Türkiye'de Okuma Kültürü Üzerine (Türkiye'de Kitap Okuma Oranlarının Düşüşü ve Bu Düşüşün Çözüm Yolları Yazı dizisi 1)

Fikir Yazıları - Prof. Dr. Hasan Aydın (OMÜ Felsefe Bölümü)

Türkiye’de okuma kültürü üzerine konuşmaya nereden başlamalı? İstatistiklerden mi, yoksa gündelik hayatta kulağımıza çalınan o tanıdık deyişlerden mi? Belki de doğru yol, ikisini birleştirmekten geçiyordur. Gelin, önce kaba tabloyu görelim, sonra o tablonun içinde yaşayan insanın zihnine, diline ve alışkanlıklarına bakalım.

Veriler bize şunu söylüyor: Türkiye’de 15 yaş üstü nüfusun önemli bir kısmı bir yıl içinde hiç kitap okumuyor; düzenli okuyanların oranı ise oldukça sınırlı. Kişi başına düşen yıllık kitap sayısı birkaç kitapla ifade ediliyor. Günlük kitap okuma süresi birkaç dakikayı bile geçmiyor. Buna karşılık, televizyon ve telefon ekranı karşısında geçirilen süre saatlerle ölçülüyor. Okuma oranları bakımından Avrupa ve özellikle Doğu Asya ülkeleriyle kıyaslandığında Türkiye’nin geride kaldığı açık. Ama burada durup şu soruyu sormak gerekir: Bu sayılar bize gerçekten ne anlatıyor? Bir eksikliğe mi, yoksa daha derin bir yapıya mı işaret ediyor?

Bu soruya yanıt bulmak için yavaş yavaş gündelik hayatın içine sızmak gerekiyor.

Bir kişi kitap okuyor. Diğeri, “Sınavın mı var, ders mi çalışıyorsun?” diyor. Beni kitap okurken gören annemin deyişiyle söylersem; “Profesör oldun, hâlâ ders mi çalışıyorsun?” Bu cümle basit değildir. İçinde güçlü bir varsayım taşır: Okumak eşittir ders çalışmak ve sınav geçmektir. Yani okuma, hayatın doğal bir parçası değil, belirli bir aşamaya ait geçici bir uğraştır. O aşama geçince bitmesi gerekir. O halde şu soru meşru hale geliyor: Eğer okuma yalnızca bir görevse, sınava hazırlıksa, görev ve sınav tamamlandığında neden sürsün ki?

Bir başka sahne: Sürekli kitap okuyan biri için şu cümle kurulur: “Çok okuma kafayı yersin.” Bu ne demektir? Okumanın fazlası neden tehlikeli görülür? Burada görünmez bir sınır çizilir: Okuyabilirsin, ama fazla değil. Düşünebilirsin, ama derinleşmemelisin. O halde soralım: Bir toplum neden düşünmenin yoğunlaşmasından rahatsız olur? Çünkü yoğun düşünme, alışılmış olanı sarsar.

Bu iki ifade, “Profesör oldun hâlâ mı çalışıyorsun?” ve “Çok okursan kafayı yersin” aslında aynı zihniyetin iki yüzüdür. Birincisi okumayı araçsallaştırır, ikincisi sınırlar. Sonuçta okuma, ne hayatın doğal bir parçası ne de özgür bir düşünme alanı olur. Arada, kontrollü ve ölçülü bir faaliyet olarak kalır.

Peki, bu zihniyet nereden gelir?

Burada kültürel zemine bakmak gerekir. Kültüre dönünce ilk durak dildir. Bu nedenle öncelikle Türkçedeki “okumak” fiilinin anlam dünyasına yönelmek gerekir. Çünkü Türkçede okumak yalnızca yazılı bir metni çözmek anlamına gelmez. Bir metni seslendirmek, ezberden söylemek, dua etmek, türkü okumak, bir yüzü ya da işareti yorumlamak, hatta “nazara okumak”, “suya okumak”, “okuntu göndermek”, “birinin ağzını okumak” gibi çok farklı anlam katmanlarını da içerir. İnsan kitap okur, şiir okur, Kur’an okur, şifre okur, yüz okur, iz okur. Bu yüzden Türkçede “okumak”, yalnızca teknik bir okuryazarlık faaliyeti değil; anlam verme, yorumlama, etki üretme ve bazen de koruma pratiğidir.

