Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

AHMET ÜMİT İLE YÜZYÜZE SÖYLEŞİ

CAHİT BULUT- Merhaba Sevgili Ahmet Ümit! Şehrimize ve bize onur  verdiniz. Ayrıca Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi adına benimle söyleşiyi kabul ettiğinizden dolayı teşekkürler ederim. 1960 yılında Gaziantep’te dünyaya geldiniz. 7 kardeşin en küçüğüsünüz. Ö

Kategori: Bilimsel Makaleler - Tarih: 07 Aralık 2019 18:57 - Okunma sayısı: 686

AHMET ÜMİT İLE YÜZYÜZE SÖYLEŞİ

AHMET ÜMİT İLE YÜZYÜZE SÖYLEŞİ

CAHİT BULUT- Merhaba Sevgili Ahmet Ümit! Şehrimize ve bize onur  verdiniz. Ayrıca Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi adına benimle söyleşiyi kabul ettiğinizden dolayı teşekkürler ederim. 1960 yılında Gaziantep’te dünyaya geldiniz. 7 kardeşin en küçüğüsünüz. Önce Atatürk Lisesi’nde okudunuz. Diyarbakır Ergani günlerinizi saymazsak 18 yıl bu şehirde mayalandınız. Çocukluğunuz nasıl bir ortamda geçti?

 AHMET ÜMİT- Şahaneydi çocukluğum. Aslında bütün insanlar geçmişini ve çocukluklarını konuşurken pozitif bir nostaljiyle bakar. 

CAHİT BULUT- İnsan beyninin savunma mekanizması… Genellikle geçmişteki olumsuzlukları bilinç altına atma ,unutma eğilimi..

AHMET ÜMİT-  Ama benim çocukluğum gerçekten güzeldi. O zamanlar Antep bağ evleri vardı.Tutluk dediğimiz bir yer vardı. Dedemin de dutluğu vardı. Kışın, okul zamanı yaşamımız şehirde geçerken, yazları dutlukta, bağda, yazlıkta yaşardık. Doğayla iç içeydik. Ceviz ağaçları, tut ağaçları, erik ağaçları… Sizin de dediğiniz gibi biz yedi kardeştik. Bu da güzel bir şey elbette, kalabalık ve sosyal bir aile olmak.. Üç abimle ben Antep dışında okuduk. Abimin birisi Londra’ya gitti, birisi İstanbul’da okudu, birisi de Ankara’da… Dolayısıyla dünyanın havası,nefesi,atmosferi bir şekilde evimize sızıyordu. Çocukluğu 14-15yaş dilimi olarak alırsak, benim de bu yaşlarım çok problem  (acı, sıkıntı, büyük hastalıklar, büyüklerin ölüm acısını ) yaşamadan kalabalık bir ailede geçti diyebilirim kısaca.                  

CAHİT BULUT-Çocukluk ve gençlik yıllarınızdaki, Gaziantep’in kültürel panoramasını kısaca anlatabilir misiniz?

AHMET ÜMİT-İnsan yaşadığı şehre de önyargıyla, pozitif olarak yaklaşıyor. Âmâ şöyle diyebilirim o zamanlar Gaziantep daha küçük, daha nahif bir şehirdi. Henüz göçün başlamadığı bir şehirdi. Küçük sanayi ve fabrikalar yeni yeni kurulmaya başlamıştı ve dolayısıyla şehir kültürünün ölmediği, şehir kültürünün olduğu gibi korunduğu bir dönemdi. Antepli ailelerin kendine özgü değer yargılarının dejenere olmadığı bir dönem…                                                     

CAHİT BULUT- Nedir bu değeryargıları?

AHMET ÜMİT- Çalışkanlık, cesaret, doğruluk, dürüstlük, senin olmayana el uzatmamak… Biz bu tür değerlerle büyütüldük ve bunlara uygun bir hayat sürdüğümüzü rahatlıkla söyleyebilirim. Çevremizdeki insanların hayatlarında ve sosyal yaşamlarında da bu değerler egemendi. Kırla çevrilmiş bir Gaziantep var. Yoğun olarak tarım yapılmaktaydı ve bunun getirdiği güzellikler… Dolayısıyla genel olarak daha saf, daha pür bir kültürden söz edebiliriz, parçalanmamış bir kültürden ve parçalanmamış bir Antep kültüründen ve insanından…

CAHİT BULUT-Çağımızın en çok okunan, Türk Edebiyatının en özgün yazarısınız. Eserleriniz bir filim gibi hareketli ve canlı, en ince ayrıntıları bile gözlerimizden geçirtiyorsunuz.   Kahramanların devindikleri mekânlar hakkında, Hitit, Roma, Selçuklu,  Osmanlıya dair bilinmeyen kısa ama akılda kalıcı bilgileri de başarıyla aktarıyorsunuz. Orhan Veli’nin dediği gibi: Ya o beyazgelinlik / Onun da bir hikâyesi yok mu? Ahmet Ümit’in ‘de yazarlığının bir hikâyesi, mayalandığı bir ortamvardır mutlaka, bu konuda neler söylemek istersiniz?

AHMET ÜMİT-Bu söyledikleriniz aslında direk Antep’le ilgili bir şey. Birinci etken annem… Annem terziydi. Kız çocukları bize dikiş öğrenmeye gelirlerdi ve aynı zamanda hayatı öğrenirlerdi. Annem aynı zamanda iyi bir hikâye anlatıcısıydı. Kızlara hikâyeler, masallar anlatırdı. Roman okurdu, okuduğu romanları, izlediği filmleri bize anlatırdı. Birincisibu, fakat çok farkında değilim, çok kıymetli de bulmuyorum o zamanlar doğrusu. Çünkü bunu değerlendirecek bir bilinçten yoksunum henüz, bunun bana etkilerini sonradan anlayacaktım.İkincisi birden bire yükselen solla beraber devrimci olmak… Çocukluktan çok hızlı bir şekilde, hiçbir ara yaşamadan, devrimcilikle beraber gençliğe geçmek… Aslında bu bir kimlik arayışı ve bu kimliği devrimcilikte buldum ben… Ve o politik kimliği çok çok kolay bir biçimde elde ettik… Okumadan, çok da fazla tartışmadan, çok de fazla anlamadan, dönemin rüzgârı nedeniyle diye tanımlamak doğru Olur. Çünkü 15 yaşındakibir insanın politik seçimi aslında kuşkuludur, kim yaparsa yapsın. Ben de birden bire devrimci olmuştum ve ben çok şanslıydım… Elbette birdenbire bir hayatın içinden çıkıp başka bir hayata geçmedim. Elbette yaşadığım arkadaşlarımla dostlarımlaberaber seçmiştik devrimciliği…

CAHİT BULUT- Peki, sonradan fark ettiniz mi sizi devrimciliğe sempati duymanızı sağlayan şeylerin temelindenelerin olduğunu?

