına kadar ulaşıyor.

Buradan “Yapay zekâ öğrencilerin başarısını düşürüyor” sonucu çıkarmak doğru olmaz. PISA verileri neden-sonuç ilişkisi kurmuyor. Üstelik yapay zekâyı ölçülü kullanan ve okulda yapay zekâ tarafından üretilen bilgiyi eleştirel biçimde değerlendirmeyi öğrenen öğrencilerde tablo daha olumlu. Fakat PISA 2025 bize çok önemli bir soru bırakıyor: Yapay zekâ öğrenmeyi kolaylaştırıyor mu, yoksa öğrenmenin gerçekleşmesi gereken bazı zihinsel süreçleri bizim yerimize mi yapıyor?

Bir öğrencinin beş sayfalık bir metni okuması gerektiğini düşünelim. Metni okuyacak. Bazı yerlerini anlamayacak. Geri dönecek. Önemli olanla olmayanı ayırmaya çalışacak. Ana düşünceyi bulacak. Belki ilk yorumunu değiştirecek. Sonunda kendi cümleleriyle birkaç paragraf yazacak. Bir saat sürebilir. Aynı öğrenci metni yapay zekâya yükleyip “Bunu özetle ve bana temel argümanları söyle” dediğinde aynı iş birkaç saniyede tamamlanabilir. Görünürde olağanüstü bir kazanç vardır. Bir saatlik iş birkaç dakikaya inmiştir. Fakat eğitim açısından soru biraz farklıdır: Öğrenci bir saat mi kazandı, yoksa öğrenmenin gerçekleşeceği bir saati mi kaybetti?

Çünkü öğrenmek ile işi tamamlamak aynı şey değildir. Bir metnin özetine sahip olmak başka şeydir; önemli ile önemsizi birbirinden ayırmayı öğrenmek başka. Bir matematik probleminin cevabını görmek başka şeydir; cevaba ulaşacak yolu zihninde kurmak başka. Düzgün yazılmış bir metin teslim etmek başka şeydir; kendi düşüncesini bir cümleye dönüştürmek için uğraşmak başka.

Üretken yapay zekânın eğitim açısından en büyük yanılsamalarından biri burada ortaya çıkıyor. Ortada başarılı bir ürün bulunduğu için, arkasında başarılı bir öğrenme süreci olduğunu varsayabiliyoruz. Oysa ikisi artık aynı şey olmayabilir. Tam da bu noktada son yıllarda giderek daha fazla tartışılan bir kavram önem kazanıyor: Bilişsel borç.

Ekonomik borcun mantığını biliyoruz. Bugün sahip olmadığınız bir kaynağı kullanırsınız; bedelini daha sonra ödersiniz. Bilişsel borç da benzer bir düşünceyi anlatıyor. Bugün zihinsel çabadan tasarruf ediyoruz. Metni okumuyor, özetletiyoruz. İlk taslağı kurmuyor, yazdırıyoruz. Sorunun üzerinde düşünmüyor, cevabı istiyoruz. Kaynakları karşılaştırmıyor, sentezi hazır alıyoruz.

Kısa vadede kazanç açık: Zaman. Hız. Kolaylık. Verimlilik… Fakat öğrenmenin gerektirdiği zihinsel işlemleri sürekli olarak dışarıya devrediyorsak, bugünkü kolaylığın faturası ileride çıkabilir;

• Uzun bir metinle baş başa kaldığımızda dikkatimizi sürdürememek…

• Bir düşünceyi sıfırdan kurmakta zorlanmak…

• Önümüzde hazır bir yapı olmadığında nereden başlayacağımızı bilememek…

• Düzgün ve ikna edici yazılmış bir cevabı doğru sanmak…

• Belirsizlik karşısında sabırsızlaşmak…

Bilişsel borcun faizi belki de tam burada birikiyor. Üstelik PISA 2025’in başka bir bulgusu bu tartışmayı daha da önemli hâle getiriyor. OECD ülkelerinde okuma performansı 2015 ile 2025 arasında ortalama 28 puan geriledi. OECD özellikle bilgi değerlendirme, farklı kaynaklar arasında bağlantı kurma ve okuduğunu eleştirel biçimde sorgulama gibi, tam da yapay zekâ çağında daha fazla ihtiyaç duyacağımız becerilerdeki zayıflamaya dikkat çekiyor.

Ortada oldukça ironik bir tablo var: Bilgiye ulaşmanın tarihte hiç olmadığı kadar kolay olduğu bir dönemde, bilgiyi değerlendirme becerisi daha önemli ama daha kırılgan hâle geliyor.

Burada sorun teknolojinin öğrenmeyi kolaylaştırması değildir. Eğitim zaten yüzyıllardır gereksiz yükleri azaltmaya çalışıyor. Hesap makinesi bazı hesaplama yüklerini aldı. Arama motorları bilgiye erişimi hızlandırdı. Kelime işlemciler yazmayı kolaylaştırdı.

Her bilişsel yük değerli değildir. Bir öğrencinin saatlerce mekanik işlem yapmasının ya da kolay erişilebilecek bir bilgiyi bulabilmek için gereksiz yere zaman harcamasının pedagojik bir değeri olmayabilir.