Tam burada meselenin çoğu zaman gözden kaçan daha derin bir boyutu ortaya çıkar. Çünkü Batı dillerinde “reading” çoğunlukla yazılı metnin çözümlenmesiyle ilişkilendirilirken, Türkçedeki “okumak” fiili ritüel, söz, ses ve etki alanlarını da kapsar. “Dua okumak”, “Kur’an okumak”, “Yasin okumak”, “suya okumak”, “nazara okumak” gibi kullanımlarda okuma, anlamaktan çok icra etmeyi; bilgi edinmekten çok dünyaya müdahale etmeyi ifade eder. Burada kelimenin merkezinde eleştirel çözümleme değil, performatif bir güç vardır. Okuma, yalnızca zihinsel bir faaliyet değil; sözün etkisine dayanan kültürel bir eylemdir.

İşte tam bu nedenle Türkçede okuma fikri çift yönlü bir karakter taşır. Bir tarafta düşünmeyi, sorgulamayı ve anlamayı çağırır; diğer tarafta kutsallık, ritüel ve otoriteyle ilişki kurar. Aynı fiilin hem kutsal metin tilavetini hem de eleştirel düşünceyi ifade etmesi, toplumun zihinsel dünyasında ilginç bir gerilim üretir. Çünkü kutsal olanı “okumak” ile felsefi, edebi ve bilimsel bir metni “okumak” aynı dilsel zeminde buluştuğunda, okuma eylemi hem güçlü hem de potansiyel olarak tehlikeli bir faaliyet gibi algılanabilir. Belki de bu yüzden toplumda sıkça duyulan “Çok okursan kafayı yersin.” sözü yalnızca sıradan bir uyarı değildir. Bu ifade, okumanın insanı dönüştüren, hatta alışılmış düşünce sınırlarının dışına çıkaran bir faaliyet olduğuna dair kültürel sezginin izlerini taşır. Çünkü gerçekten de derin okuma insanı değiştirir: İnançlarını sarsabilir, dünyaya bakışını dönüştürebilir, insanı ait olduğu düşünsel konfor alanından çıkarabilir. Dolayısıyla okuma, kültürel bilinçte bir yandan saygı duyulan bir güç, diğer yandan da kontrol edilmesi gereken bir tehlike gibi konumlanır.

Türk kültüründe bilgi tarihsel olarak büyük ölçüde sözlü yollarla aktarılmıştır. Sohbet, anlatı, vaaz, gündelik konuşma… Bunlar sadece iletişim biçimleri değil, aynı zamanda sözlü kültürün bilgi üretim ve aktarım yollarıdır. Yazılı kültür ise daha sınırlı bir alanın pratiği olarak kalmıştır. Sözlü kültürün güçlü olduğu bir toplumda, yazılı kültür neden zor yerleşir? Çünkü bu iki kültür farklı zihinler üretir. Sözlü kültür akışkandır; anlık kavrayışa dayanır. Yazılı kültür ise durmayı, geri dönmeyi, refleksiyonda bulunmayı, yalnız kalmayı gerektirir. Okumak, aslında bir “yalnızlık pratiği”dir. O halde sormak gerekiyor: Yalnız başına düşünmek, bizim alışkanlıklarımızın neresinde duruyor?

Kültür söz konusu olduğunda, toplumsal aktarım meselesi de burada kritik bir önem kazanır. Bir çocuk düşünelim: Evde kimse kitap okumuyor, kitaplar üzerine konuşulmuyor, herhangi bir düşünsel merak gündelik hayatın parçası hâline gelmemiş. Bu yüzden şu soruyu sormak gerekir: Okuma alışkanlığı gerçekten “öğretilen” bir şey midir, yoksa daha çok yaşanarak, görülerek ve model alınarak mı kazanılır? Çünkü çocuk yalnızca söyleneni değil, yaşananı öğrenir. “Kitap oku” denilen ama eline hiç kitap almayan bir yetişkinin etkisi sınırlıdır. Buna karşılık kitaplarla yaşayan, okudukları üzerine konuşan, merak eden insanlarla büyüyen bir çocuk için okuma, doğal bir hayat pratiğine dönüşebilir. Aslında kültür dediğimiz şeyin temelinde tam da bu görünmez aktarım mekanizması yatmaz mı?