AHMET ÜMİT-Tabii, Antep kültürünün cesaret, adalet, dürüstlük, doğrudan ve ezilenden yana olma gibi değer yargılarının bir üst kültür olan devrimci kültürle örtüştüğünden… Diyebilirim. Kısaca Gaziantep’te yaşadığım 18 yıl boyunca birbirinden kopuk olmayan bir çizgi üzerinde yürüdüm. Birbiriyle çelişen bir iş yapmadığımı, hareketlerde bulunmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Hiç paradoks yaşamadım. Bu 15 yaşına kadar tehlikesiz bir süreçti.                                              

CAHİT BULUT-  15’inden sonra tehlikeli bir hal almaya başladı!

AHMET ÜMİT- Aynen dediğiniz gibi! Arkadaşlarımız öldürülmeye başlandı. Sen vuruldun, Halil vuruldu, Enver Kurt öldürüldü, biz yaralandık, işkence görmeye başladık, , işte dönemin bilinen hikâyeleriyani… Aslında bunlarınhepsi her keste olduğu gibi benim üzerimde bir tür olgunlaşma etkisi yarattığını da söyleyebilirim. Muhtemelen bunun handikapları da vardır, getirebileceği zaaflar ve sorunlar da vardı ama uzun vadede bana çok dokunmadı bu, büyük bir probleme dönüşmedi, birtravma yaratmadı bende.                           

CAHİT BULUT- Çıkan bir kavgadan dolayı Ergani Lisesi’ne sürüldünüz. Yanılmıyorsam 2.MC dönemiydi. Dönüp geriye baktığınızda o dönemle ilgili neler söylemek istersiniz?

AHMET ÜMİT-  Korkunç bir dönemdi! Evet, böyle tanımlamak doğru olur. Lise üçe gidiyorum, sizin de belirttiğiniz gibi 2.MC dönemiydi. Tıpkı bu gün olduğu gibi o günlerde de Türkiye’yi kamplara bölmüşlerdi. Devletin, iktidarın yanında olan kamp acımasızca saldırıyordu. Elbettebizim de hatalarımız vardı. 15-16 yaşlarındaki çocukları Führer’in, Göbel’sin faşistleri gibi görüp dövmek… Ama ortada kötü bir şey vardı ki devlet, bizim gibi genç insanların birkısmını bize karşı kullanarak sistematik bir terör uyguluyordu. Aslında bizim sürülmemiz de bu terörün bir parçasıydı. Bizim okul düşürülmek isteniyordu, kendi görüşündeki öğrencileri oraya yerleştirmek istiyorlardı. Hatta öğrencilikle hiç ilişkisi olmayan kişileri okula yığıp üzerimize salıyorlardı ve bu süreçte pek çok arkadaşımız ve sizler de yaralandınız, vuruldunuz, işkence gördünüz, biz sopa yedik, işkenceden geçtik… En sonunda da  “ Gaziantep’te okuyamaz ‘’diye il sınırlarının dışına sürdüler!

CAHİT BULUT- Bazı dersler çıkarabildik mi bu yaşananlardan?

AHMET ÜMİT-Aslında ben buradan kendime dair birçok şey çıkarabildim de, asıl devletin kendine dair bir şeyler çıkarması lazımdı. Bu ceberut  devlet yıllardır kendi halkına karşı, onların farklı politik görüşler taşımasına karşı acımasız davrandı ve onları yok etmeye çalıştı. Gediğimiz nokta korkunç, devlet açısından korkunç. Bu siyaset tarzı hiçbir şekilde bu ülke yararına olumlu ve iyi sonuçlar vermedi. Bu gün de aynı şeyler yapılıyor ve ülkenin yararına sonuçlar vermiyor, vermeyecek. Bir an önce buradan çıkılması gerek… Belki biz o zamanlar çok serttik, 15-16 yaşlarındaki arkadaşlarımız faşist-komünist diye bölünmüş ve acımasızca saldırıyorlardı birbirine. Açıkçası doğru şeyler değildi bunlar, bir özeleştiri olarak söylüyorum bunları… Ama devletin tüm gücüyle elindeki gizli açık bütün yapılarıyla kendisi gibi düşünmeyen lise öğrencilerine saldırıyor olması affedilecek bir olay değil, bağışlanmayacak bir şey…

CAHİT BULUT- Sürgün günlerinizle ilgili, neler hatırlıyorsunuz, neler söyleyebilirsiniz o günlerle ilgili?

AHMET ÜMİT- Aslında çok eğlenceliydi! ( Hep beraber basıyoruz kahkahayı )                                                                                                                      

CAHİT BULUT- Belki gurur bile duymuşsundur, biz neymişiz be abi diye!

AHMET ÜMİT- Yani… İlk kez çıkmışız Antep’in dışına. Diyarbakır’a gittik, aslında sürgün bizim yararımıza oldu. Eğer Antep’te kalsaydık sınıfı geçme olanağımız kesinlikle söz konusu olmazdı. Zaten okul bir ay açık kalmıştı bir eğitim-öğretim yılı boyunca… Orada sol görüşlü öğretmen ve öğrenciler vardı. Bizi sınıf geçirdiler. Eğitim almadık biz aslında. Açıkça söylemek gerekirseoraya gidip 20 günde okulu bitirecek bir dehaya dönüşmedik yani! Solcu olduğumuz için bizi mezun etti hocalarımız! Öyle bir dönem, iç savaş dönemi diyebiliriz… Çok eğlenceli bir sürün yaşadık yani ( Yine gülüşmeler.) Ama biz 24 kişi sürülmedik. Biz 15 kişiydik…

CAHİT BULUT- 24 kişi, ama bir kısmı başka yerlere sürüldü.         

