“Bilirsiniz, bazen kar yolları kapatır ve yüzlerce araç yolda kalır; peş peşe dizilir, konvoy halinde beklerler. Kar, boran, tipide ya havaların ısınıp yolların açılmasını günlerce, aylarca bekleyeceksinizdir ya da kar küreme makinası gelir, yolu açar ve ilerlersiniz. Sizin aracınızın giremeyeceği yollara kar makinası girer, risk alır, öncülük yapar, yolu açar ve kenara çekilir, siz devam edersiniz… Ve merak etmeyin, kar makinasının görevi budur, işini yaptığı için zarar görmez. Ayrıca paniklemeyin; kar makinasından makam aracı olmaz, limuzin yerine de kullanılamaz… hayırlı yolculuklar diliyorum.”
Bu, eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, ikinci açılım sürecine ilişkin eleştirel yazısına gelen yorumlara sosyal medya hesabından verdiği yanıt. Ne var ki Demirtaş’ın o eleştirisinden çok, eğretilemelerle (metafor) ördüğü bu yanıtı tartışıldı. ‘Kar’, ‘yol’, ‘araç’, ‘yolun kapanması, açılması’… tamam da ‘kar küreme makinesi’, ‘makam aracı’, ‘limuzin’ de neyin nesiydi? Demirtaş ne demek istiyordu?

Sosyal medyada süren bu tartışmalara ‘göz misafiri’ olurken ve daha önce yazdığım eğretileme yazılarının yanına bir de ‘eğretileme körlüğü’ yazısı eklemeyi düşünürken, bu körlüğün ‘semptomlarına’ ilişkin harika bir kaynak buldum: Davranışsal sinirbilim (nöroloji) alanında yaptığı deneyleriyle tanınan ve ayna nöronlar sisteminden hareketle gerçekleştirdiği, insanın çift organlarından birini diğerine göre daha fazla etkileyen sayrılık için bir terapi aracı olan ‘Ayna Kutusu’nun mucidi, Hint asıllı Amerikalı sinirbilimci V. S. Ramachandran’ın, bir bölümünü de insan dilinin doğasına dair gözem, deney ve tezlerine ayırdığı ‘Öykücü Beyin’ (Alfa Yay. 2016) adlı kitabı. Yazar, kitabın Giriş’nde nörolojik rahatsızlıklar yaşayan hastalarla ilgili, okuru hayretler içinde bırakan gözlem ve bulgulara yer veriyor. Birini aktarıyorum:
“… Jackson, felç geçirene kadar California, Chula Vista’da gözde bir tıp doktoruydu. Sonrasındaysa vücudunun sağ tarafında kısmi felç kaldı fakat şans eseri beynin yüksek zekâ merkezi denilen korteksinin sadece küçük bir bölümü hasar gördü (…) Kendisine söylenenlerin çoğunu anlayabiliyor ve bir diyaloğu mantıklı bir biçimde sürdürebiliyor. (Ondan) ‘Her parlayan altın değildir.’ atasözünü açıklamasını istedik ve büyük bir sürprizle karşılaştık: ‘Her sarı ve parlak cismin altın olmayacağı anlamına gelir Doktor. Bakır veya herhangi bir alaşım da olabilir (…) mücevher alırken çok dikkatli olmak lazım, sürekli bizi kazıklıyorlar. Sanırım metalin özgül ağırlığını ölçmek faydalı olabilir.’ Doktor Jackson’da ‘eğretileme körlüğü’ olarak adlandırdığım bir rahatsızlık mevcut.” (s.34)
Eğretileme, basitçe söylemeliysek, bir şeyi başka bir şeyle anlatmaktır. Edebiyatta yaratmanın, felsefede kavramlaştırmanın, bilimde somutlaştırmanın bir yolu olarak “bir şeyi başka bir şeyle anlatmak”, aslında dilin doğal yapısının bir özelliği. Ne de olsa ‘Çocuğu olan kadın’ için ‘anne’, ‘düşünme, anlama ve kavrama gücü’ için ‘akıl’, ‘hidrojen ve oksijenden oluşan renksiz, kokusuz, tatsız sıvı’ için ‘su’ diyor; işitsel veya görsel bir işareti (sözcük), başka bir şeyin yerine kullanıyoruz. Ama bu yerine kullanma belli bir nedensellik ilişkisi içinde gerçekleşmiyor. Bu yüzden aynı dili konuşanlar arasında neyin ne yerine kullanılabileceği konusunda bir uzlaşı olmasaydı, iletişim de olmayacaktı.