Kültürel zemine yönelince, kültürü yeniden üreten eğim sistemine bakmak de kaçınılmazdır. Eğitim sistemimizde okumak çoğunlukla sınavla ilişkilidir. Metin, anlamak için değil, doğru cevabı bulmak için okunur. Bu da okuma ile düşünme arasındaki bağı zayıflatır. Ama burada daha somut bir tablo vardır: Üniversite öğrencisi, hocasının önerdiği kitap listesini alır ama çoğu zaman tamamını okumaz. Hatta çoğu öğrenci, “Nasıl olsa sınavda çıkmaz.” diyerek metinle temasını minimumda tutar. Üniversite düzeyinde bile önerilen kitaplar okunmuyorsa, okuma kültürü nerede oluşacaktır? Daha ileriye giderek şu soruyu da sorabiliriz: Üniversite hocaları birbirinin yazdıklarını gerçekten okuyor mu? Çoğu zaman bir makale ancak atıf yapılacaksa açılır; bir kitap ise akademik zorunluluk doğurduğunda gözden geçirilir. Oysa düşünsel hayatın gelişebilmesi için okuma, yalnızca “işe yarayan bilgiye ulaşma” faaliyeti olmamalıdır. Akademik dünyanın kendisi bile giderek performans, yayın sayısı ve atıf ölçütleri etrafında şekillendikçe, metinle kurulan ilişki de araçsallaşmaktadır. Böyle bir ortamda okuma, düşünceyi derinleştiren bir karşılaşma olmaktan çıkıp, çoğu zaman akademik üretimin teknik bir aşamasına dönüşmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca toplumun kitap okumaması değildir. Daha temel sorun, okumanın zihinsel ve kültürel anlamının daralmasıdır. İnsanlar metinle uzun süre birlikte yaşamak, düşünmek, tartışmak ve dönüşmek için değil; sınav geçmek, ödev hazırlamak, alıntı yapmak ya da hızlı bilgi edinmek için okumaktadır. Böyle olunca da okuma kültürü, hayatın merkezinde yer alan bir düşünme pratiği hâline gelememektedir.

Diyeceksiniz ki, kitap çok pahalı, öğrenciler alamıyor. Ekonomik ve yapısal faktörler elbette işin içindedir. Kitap fiyatlarının giderek arttığı bir ortamda, okuma bir “lüks” hâline gelir. Bir öğrenci için birkaç kitabın toplam maliyeti ciddi bir yük oluşturabilir. Ama burada yine kritik bir soru vardır: Kitap pahalı olduğu için mi okunmaz, yoksa zaten okunmadığı için mi pahalı görünür? Yani mesele gerçekten ekonomik mi, yoksa önceliklerle mi ilgilidir?

Dijital kültür bu tabloyu daha da karmaşık hâle getirir. İnsanlar bugün aslında sürekli bir şeyler okumaktadır: mesajlar, bildirimler, sosyal medya gönderileri, yorumlar, başlıklar, kısa videoların altyazıları… Fakat bu okuma biçimi çoğu zaman derinleşme üretmez. Çünkü burada metinle uzun süreli bir ilişki kurulmaz; dikkat sürekli başka bir uyaran tarafından bölünür. Okuma, düşüncenin yavaşlayıp yoğunlaştığı bir faaliyet olmaktan çıkar; hızlı tüketilen bilgi parçalarının akışı hâline gelir. Bu bakımdan dijital okuma, bir anlamda sözlü kültürün yazıya bürünmüş biçimi gibidir; hızlı, parçalı, geçici ve anlık tepkiye dayalıdır.

O hâlde mesele yalnızca “insanlar okumuyor” demek değildir. Belki de daha doğru soru şudur: Biz gerçekten okumuyor muyuz, yoksa yalnızca yüzeysel bir okuma biçimine mi hapsolduk? Çünkü günümüz insanı tarihte hiç olmadığı kadar çok metne maruz kalmasına rağmen, aynı ölçüde derin düşünme pratiği geliştiremiyor. Çok sayıda metin tüketiliyor ama az sayıda metin üzerinde duruluyor. Oysa gerçek okuma, yalnızca gözün satırlar üzerinde hareket etmesi değildir; metnin zihinde yankı bulması, insanın kendisiyle konuşmaya başlamasıdır. Bir kitabın ardından düşüncenin değişmesi, soruların çoğalması, hatta insanın kendi kanaatlerinden şüphe etmesi gerekir. Bugün eksik olan şey belki de bilgiye erişim değil, metinle kurulan derin dikkat ilişkisidir. Bu nedenle okuma kültürü tartışması, yalnızca kaç kitap okunduğu meselesi değildir. Asıl mesele, nasıl okuduğumuzdur. Çünkü yüzeysel okuma yaygınlaştıkça, düşünce de giderek parçalı, sabırsız ve kısa vadeli hâle gelir. Belki de çağımızın en büyük problemi cehalet değil; derinlik kaybıdır.