AHMET ÜMİT-Doğrudur, o zaman 9 kişi başka yere sürülmüştür,biz 15 kişiydik ama eğlenceliydi!  Gittik işte, Diyarbakır’a, örgütten arkadaşlar vardı orada, onlar bize sahip çıktılar. Annemizin babamızın tek derdi okulu sağ salim bitirip gelmemiz, bütün dertleri o! Okul bitince sorunları da bitti, herkes mutlu oldu, sürgün de iyi oldu. ( yine kahkahalar ). Şimdi gülüyoruz da aslında büyük bir travmaydı  bu, resmen bir zulüm, gerçek bir zulüm!

CAHİT BULUT- 1978’de Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümüne kaydoldunuz. 1982 Anayasası’na ‘’HAYIR ‘’ kampanyasında bir arkadaşınızın yakalanması üzerine yazdığınız rapor, Prag’da 40 ayrı dilde yayınlanan ‘’ Barış ve Sosyalizm Sorunları Dergisi’’nde yayınlanmasıyla yazarlığınızın temelleri de atılmış oldu. Bu olayı kısaca anlatır mısınız?                                                                                       

AHMET ÜMİT- 82 Anayasa’sının referandumu yapılacaktı. Anayasaya, diktatörlüğe, askeri darbeye  ‘’HAYIR’’,  demokratik Türkiye gibi herkesin, siyasi partilerin, mevcut iktidarın bile bu zaman altına imza koyacağı afişleryapıştırıyorduk.Ama Kenan Evren dönemi işte, her şey yasak, darbe dönemi… Eylem yaparken bir arkadaşımız yakalandı, işkence gördü. Örgüt, bu olayla ilgili benden bir rapor yazmamı istedi. Ben de rapor yazarken aynı zamanda bir hikâye yazmışım. Bahsettiğiniz gibi bu rapor40 dilde yayınlandı. O zamana kadar benim aklımda yazar olmak yoktu, yazar olmayı düşünmemiştim hiç.40 dilde yayınlanınca yazar olabilirim diye düşünmeye başladım ama henüz tümüyle yazar olmaya karar vermiş değilim. Zaten çok da kitap okuyordum. Sonra kitapları bir yazar adayı gibi okumaya başladım. Eğer yazar olsaydım bu kitabı nasıl yazardım, nasıl okurdum diye düşünmeye başladım.                                                                                          

CAHİT BULUT- 1985 yılında üyesi olduğunuz TKP tarafından Sovyetler Birliği’ne gönderilip, Moskova’da bir yıl Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim gördünüz.                                                                     

AHMET ÜMİT-Evet, aynen, sahte pasaportla bizi Moskova’ya yolladılar.                                                                                                                       

CAHİT BULUT- Nazım Hikmet SSCB’ye iltica ettikten sonra kafasındaki sosyalist dünya ile pratikteki uygulanışı görünce pek mutsuz olmuştu, eleştirilerde bulunmuş, bundan dolayı da sürekli takibata uğramıştı. Siz kafanızdaki Sovyetleri görebildiniz mi?                                             

AHMET ÜMİT-Moskova’ya gidince, orada gördüğüm sosyalizm yaniSovyetik sosyalizm benim kafamdaki sosyalizm değildi. Benim uğruna dövüştüğüm, arkadaşlarımın yaralandığı, öldürüldüğü, işkencelere uğradığı sosyalizm o sosyalizm değildi. Bizim kafamızdaki savaşın olmadığı, sömürünün olmadığı, insanları mutlu edecek yeryüzü Cenneti yoktu orada. Sorunları vardı, zaten bunu Sovyet Komünist Partisi (SKP)’de tespit etmişti. Onlar da buraya kadar yanlıştı diyorlardı. Kaynağa yani Marks’a, Lenin’e tekrar döneceğiz ve toparlanacağız falan filan diyorlardı. O da hoşumuza gidiyordu. Ama ben orada dedim ki yani kararımı verdim ‘ Ben yazıyorum zaten, ben yazar olacağım, politikacı olmak yerine yazar olacağım ‘ dedim ve ilk yazar olma kararımı orada vermiş oldum.                                                            

CAHİT BULUT-  İyi ki de böyle bir karar vermişsiniz!

AHMET ÜMİT-Evet. Teşekkürederim. Dönünce de devam ettim yazmaya. Tam o sıralar Sovyetler Birliği yıkıldı. Geç kalmışlardı Marksizm’i, Lenin’i yeniden yorumlayıp uygulamakta. Ben de yazar oldum. Yani bir yıkım, bir dönemin bitişi, bir sürü genç insanın kaderi üzerinde çok kötü etkiler yapmış olmasına karşın, benim kaderim üzerinde olumlu bir duruma yol açacaktı.                                                            

CAHİT BULUT- 40 dilde yayınlanan hikâyenizden sonra 1989 yılında ‘’Sokağın Zulası‘’şiir kitabınız yayınlandı. Ardından yine aynı yılda SSCB’deki yaşamınızdan izler taşıyan yarı otobiyografik KAR KOKUSU romanını yazdınız. Orada, yani Sovyetlerde 12 Eylül darbesinin etkilerini nasıl yaşadınız?

AHMET ÜMİT-Ben Sovyetlere gittiğimde 12 Eylül darbesi yapılmıştı zaten. İllegal yollarla, sahte pasaportlarla gitmiştik. Orada takibata uğramadık, yakalanmadık da, yakalansak mahf ederlerdi zaten bizi. Devlet bilmiyor oraya gittiğimi.  Oradan gördüğüm kadarıyla dönüşüyordu Türkiye. Özal Dönemi başlamıştı. 1984’te Özal iktidara gelmişti ama darbe dönemi henüz tamamen sona ermemişti. Bir yumuşama, çözülme başlıyordu. O süreci biraz yurt dışında atlattık. Yurda dönünce de bir gençlik gazetesinde örgüt için çalışmaya devam ettim ama diğer yandan hikâyelerimi yazmayı da savsaklamadım, sürekli yazıyordum. İşte tam bu süreçte Sovyetler Birliği yıkıldı.Bizim TKP de başka bir partiyle birleşmiş, Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) oluşmuştu. Sonradan o da kendini feshetti. Doğal olarak partide yapacak bir şey kalmamıştı. Ben de yazar olmaya kendimi angaje etmeye başladım.                                                                                       

CAHİT BULUT- 1991 yılında HİŞT dergisini çıkarttınız. Neden  ‘Hişt’ ? Sanki bir uyarı ünlemi?                                                                                          