Söz gelimi ‘çocuğu olan kadın’ yerine ‘anne’ dememizin başlatıcı bir nedeni olsa bile, bugün sözcükle anlamını, o nedenden tümüyle bağımsız olarak eşleştiriyoruz. Oysa eğretileme böyle değil; iki şey arasındaki benzerliğin kurduğu bir nedensellik içinde bir şeyi başka bir şeyle anlatabiliyoruz: ‘Gemisini kurtaran kaptan’ sözünde ‘gemi’, kişinin kendisi ve/veya yakın çevresi, ‘kaptan’ ise kurtaran özne anlamını, benzerliğin sağladığı nedensellikle kazanıyor.
Öte yandan “sinema, müzik… sanatçısı” için “yıldız” dediğimizde, o sanatçıyı neye benzettiğimizi açıkça söylediğimizden açık bir eğretileme; “Roman akıp gidiyor.” dediğimiz de ise romanı, akma özelliği nedeniyle sıvıya benzetiyor ama sözün içinde neye benzettiğimizi bildirmediğimizden kapalı eğretileme yapmış oluyoruz. Bir söz sanatı olarak eğretilemeleri genellikle edebi anlatımlarda kullandığımız sanılır, bu yanlıştır; konuşma dilimiz, baştan aşağı eğretilemelerle doludur.

George Lakoff ve Mark Johnson, Metaforlar’da (İthaki Yay. 2015) bu bolluğu ‘tartışma’ kavramı etrafında ördüğümüz eğretileme ağıyla örnekliyorlar. Bakalım onların ‘savaş’ eğretilemesini ne kadar genişletebileceğiz? Düşünce alışverişi, mantık, ikna kavramlarını içeren ‘tartışma’yı, fiziksel çatışma, strateji, silah, zafer, yenilgi kavramlarını içeren, ‘savaş’ ile şu biçimlerde ilişkilendirebiliriz: Tartışırken ‘savaş alanında’ (tartıma ortamı) gibiyiz: ‘Saldırıyoruz’ (argüman sunma), ‘savunuyoruz’ (görüşü koruma), ‘strateji’ geliştiriyoruz (mantık yürütme), ‘taktik geri çekiliyoruz’ (yanıltıcı taviz), ‘mevzi tutuyoruz’ (pozisyonu koruma), ‘hücuma kalkıyoruz’ (güçlü argümanlar ileri sürme), ‘savunmayı deliyoruz’ (karşı tarafın tezini geçersiz kılma), en güçlü ‘silahımızı ateşliyoruz’ (sağlam kanıt gösterme) ve zafer ‘kazanıyoruz’ (düşünsel üstünlük elde etme)…
Felsefede eğretileme, soyut kavramları somut veya tanıdık deneyimlerle eşleştirerek dünyayı ve düşünceyi açıklamak için temel bir araçtır. Özellikle bilişsel dilbilim ile felsefe kesişiminde, eğretileme yalnızca retorik bir süs değil, kavramsal sistemin yapısını şekillendiren bir mekanizmadır. Lakoff ve Johnson’ın geliştirdiği kavramsal metafor teorisine göre, eğretilemeler ‘çapraz alan eşleştirmesi’ yoluyla çalışıyor; yani ‘kaynak alan’ somut, ‘hedef alan’ soyut bir içeriği yansıtıyor. Böylece soyut düşünceler, somut deneyimlerle anlaşılır hale geliyor ve felsefi tartışmalarda yeni bakış açıları yaratıyor.