Daha derine indiğimizde mesele giderek bir “anlama” problemine dönüşür. Türkiye’de insanlar bazen gerçekten okur; kitap satın alır, sayfaları bitirir, hatta belirli bir okuma temposu da oluşturur. Fakat buna rağmen okunan şey çoğu zaman zihinsel bir dönüşüm üretmez. Çünkü okuma, düşünmeye dönüşmez. Metinle karşılaşılır ama metnin içine girilmez; cümleler görülür ama onların kurduğu düşünce yapısı üzerinde durulmaz. Oysa gerçek okuma, metni pasif biçimde tüketmek değildir. Tam tersine, onunla mücadele etmektir. Bir düşünceyi anlamaya çalışmak, ona itiraz etmek, yeniden yorumlamak, kendi deneyimimizle karşılaştırmak… Bazen bir paragraf üzerinde uzun süre durmak, bir cümlenin neden öyle kurulduğunu sorgulamak gerekir. Gerçek okuma, insanın yalnızca bilgi edinmesi değil, kendi zihninin sınırlarını fark etmeye başlamasıdır.

Bu nedenle şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Biz okurken gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa yalnızca sayfaları mı geçiyoruz? Çünkü bir kitabı bitirmek ile onu anlamak aynı şey değildir. Hatta bazen yavaş okuyan ama düşünen biri, hızlı okuyan birinden çok daha derin bir ilişki kurabilir metinle. Günümüzde ise hız neredeyse bir erdeme dönüşmüş durumdadır. Daha çok kitap bitirmek, daha çok içerik tüketmek, daha kısa sürede daha fazla bilgi edinmek… Fakat düşünce çoğu zaman hızla değil, yavaşlıkla gelişir. İnsan bazı fikirlerin içinde beklemeyi öğrenmeden, o fikirler zihinde gerçek anlamda kök salmaz.

Belki de bugün eksikliğini hissettiğimiz şey tam olarak budur: Metinle sabırlı bir ilişki kurabilmek. Çünkü düşünce, ancak insan okuduğu şey karşısında durmayı, oyalanmayı ve zihinsel emek vermeyi kabul ettiğinde derinleşir.

Bütün bu nedenleri bir araya getirdiğimizde tablo daha net hâle gelir. Türkiye’de okuma kültürünün zayıflığı tek bir nedene indirgenemez. Eğitim sistemi, ekonomik koşullar, dijital alışkanlıklar, aile yapısı, tarihsel miras, akademik ortamın niteliği, okumanın ne olduğunu bilmeme… Bunların hepsi birbirine eklenir. Fakat bütün bu katmanların altında daha temel bir mesele yatar: Okumanın toplumsal anlamı.

Eğer okuma hâlâ büyük ölçüde “ders çalışmak” olarak görülüyorsa; çok okuyan biri zaman zaman “abartılı”, “fazla dalgın” ya da “hayattan kopuk” sayılıyorsa; üniversite öğrencisi bile önerilen kitapları okumuyorsa; kitap fiyatı gerçek bir ekonomik sorun olmanın ötesinde kültürel bir bahaneye de dönüşüyorsa; “okumak” aynı anda hem dua etmeyi, hem ezberi, hem ritüeli, hem de eleştirel düşünmeyi ifade ediyorsa, o zaman yalnızca istatistiklerin değişmesi gerçek bir dönüşüm yaratabilir mi?

Belki de bu yüzden en başa dönmek gerekir. Bütün bu verilerden, gözlemlerden ve gündelik deneyimlerden sonra yeniden şu basit ama zor soruyu sormalıyız: Biz neden okuruz? Sınav geçmek için mi? Kültürel statü kazanmak için mi? Zaman geçirmek için mi? Yoksa gerçekten düşünmek, anlamak, kendimizi dönüştürmek ve dünyayı başka türlü görebilmek için mi?

Okuma kültürü meselesi, son kertede kitap sayısından çok, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyle ilgilidir. Eğer okuma insanın iç dünyasını genişleten, düşüncesini derinleştiren ve onu dönüştüren bir faaliyet olarak görülmezse, kütüphaneler çoğalsa da, yayınevleri artsa da, istatistikler yükselse de köklü bir değişim gerçekleşebilir mi?

Bu nedenle asıl dönüşüm, belki de ancak şu soruya verilen cevabın değişmesiyle başlayacaktır: İnsan neden okur?