AHMET ÜMİT-Aslında ‘HİŞT’ Sait Faik’in bir öyküsü. Çok güzel bir öyküdür. ‘Hişt hişt’ yani yalnız değilsin, başka insanlar da var, hayat yaşamaya değer. Bazen bir kuş bile sana ‘hişt’ diyorsa, rüzgâr, ’hişt’ diyorsa sana, denizdeki bir dalga sana sesleniyorsa hayat yaşamaya değer. Aslında tam da evre, politik dönemin bittiği, sona erdiği ve yerine bir anlam koymamız gereken bir dönemdi. Politik dönem bitince pek çok arkadaşımız politikayı başka partilerde sürdürmeye devam etti, bazıları siyaseti tümüyle bıraktı, iş dünyasına atıldılar, bazıları yaşamla mücadelesiyle uğraşmak zorunda kaldı. Bunları yargılamak amacıyla söylemedim, benim haddim değildir yargılamak, yanlış bulurum bunu. Ben şanslıydım, o da şundan: Biz arkadaşlarımızla sanatla ilgiliydik. Bir dergi çıkartalım, bundan sonra hayatımızın anlamı olarak sanatı seçelim dedik. Sanatı seçmek aynı zamanda düşünsel bir ortamın içine girmek demektir. Hayata bakış açınızı gözden geçirmek, hayatla, dünyayla ilişkinizi yeniden bir raya oturtmayı gereklikılıyor. Bir yazar için çok gerekli olan şey de budur. Yani bir hikaye anlatıyorsunuz, bu hikayeyi anlatmak için  siz kimsiniz, ne yapıyorum, bir amacım var mı yok mu, ne için yazıyorum, bu dünyada bir amaç var mı yok mu, hayatın anlam ve amacı nedir ..? Bütün bu soruların cevabını bulmanız gerekiyor.

 1991 yılında başlayan ve 8 yıl süren bu HİŞT dönemi bir anlamda bizim için bir atölye danemi olarak değerlendirmek gerek. Arkadaşlarımızla beraber hem sanat, hem hayatı , hem ideolojiyi yeniden tartıştık, felsefenin yerini tartıştık, sanatın yerini yeniden tartıştık, dünyayı yeniden tartıştık… Bunu bir okul gibi düşünmek gerekir. Son derece yararlı  ve eğitici bir okuldu ‘’HİŞT’ dönemi bizim için.                                                                                                                       

CAHİT BULUT- Eleştirmenin biri  ‘’ Yazarın üslubunu belirleyen şey, onun kişisel tarihidir.’’ Diyor. Eskiler de  ‘’ Üslubu-u beyan, ayniyle insan ‘’ diyor. Sizin üslubunuzun canlı ve hareketli olmasında 80 öncesi sonrası hareketli ve gerilimli yaşantınızın bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

AHMET ÜMİT- Var tabi, olmaz olur mu? Şöyle bir tabir var  ‘’ Yazarın üslubunu belirleyen şey, onun kişisel yaşantısıdır.’’ Yani siz tarihi nasıl yaşıyorsanız öyle yazıyorsunuz. Ben bu görüşe katılırım. Ben de 14 yaşımdan 30 yaşıma kadar yani 16 yıl boyunca profesyonel devrimci bir hayat sürdüm. Bu sürekli kaçma, kovalamaca, sürekli tehlike, sürekli gerilim ve tabi büyük bir dayanışma, dostluk fedakârlık, büyük acılar, büyük sevinçler, çok kısa sürede olgunlaşma, korkaklık, ihanet, kahramanlık anlamlarına gelir… Bunların hepsini yoğun bir biçimde bir arada yaşıyorsunuz. Bir insanın bir kaç ömürde yaşayamayacağı yoğunlukta yaşıyorsunuz olayları. Duyguları da yoğun bir biçimde yaşıyorsunuz. Bende böyle hep gerilim içinde yaşadım. İşte o zaman yazmaya başladığımda da polisiye çıktı ortaya.

CAHİT BULUT- Evet, geleceğim o soruya. 1993’te ATV için  “Çakalların İzinde’’ senaryosuna katkıda bulundunuz.1995’te polisiye romanları üzerine inceleme ve tanıtım yazıları yazdınız. ‘ Karanlıkta Koşanlar’ Uğur Yücel tarafından;  ‘ Şeytan Ayrıntıda Gizli’ Cevdet Mercan tarafından; ‘ Sis ve Gece’  Turgut Yasalar tarafından filme alındı. ‘ Çalınan Ceset 2004 yılında; ‘Bir Ses Böler Geceyi’’ 2011 yılında; Racon 2015 yılında TV dizisi oldular.

Genellikle polisiye tarzında yazıyorsunuz. Polisiye kurgunun yanında psikolojik ve sosyolojik çözümlemelere de yer veriyorsunuz. Neden polisiye tarzı? Bunda yaşadıklarınızın ve 12 Eylül Darbesinin bir etkisi var mı?

AHMET ÜMİT- Aslında ben yazmaya başladığımda polisiye yazdığımın farkında değildim, polisiye yazdığımı bilmiyordum. Ali Taygun arkadaşım bana polisiye yazdığımı söyledi. Hatta biraz üzüldüm ve bozuldum da!Polisiyeyi bilmiyorum, hatta küçümsüyorum. Devrimci bir gelenekten geliyorum, dünyayı değiştirmek üzere yola çıkmışım, 16 yıl boyunca profesyonel bir devrimci yaşanmışlık var ve  “ben niye polisiye yazayım arkadaş’’  gibi bir duyguya kapıldım. Benim için bir hayal kırıklığı olmuştu bu… Sonraokuyunca, okumaya başlayınca polisiyenin ne olduğunu anlamaya başladım. Aslında polisiye suçu anlatmak, insanı anlatmak için en iyi yol ve yöntemlerden biriymiş. Bunu keşfedince rahatladım ve aynı tarzda yazmaya devam ettim. Polisiye yazmayı hakikaten çok seviyorum çünkü sonuçta herkeste bir sıkıntı var, ben de çok sıkılıyorum, polisiye yazarken sıkılmıyorsunuz.

CAHİT BULUT-Dil, iyi bir anlatım, derinlikli karakterler, sosyolojik, psikolojik toplum analizleri ve tarihsel geri plan, matematiksel ve çok bilinmeyenli bir kurgu…                                                                                             Bu özelliklerinden dolayı polisiye roman yazmak gerçekten  “ağır işçilik’’ gerektiriyor olsa gerek.  18. Yüzyıl sonu ve 19. Yüzyılı başlarındaki Fransız ve Rus yazarları gibi olayların içinde olmadığınızagöre bütün bu saydıklarımızı ayrı ayrı araştırmak gerektiriyor.Nasıl kalkıyorsunuz bu ağır işçiliğin altından? Bir ekip çalışması mı yapıyorsunuz, danışma yoluna mı gidiyorsunuz veya internet yeterli oluyor mu?