Örneğin Platon, Devlet’te, dünyayı ‘mağara duvarındaki gölgeler’ olarak eğretiliyor. İnsanları temsil eden ‘mahkûmlar’, zincirlenmiş halde ‘gölgeleri’ gerçeklik sanırken, dışarı çıkan ‘filozof’ ‘gün ışığı’ altında gerçek formları görüyor. Bu eğretileme dünyayı ‘görünüşler’ (fenomen) ve ‘gerçeklik’ (numen) olarak kavramsallaştırıyor; bilgi-yanılsama ayrımını, somut ‘mağara’ eğretilemesiyle açıklıyor. Descartes ve Newton da evreni ‘mekanik bir saat’le; fiziksel nesneleri, tanrının yarattığı yasalarla işleyen ‘makine’ olarak düşünmüşlerdi.
Nietzsche ise felsefesini tümüyle eğretilemeli dil üzerine kuruyor ve dil ile düşüncenin eğretilemeli doğası üzerine radikal bir tez geliştiriyor. Ona göre hakikat bir metafor ‘ordusuydu’. “Tanrı öldü, onu biz öldürdük.” derken düz anlam (literal) değil, mecazi bir ölümden söz ediyordu. “İnsan, maymundan üst insana giden bir iptir.” argümanında ‘giden’, ‘ip’, ‘üstinsan’ eğretilemeli kavramlardı; Putların Alacakaranlığı, Çekiçle Felsefe Yapmak, Böyle Buyurdu Zerdüşt gibi yapıtlarının adları da…
Modeller ve Metaforlar (1962) başlıklı makalesinde Max Black, “Bilim, eğretilemeler olmadan düşünülemez.” diyor. Bilim nesnel disiplinler alanı olsa da kavramsal eğretilemeler üzerine kuruludur. Fizikte doğanın işleyişini ‘saat’ eğretilemesiyle açıklayan ifade, bu işleyişi gerekirci (determinist) bir görüşle ele alıyor demektir. Evrenin başlangıcı için kullanılan büyük ‘patlama’ eğretilemesi etkili bir anlatımdır. Kuantum mekaniğinin ‘dalga-parçacık’ eğretilemesi de ışık için oldukça açıklayıcıdır. Biyoloji, gen kavramını ‘kod, şifre’ ile eğretilerken, bilişsel bilimlerde beyin ‘bilgisayar’, zihin ‘yazılım’, bellek ‘depo’; matematikte fonksiyon ‘girdi-çıktı cihazı’, küme ‘kap’; tıpta kanser ‘düşman’, bağışıklık ‘ordu’; sosyal bilimlerde toplum ‘organizma’, piyasa ‘güçlü el’ eğretilemesiyle somut ve açıklayıcı bir anlatım kazanıyor.

Andığımız kitabında Lakoff, “Bir metafor, bir sorunu nasıl göreceğimizi ve nasıl çözeceğimizi belirler.” diyerek, eğretilemelerin toplumsal gerçekliği belirlemede ve o sorunu doğru bir biçimde ele almadaki önemini vurguluyor. Toplumsal sorunları eğretilemelerle dile getirebiliyor; onların soyut, karmaşık, özgün doğalarını anlaşılır kılıyor, soruna karşı duyarlık ve farkındalık yaratıyor, harekete geçirici ve politik etki oluşturuyoruz.
Pandemi sorununda aşılar en güçlü ‘silahlarımızdı’, iklim değişikliği ‘zaman ayarlı bomba’, dünya ise ‘hastadır’. Irkçılık ‘hastalık’, adalet ‘terazidir’ ama kimi politikacılar hâlâ ‘zincirlidirler’. Savaşlar ‘oyun’ ya da ‘satranç’, askerler ‘kahraman’ ya da ‘kurbandır’lar. İsrail’in Gazze barışı tam bir ‘teslimiyettir’, çünkü tek ve kesin çözüm ‘silah’tır’! Emperyalizm ‘ahtopot’, sömürgeleştirme ‘medenileştirme’, ülke ‘av’, küresel güç ‘efendi’, kültür emperyalizmi de ‘sızmadır’.