Yapay zekâ tam da bu alanlarda olağanüstü bir fırsat sunuyor kabul. Sorun, teknoloji yükü azaltmaktan çıkıp düşünmenin kendisini devraldığında başlamaktadır. Çünkü öğrenme her zaman rahat bir süreç değildir. Bazen aynı paragrafı yeniden okumaktır. Bazen bir problemi çözmeden önce uzun süre ne yapacağını bilememektir. Bazen yanlış cevap vermektir. Bazen boş bir sayfanın karşısında ilk cümleyi bulmaya çalışmaktır. Bu küçük güçlükler bize verimsizlik gibi görünebilir. Oysa öğrenme bilimlerinin uzun zamandır gösterdiği üzere zihnin hatırlaması, yeniden denemesi, bağlantı kurması ve yanılgısını fark etmesi öğrenmenin önemli parçalarıdır.

Artık “Öğrenciler yapay zekâ kullansın mı, kullanmasın mı?” sorusu üzerinde fazla zaman harcadığımızı düşünüyorum. Bu soru çoktan eskidi. Asıl soru şu: Öğrenmenin hangi bölümünü yapay zekâya bırakabiliriz, hangi bölümünü öğrencinin kendisi yapmak zorundadır?

Yapay zekâdan bir kavramı üç farklı şekilde açıklamasını istemek öğrenmeyi destekleyebilir.

1. Kendi yazdığınız metne karşı argüman üretmesini istemek düşünmeyi derinleştirebilir.

2. Bir problemi çözdükten sonra hatanızı bulmasını istemek öğretici olabilir.

3. Farklı kaynaklardan gelen bilgileri önünüze getirip hangisinin daha güvenilir olduğuna sizin karar vermeniz de güçlü bir öğrenme deneyimidir.

Burada yapay zekâ düşünmenin yerine geçmez. Düşünmeyi çoğaltır. Ama öğrenci henüz okumadan özetliyorsa, düşünmeden yazdırıyorsa, araştırmadan sentez istiyorsa ve ortaya çıkan cevabı değerlendirecek bilgiye de sahip değilse başka bir şey gerçekleşiyor. Yapay zekâ destek olmaktan çıkıp öğrenmenin kısa devresine dönüşür.

Bu değişim öğretmenlerin ölçme ve değerlendirme anlayışını da dönüştürmek zorunda. Çünkü kusursuz görünen beş sayfalık bir metin artık öğrencinin beş sayfalık düşünme gerçekleştirdiğinin kanıtı değildir. Belki bundan sonra yalnızca ürünü değil, düşünmenin izlerini değerlendirmek zorundayız.

• “Bu sonuca nasıl ulaştın?”

• “İlk düşüncen neydi?”

• “Yapay zekânın hangi önerisini reddettin?”

• “Neden reddettin?”

• “Hangi iki kaynak birbiriyle çelişti?”

• “Fikrini değiştiren bilgi neydi?”

• “Hangi konuda hâlâ emin değilsin?”

Belki geleceğin iyi ödevi, yapay zekânın yapamadığı ödev olmayacak. Yapay zekâ kullanılmış olsa bile öğrencinin düşünmek zorunda kaldığı ödev olacak. PISA 2025’in bize hatırlattığı şey de tam olarak bu olabilir. OECD’nin ifadesiyle, spor izleyerek fiziksel olarak güçlenemediğimiz gibi, yalnızca hazırlanmış içeriği tüketerek de öğrenemeyiz. Öğrenme, zihnin yeni bilgiyle aktif biçimde uğraşmasını gerektirir.

Yapay zekâ bu mücadeleye destek olduğunda güçlü bir iskele olabilir. Mücadelenin kendisini ortadan kaldırdığında ise bir koltuk değneğine dönüşebilir. Bu nedenle yapay zekâ çağında eğitimin amacı çocukları makineden daha hızlı cevap verir hâle getirmek olamaz. O yarışı zaten kazanamayız. Ama çocuklara ne zaman durmaları gerektiğini, hangi cevaptan kuşkulanacaklarını, bir metin üzerinde nasıl sabırla kalacaklarını, bilgiyi nasıl karşılaştıracaklarını ve gerektiğinde “Bunu benim düşünmem gerekiyor” diyebilmeyi öğretebiliriz. Çünkü cevapların giderek ucuzladığı bir dünyada, iyi soru sormanın, kötü cevabı fark etmenin ve kendi düşüncesini kurabilmenin değeri artıyor.

Yapay zekâ bize zaman kazandırabilir. Bundan vazgeçmek için bir neden yok. Ama kazandığımız her dakika gerçek bir eğitim kazancı değildir. Eğer bugün birkaç dakika kazanmak için çocukların yarın ihtiyaç duyacakları düşünme kasından borçlanıyorsak, bunun adı yalnızca teknolojik kolaylık değildir.

Bilişsel borçtur.

Ve hiçbir eğitim sistemi çocuklarına bilişsel borç bırakmayı ilerleme olarak görmemelidir.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Eğitim Bilimleri Yazıları