AHMET ÜMİT-Bu konuda internet asla yeterli olmuyor. Benim bazı romanlarım izin de adını biraz önce andığınız Elveda Güzel Vatanım, Bab-ı Esrar, İstanbul Hatırası, Patasana, Beyoğlu Rapsodisi. Sultanı Öldürmek gibi romanlarım aslında birer tez. ‘Sultanı Öldürmek‘ esas olarak Fatih Sultan Mehmet’i anlatır, İstanbul’un Fethini anlatır. ‘Elveda Güzel Vatanım’ İttihat ve Terakki’yi anlatıyor.Bab-ı Esrar Mevlana ve sofizmi anlatıyor, Patasana Hitit’leri anlatıyor. Bunlar aslında birer tez, yani bir üniversite tezi hazırlar gibi hazırlanıyorum ben bunlara…

Önce gidiyorum, bu işlerin uzmanlarıyla görüşüyorum.Mesela arkeoloji ile ilgili İstanbul Arkeoloji Müzesine gidiyorum. Kim orada uzman, hangi profesör varo konuda uzman, ona gidiyorum.  Hocam diyorum, böyleböyle, O bana ‘ Şu şu kitapları oku.’ Diyor. O kitapları alıp okumaya başlıyorum. Sonra bir kazıya katılmam gerekiyorsa katılıyorum. Mevlana’yı yazacaksam sofizm üzerine inceleme yapıyorum veya Konya’ya gidip araştırıyor,inceliyor,sofizmin oraya sinmiş havasını koklamaya çalışıyorum. İttihat ve Terakki’yi yazacaksam Makedonya’ya, Selanik, Ohri, Paris’e gidip gezip incelemelerde bulunuyorum. İttihat ve Terakki nerede bir neşriyat yapmış, bir dergi çıkartmış oraları dolaşıyorum, dergileri okuyorum,yoğun bir okuma… O konuda yeterli bir bilgi sahibi olduktan sonra romanın kurgusunu bitiriyor ve yazmaya başlıyorum. Bir ekibim yok. Arkadaşlarım, karım bana yardımcı oluyor. Bazı Amerikan yazarları sizin de sorunuzda olduğu gibi ekiple çalışıyor, ama ben bunu yaratıcı bulmuyorum, fabrikasyon üretimi olur bu. Doğru da bulmuyorum, çünkü ben bu romanları yazarken, bu konuları kaleme alırken bilmediğim konuları seçiyorum. Aynı zamanda bu benim için bilmediğim konuları bir araştırma, öğrenme süreci oluyor. Bildiklerime yeni bilgiler katıyor, bilgilerimi tazelemiş oluyorum. Mesela İttihat ve Terakki’yi bilmiyordum, bilmek istiyordum. Onun için de oturup o konuyu yazdım. Mevlana ve Şems’i bilmiyordum, bilmek için de o konuyu araştırıp yazdım. Yani yazarken bir konuyu siz de tekrar öğrenmeye başlıyorsunuz, ben de bunu yapıyorum. O nedenle evet, bu tezli romanları yazarken öğrenmek istediğim şeyleri yazıyorum. Bu açıdan baktığınız zaman da çok zevkli oluyor araştırıp yazmak.

CAHİT BULUT-Şu anda üzerinde çalıştığınız bir roman var mı?

AHMET ÜMİT- Evet var, yine tezli bir roman üzerinde çalışıyorum,  ‘Bergama Berlin’ romanı. Anadolu’daki Yunan dönemini anlatıyor, eski yunan döneminiyani.                                                                               

CAHİT BULUT- Bu tezli romanları yazarken tarihi gerçeklere tamamen sadık kalabiliyor musunuz?

AHMET ÜMİT- Bir roman yazdığım için tarihi gerçeklere olduğu gibi sadık kalmak zorunda değilim, ama ben bunu romanın başında belirtmek zorundayım. Fakat ben tarihi gerçeklere sadık kalmayı tercih eden bir yazarım ve buna uygun olarak çalışıyorum. Bu çok zor bir şey ama çok da zevkli.Bir entelektüel olarak hem yaratıcı oluyorum hem de ruhumu doyuruyorum. Bu da bana çok tatmin edici geliyor, çok hoş geliyor!

CAHİT BULUT-  ‘’Ne kadar karakter yazmışsanız o karakterlerin hepsi sizsiniz. Yazdığınız karakterlere dönüşüyorsunuz.’’ Diyorsunuz bir söyleşinizde. Oyuncuları rolleriyle bütünleştikleri, günlük yaşamda onlar gibi davrandıklarını hatta psikolojik bazı sorunlarla karşılaştıklarını biliyoruz.  Bazı roman yazarlarının, yaratmış oldukları kahramanlarla aynı akıbete uğradıklarını da görüyoruz. Öyleyse insan çok karakterli bir varlıktır diyebilir miyiz?

AHMET ÜMİT- Doğru! Aslında hepimiz çok karakterliyiz ama sonuçta dönüşebiliriz. Karakter değişen bir şey. İnsanda bir de huy var, o değişmez işte. Gözümüzün rengi, kaşımız gibi değişmez bir şeydir huy. Karakter değişir, zor değişir ama değişir. Dolayısıyla iyilik, kötülük, kin, nefret, sevgi… Kısaca insani durumların hepsivardır kişilerde.

Ben, bu güne kadar bir sürü karakter yarattım, onlara dönüştüm, sonundasağlıklı bir şekilde çıktım. Bundan sonra ne olur bilmiyorum tabi, sağlıklı bir biçimde çıkabilir miyim, kurtulabilir miyim onlardan bilemiyorum. Her seferinde bir risktir o, fakat güzel bir risk çünkü insan kendinden sıkılıyor. Bu söyleşiyi 2019’da yapıyoruz ve ben 59 yaşındayım ve kendimden sıkılmış durumdayım. Başka karakterlere büründüğüm zaman hoşuma gidiyor, kendimden kaçıyorum. Yani Ahmet Ümit gıcık birisi oldu ya Cahit. Bazen insanın kendinden kaçması gerekiyor!