Tarih boyunca siyasetçiler, eğretilemeleri hem iktidarı kurmak hem meşrulaştırmak hem de kitleleri harekete geçirmek için kullandılar. Platon’a göre devlet bir ‘gemi’, filozoflar ‘kaptan’, halk ‘tayfaydı’. Sokrates, adalet ruhun ‘ilacıdır’, diyordu. Aristofanes Kurbağalar’da, demokrasinin ‘tiyatro’, halkın ‘seyirci’, politikacılarınsa ‘oyuncu’ olduğunu söylüyordu. Eski Mısır firavunu Akhenaton, ben ‘güneşim’, halk ‘ışığıma’ muhtaç, diye haykırmıştı. Orta Çağ’da VII. Papa Gregorius’a göre kilise ‘anne’, kral ‘çocuk’tu. Rönesans döneminde Thomas Hobbes, devleti insan yapımı bir ‘canavar’ biçiminde tanımlıyor; halkı korkuyla bir arada tuttuğunu ileri sürüyordu. Aydınlanma ve devrimler çağında Fransız Devrimi’yle özgürlük ‘doğuyor’, eski rejim ‘ölüyor’du. Gençliğinde şair olmak isteyen Marks’ın o güçlü eğretilemesiyle, proleterlerin ‘zincirlerinden’ başka kaybedecek bir şeyleri yok, kazanacakları bir ‘dünya’ vardı ama McCarthy, komünizm ‘bulaşıcı bir hastalık’ diye ter ter tepiniyordu.
Bugünse siyaset ‘arenasında’ bolluğu artan eğretilemenin güç kaybettiğine tanık oluyoruz. Özellikle ülkemizde siyaset, karmaşık güç dinamikleriyle dolu ‘kaygan’ ve ‘kırılgan’ bir ‘zemin’. Trump’ın dönüşüyle birlikte dünyada ‘savaş’ eğretilemesinin kullanımı %30 arttı. Artınca da eğretilemeler, siyasal kutuplaşmayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz oldu. Siyasi rakibinin Erdoğan için kurduğu “ABD’ye giden özel uçağına binmeden önce ‘aslan’ kesilen Erdoğan, havaalanına iner inmez ‘kedi’ye döndü.” cümlesinin fazla tepki almaması, ‘aslan’ın bir kedi cinsi olduğunun bilinmesinden mi, yoksa eğretileme körlüğünden mi, bilemedim. Bu körlükle, bir gazetecinin halkın Osmanlı padişahlarına isyanını anlattığında, Cumhurbaşkanı’nı tehdit etiği iddiasıyla apar topar tutuklanmasına bakılırsa, sözün literal anlamında eğretileme; bir başkasının Öcalan için “İmralı’da düşüne düşüne ‘filozof’ oldu.” sözüyle terör örgütünün liderini överek bölücülük yaptığı gerekçesiyle Silivri’ye konmasına bakılırsa, eğretilemede de literal anlam buluyorlar! Ülkede derin bir eğretileme ‘körlüğü’ yaşandığı açık! Bu literalizm ya da kavramsal ‘kör nokta’ ‘hastalığı’ olasılığına karşı yazı boyunca eğretilemeleri ‘tek tırnağa’ aldım…
Eğretilemelerimiz düşüncelerimizi, dünya görüşümüzü, hatta niyetlerimizi yapılandırıyor. ‘Savaş’, tartışmayı bir çatışma, ‘barış’ ise bir ‘inşa’ olarak kavrıyor. Karşıt toplumsal sınıflar için tartışma kaçınılmaz olarak ‘savaş alanıdır’ ama dünyayı ve hayatı benzer çerçevede anlamlandıranların tartışmaları neden ‘barış masası’ olamasın? Öyleyse yukarıda tartışmaya ‘savaş’ ile ördüğümüz eğretileme ağını ‘barış’ ile değiştirebiliriz. ‘Barış görüşmeleri’nde (tartışmada) ‘taraflar’ (tartışmacılar) ‘müzakere masası’na (tartışma ortamı) önyargılarından ‘soyunup oturmalı’ (nesnel olma), daima ‘köprü kurma’ya (tezleri uzlaştırma) dikkat etmeli, ‘el sıkışma’ (anlaşma) fırsatı yaratmalı, ortak bir ‘zemin inşa etmeli’dir (paylaşabilecekleri argümanlar geliştirme).
Eğretileme konusunu bir eğretilemeyle bitirebiliriz artık: Eğretileme, ‘dünya’yı değiştirmenin ikinci ‘adımı’dır; ilk ‘adımı’ düşünce ‘kasını’ güçlendirmektir!