CAHİT BULUT- Haklısınız, hep aynı olmak, kendini tekrarlamak, monotonluk, insanı kendinden usandırıyor. Çok karakterli insan aynı zamanda çok gereksinmeli insan anlamına da gelir. Öyle olunca da insan giydirilmiş, yakıştırılmış bir imajın dışında bir eylemde bulunduğundahemen suçlanıyor! Kendimizi gerçekleştiremiyoruz o zaman, aslına bu da birçok travmalara neden olabiliyor insanda!

AHMET ÜMİT-Aynen, bundan dolayı zaman zaman insanın kendinden çıkıp kaçması gerekiyor.                                                                                             

CAHİT BULUT- Elveda Güzel Vatanım Romanında, Şehsuvar SamiEster’e‘’Yapma, senin mizacın siyasete uygun değil demiştin. Beni benden daha iyi tanıyormuşsun.’’ Romanın başka bir yerinde de Şehsuvar Sami, Ester’e yazarken  ‘Sen edebiyatı seçmemi istedin. Evet edebiyat bir isyandır. Politika gibi sadece bir devirle, bir dönemle sınırlı. Bir günle sınırlı değil. Belki edebiyat kurtarıcımız olabilir.’ Diyor. Çok güzel şeyler bunlar. Aynı zamanda edebiyatın,  dolayısıyla sanatın işlevini ve kalıcılığını da ortaya koyuyor bu cümleler.

AHMET ÜMİT- Evet, doğru.

CAHİT BULUT- Şehsuvar Sami yazar olmak istiyor, dönemin devrimcisi, aynı zamanda bir arayış içerisinde olan Ester’i ilahi bir bakış açısıyla tahlil ederken  ‘’adına kültür denilen bambaşka bir dinin insanlığı birleştirip kaynaştıracağını söylemesi..vs.vs…Aslına baktığımızda Ahmet ÜMİT kendini Şehsuvar Sami ile anlatıyor veya Şehsuvar Sami Ahmet Ümit’in ta kendisidir diyebilir miyiz ?                                    

AHMET ÜMİT- Doğru ya! Şehsuvar’da bir tür kendimden faydalanıyorum sonuçta. Orada anlattığım birkaç hadise var. Şehsuvar Sami bir devrimci. Silahlı çatışmaya girerken, ben ne yaşadıysam o da aynı şeyleri yaşıyor yani. Kendi deneyimlerimi aktarıyorum. Kavgaya giderdiğimde veya bir riskle, ölüm tehlikesiyle karşılaştığımda kaldığımdaneleri yaşadıysam, hangi düşüncelere kapıldıysam, yaşam birikim ve deneylerimi ben kendi karakteri üzerinden Şehsuvar’a anlattırmaya çalışıyorum. Benim orada yapmak istediğim bu. Dolayısıyla Şehsuvar Sami benim tabi. Çünkü hiç tanımadığım bir karakteri yazarken kendime başvuruyorum, kendim içime bakıyorum, kendi içimdeki duygu ve düşüncelere yöneliyorum, oradan yola çıkarak bir karakter inşa ediyorum.

CAHİT BULUT- Şehsuvar Sami sizseniz ( Ahmet’in eşi dönüp bakıyorum) Ester kim, yoksa Vildan Hanım mı?

 AHMET ÜMİT-Evet, Vildan Hanım, zaten Yunan göçmeni.

CAHİT BULUT- Ben de öyle düşünmüştüm. Gerçeklikle sanatsal gerçekliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçek sanatsal gerçeğe nasıl yansır, sanatsal gerçeklikten hareketle gerçekliğe ulaşıla bilinir mi?Edebiyatın işlevi nedir?                                                                                          

AHMET ÜMİT-Aslındaedebiyatın birçok işlevi var. Bunlardan birisi de kaçış. Edebiyat bizi bulunduğumuz ortamdan kaçırıp başka bir ortama, başka bir âleme götürür.Sıkılıyorsunuz. Çoluğunuz çocuğunuz var, evlendireceksiniz, geçim derdi, bin bir sıkıntı… Derken bir kitap okuyoruz, örneğin Tolstoy’un bir romanı, birden bire kendinizi Rusya’da hissediyorsunuz ve 19. Yüz yılda yaşamaya başlıyorsunuz. Bu bir kaçış ite ve diyorsun ki ‘ Ohhhbe, bu sıkıntıdan kurtuldum, lanet olsun,şimdi Türkiye’deki sorunlardan, dünyadaki problemlerden kurtuldum, bambaşka bir dünyada yaşamaya başlıyorum.’ Ama roman bitince birden bire bakıyorsun ki gerçekle yine yüzleşmişsin. Gerçeklikten kaçamıyorsun aslında. Roman seni kendi somut, verili durumundan uzaklaştırıyor, o andaki gerçekliğinden koparıyor, bambaşka bir gerçekliğe götürüyor ondan sonra sizi hakikatle yüzleştiriyor.

CAHİT BULUT- Elbette birçok kazanımlar da sağlayarak. Romanın, edebiyatın işlevi basit bir ayna gibi olup biteni bize sadece yansıtmak mıdır?                                                                                                                                 

AHMET ÜMİT-Bence romanın, edebiyatın bir işlevi varsa insan ruhunu anlatmaktır. Hepimizin ruhunda ortak olan ögeler vardır az çok. Ne bileyim bazılarımız cesur bazılarımız korkaktır; bazılarımız iyi bazılarımız kötüyüz, bazılarımız yardımseveriz bazılarımız bu konuda ve başka konularda olduğu gibi cimriyiz… Değişebilir bunlar zamanla. İşte edebiyatın işlevi bize bu hakikatleri anlatmaktır.                                           Ama insan ruhu diğer insanlardan yani toplumdan,hayattan,doğadan bağımsız değildir. Tüm ilişkilerimiz bunun üzerine. Hepimiz bir kadından doğmuşuz, bir insandan doğuyoruz, öteki insanlarla beraberiz. Doğduğumuz yerde bizi bir doğa besliyor, bu doğayla ilişkilerimiz var, bizi doğru ve yanlış beslese de, bize yetse de yetmese de; iyi eğitiyor eğitmiyor, ağır hafif travmalar oluyor… İşte bütün bu süreçte birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla hakikatin kendisiyle, başlı başına bu hakikatlerle bizi tanıştırır roman. Eğer roman bize kendi hakikatimizi doğru anlatırsa, biz de kendimizi çok iyi, çok doğru tanımaya başlarız. Kendimizi tanıdığımız zaman tekrar toplumla, doğayla, hayatla ilişkiye girdiğimiz zaman da daha doğru bir yerden başlarız. Yani kendini bilerek hayata müdahil olmak bambaşka bir bir avantajdır insan için. İşte edebiyatın bize kattığı şey kendini bilmektir.

CAHİT BULUT- Sadece kendini değil, kendisiyle birlikte diğer insanları, toplumu, doğayı, bilimi, felsefeyi, dili, güzel ve etkili konuşmayı, tarihi, coğrafyayı, bizden olmayanları, başka toplumları… Hepsini bilmemizi sağlar…                                                                         

AHMET ÜMİT-Felsefe bunu tek başına yapamaz. Neden? Çünkü felsefe bir bilim dalıdır onun için de hayatı parçalayarak anlatır. Bunu tıp yapamaz, çünkü bir bilim dalıdır, parçalar; bunu din anlatamaz çünkü tek taraflıdır, tek doğrudur, bir tek doğrusu vardır, tek doğru olduğunu söyler; bunu ideoloji yapamaz çünkü ideoloji de tek doğru benimki, doğru benim tekelimde der. Bunu sadece sanat yapabilir çünkü insanı bütün yönleriyle ele alıp anlatır, sanat aktarabilir.Bunun için hakikati yani insan hakikatini en iyi anlatan yol, birebir yol ,en zevkli yol ve bunu anlatırken aynı zamanda insan ruhunu yücelterek yapan yol sanattır.

CAHİT BULUT- Eserleriniz filme alındığında değer bakımından bir değişime uğruyor mu? Sizin romanla vermek istediğiniz etkiyi yaratabiliyor mu?

AHMET ÜMİT-Benim eserlerim, filim oluyor, tiyatro oluyor, opera oluyor. Ben bunları kendi eserlerim olarak görmüyorum. Bunlar o filmi kim yapıyorsa, onun yönetmeni kimse onun eseri olur. Tiyatro, operaya uyarlanan eserlerim için de aynı şey söz konusu. O eserim artık benden çıkmış, yönetmenin, kıymetli oyuncuların, senaryo yazarının, ışıkçının, dekorcunun, müziği yapanların esri durumuna gelmiştir artık. Benim eserim kitap olarak orada duruyor. Mesela ‘ Sis Ve Gece’ roman olarak orada duruyor. Filmi iyi veya kötü olduğu zaman bu aslında beni çok etkilemiyor. ‘Ya filim kötü, roman daha iyiydi’ demelerinin bana bir zararı yok.. Okur ya da sanat tüketicisi şunu diyecek: Ben bir filim izledim Sis Ve Gece, bir sinema ürünü; ben bir kitap okudum Sis Ve Gece, bir edebiyat ürünü ‘ diye düşünecek. Dolayısıyla içerik kaybının, içerik yükselmesinin hiçbir önemi yok benim için.                    

CAHİT BULUT- Bana göre de bir eser filme veya tiyatroya uyarlandığında yeniden yazılır adeta. Aynı eserin değişik kişiler tarafından yönetilmesi sonucu farklılık göstermesini değişik bir biçimde açıklayamayız yoksa. Çünkü bir esere her yönetmeninbakışı ve onu yorumlaması farklı olacaktır. Bir de gönümüz açısından yeniden yorumlanması vardır, elbette bu yönetmenin ufkuna ve yeteneğine bağlı… Yoksa sanat eserleri  ‘politika gibi sadece bir devirle, bir dönemle, bir günle sınırlı’ kalırdı.                                        

AHMET ÜMİT-  Yani, o hakkı onlara tanımak lazım.                                                

CAHİT BULUT- “ İnsanlar kültürsüz olsa da, bu topraklar çok zengin, çok derin kültürü taşıyor bağrında.” Diyorsunuz.Bu sözünüz aklıma  ‘Miras Keçe ‘ hikâyesini getirdi. İnsan elindekini çoğu zaman tanıyamıyor. İnsan geçim derdine düşünce kültürle pek ilgilenemiyor.  Bir de uygulanan kültür/süzleştirme politikaları var. Daha yeni, bir politikacı   “Halkın kültür seviyesi arttıkça bizim oylarımız düşüyor.” dememiş miydi? Bölgedeki partilere göre oy dağılımına baktığımızda ne kadar haklı olduğunu da telim etmek gerekir.  Siz Cumhuriyetin 1923-1950, 1950-1960, 1960-1970, 1970-1980 ve 1980 sonrası kültür politikalarını genel olarak değerlendirir misiniz?

AHMET ÜMİT-Durum aynen sizin dediğiniz gibi. Türkiye’deki sorun, sıkıntı bizim kurumlar yaralatamamış olmamızdan kaynaklı. Hâlbuki çok enteresan… Tarihine baktığımızda büyük imparatorlukların hepsi burada kurulmuş. Yani kurumlar var aslında. Hitit İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, Doğu Roma, Batı roma İmparatorluğu, Selçuklu, Osmanlı… Cumhuriyetle birlikte yeni bir dönem başlattık biz, zorunlu bir dönem… Çünkü Osmanlı yıkılmıştı, yerine yeni bir yapı kurmamız gerekiyordu. Bu yapı da haklı ve doğru olarak cumhuriyetti. Fakat bu cumhuriyet ne yazık ki demokratik bir evreye yükseltilemedi. Demokratik bir cumhuriyet kuramadık.Süreç içerisinde sanayileşmeyle beraber köyler çözüldü, şehirlere bir göç başladı. Gelen bu köylüler ne şehir kültürüne alışabildi ne de kendi köy, feodal kültürlerini koruyabildiler. Ve bir kasaba kültürü, kültürsüz bir dönem başladı. Ne yazık ki siyasetçiler, politikacılar popülizm adına bu durumu desteklediler. Yani Antep’te bir Antep, İstanbul’da bir İstanbul, İzmir’de bir İzmir kültürünü korumak, geliştirmek yerine tam tersine oy alabilmek adına halkın durumu neyse o durumu şişirdiler. Bu onların çok işine geldi. Ne yazık ki 1960,1971,1980 darbeleriyle (demokratik) akış üç kez kesintiye uğradı ve kuşaklar arsında kopukluğa, kesintiye neden oldu. Yani bir kuşak var epey deneyim edinmiş, ardından bir darbe, ardından yeni bir kuşak çıkıp toparlanıyor, yeni yeni deneyimler elde ediyor, ardından yeni bir darbe daha ve daha önceki kuşaklarla ilişkisini koparıyor, kesintiye uğratıyor. Bu gerçekten de birbiriyle bağılı, bir birinden kopmayan ( süreklilik ifade eden) bir zemin üzerinde ilerlememizi engelledi.                                     

CAHİT BULUT- Yani kuşakların deneyimlerini birbirine aktarması engellendi, dolayısıyla, tekrar tekrar başa dönmek zorunda kaldık, yeniden öğrenmek, keşfetmek zorunda kaldık. Bu da kalıcı kurumlar yaratmamızı engelledi.                                                                                       

AHMET ÜMİT-Bunun sonucunda gelinen nokta çatışmalar, çatışmalar… Ve 17 yıldır İslam’ı referans alan bir parti iktidarda ve çıkıp cumhuriyet dönemi yanlış bir dönem, biz yeni bir dönem kuruyoruz deyip cumhuriyetin getirdiği her şeyi reddettiler. Vardığımız nokta bir yıkımdır ebette. Şimdi yeniden cumhuriyet dönemine döneceğiz ve demokratik bir cumhuriyet kuracağız. Ama asıl mesele siyasi iktidarın değişmesi değil, asıl mesele bir kültüre yönelik anlayışın, kültürsüzlük anlayışının hâkim kılınmasının engellenmesidir. Kültürel hegemonya çok önemlidir. Ve bu kültür hegemonyasının demokratik, şiddetten uzak, bu toprakların kendi tarihiyle barışık, kendi halkıyla barışık bir kültür politikası olması gerekir.

CAHİT BULUT-Berthol BRECHT  “Bugün dünle beslenerek yarına varır.” Yahya KEMAL da “ Ben kökü mazide olan atiyim.” diyor. Siz de  “ Mazi sadece bir hatıralar toplamı değildir. Aksine hep bugünle beslenen ve son nefesimize kadar bizi terk etmeyecek olan hayatımızın ta kendisidir.” Üçünüz de GEÇMİŞ-şimdi-GELECEK sürekliğini vurguluyorsunuz. Kültür mirası hakkında iki görüş var: 1. Kültür mirasının olduğu gibi reddedilmesi… Adorno ve Marcuse bu eğilimin en tanınmışlarıdır. 2. Eleştirel bir tavır olmadan mirasın olduğu gibi benimsenmesidir. Bu anlayışın başında ise Lucas gelir. Bu konudaki düşüncelerinizi biraz açımlar mısınız?

AHMET ÜMİT-Bence ikisi de doğru değil çünkü istemeseniz de daha önceki kültürle bağınız vardır. Hititlerle, Romalılarla, bağım yok diyemem. Selçukluyla, Osmanlıyla bağım yok diyemem. Ama vaaar! Bu topraklarda bir halk, bir uygarlık yaşamışsa istediğiniz kadar reddedin o sizi bırakmaz, ayaklarınızdan tutar. O yüzden kültürü tümüyle reddetmek diye bir şey imkânsız, bunun olanağı yok. Ama reddetmeniz gereken şeyler de var. 3000 yıldır burada büyük imparatorluklar kurulmuş… Dünya tarihini belirleyen imparatorluklar: Hititler, Romalılar, Doğu ve Batı Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar medeniyetler yaratmışlar. Bu olumlu bir şey mi? Evet, olumlu bir şey! Ama bunun yanında olumsuz bir şey var. Nedir o? Kul kültürü! Bütün bu büyük imparatorlukların hepsinde kul kültürü var. Hepsi de diyor ki  “ Ben Tanrı’dan alıyorum yetkiyi. Ben kralım, Tanrı’dan alıyorum yetkiyi; diğeri ben imparatorum, Tanrı’dan alıyorum yetkiyi; diğeri ben Padişahım, Tanrı’dan alıyorum yetkiyi, sense kulsun diyor. Bu kötü bir şey, ben niye benimseyeyim ki, bu yanlış! Yani o kültürün mirasçılarıyız. O kültürü öğreneceğiz, o kültüre karşı önyargılı olmayacağız ama o kültürü eleştireceğiz. (Dışarıdaki standı tıklım tıklım, hınca hınç dolmuş, saatine bakıyor, refleks olarak ben de bakıyorum, zaman hızla geçmiş.) Hocam toparlamak lazım, son soruyu alayım!

CAHİT BULUT- Tamam, farkındayım! Nazım’ın Sovyetler Birliği’ne kaçmasında Sabahattin Ali cinayeti etkili olmuştu. Bu büyük iki yazarımız ekseninde o dönemin genel atmosferini anlatan bir eser düşünür müsünüz?                                                                                                            

AHMET ÜMİT-  Şu anda düşünmüyorum, yani şu anda böyle bir şey düşünmüyorum. Şimdi daha önce de belirttiğim gibi Bergama- Berlin adlı bir eser üzerinde çalışıyorum. Ama asıl sonra sizin de biraz önce, röportajın ilk bölümünde belirttiğiniz benim kuşağımın ve benim kuşağımın hayatını anlatan bir roman yazacağım, ondan sonra belki olabilir ama şimdi gündemimde yok…                                                      

CAHİT BULUT- Size yüzlerce soru sormak isterdim ama okuyucuyla buluşma saatiniz geldi hatta birkaç dakika geçti bile!

AHMET ÜMİT-Maalesef ya! Şöyle bir soluklanayım,boğazımı da şöyle yumuşatıp öyle çıkayım(Akşam misafirim olma isteğimi programı gereği başka bir zamana bıraktı. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. “ Başarılı her erkeğin arkasında başarılı bir kadın vardır.” Derler. Ben Vildan Hanım’ı Ahmet Ümit’in arkasında değil yanında görmekten büyük bir mutluluk duydum. Özlediğim, hasret duyduğum bir birliktelik… Aynı zamanda duruşundan, bakışından, hal ve hareketlerinden insanın psikolojisini tahlil edip düşüncelerini okuyabilecek derinlikte bir bilgi birikimine sahip, bilge birisi Vildan ÜMİT. O’na da en derin saygılarımı sunmayı bir zorunluk olarak görmekteyim.)

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
Psikoloji-Sosyal Psikoloji - 03 Nisan 2020 14:47

Empati

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Bilimsel Makaleler Yazıları