‘Geri zekâlı’, ‘hıyar’, ‘namussuz’, ‘eşek’ gibi çeşitlemeleri de bulunan anekdotun en eski kaydı, Vakit Gazetesi’nin 1933 yılında basılan 5718. sayısının Eğlenceli Yazılar bölümünde “Meclisin Yarısı” başlığıyla yer alıyor:
Komşu devletlerden biri vardır ki, mebusan meclisi hemen her gün birçok münakaşalara, kavgalara, dil, el, ayak hücumlarına şahit olur. Birbirlerine muarız fırkalar azası içinde işitilmemiş, keşfedilmemiş kelime kullananlar vardır. Bunlardan biri geçenlerde kürsüye çıkarak bütçe müzakeresi sırasında ekseriyet fırkasına şiddetle hücuma kalkmış. Fakat diğer aza tarafından susturulunca kızmış: “Bu meclisin yarısı hayvandır!” diye haykırmış. Gürültü, patırtı arasında mebusu kapı dışarı etmişler. Ertesi gün reis meclise tarziye vermesi lazım geldiğini söyleyince mebus kabul etmiş ve tekrar kürsüye çıkarak tarziye vermiş: “Efendiler, dün hiddetle yanlış bir cümle sarf ettim, bu cümleyi tashih ediyorum: Bu meclisin yarısı hayvan değildir.”(Akt. teyit.org)
‘Aptal’ versiyonu da İsveç’in Uppsala şehrinin bir kasabasında belediye meclisine dayanan bu hikâyede mebusun meclisin yarısına hakaret ettiği ama mebusanın bir yarısının hakaret cümlesini, diğer yarısının da “özür” cümlesini üzerlerine almayarak susması; dilin kullanımında söyleyen ile dinleyen ilişkisinin kurulma biçimindeki sorundan kaynaklanıyor. Sözün söylendiği muhatabın belirtilmemesi yol açıyor bu soruna. Bu biraz “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” durumuna benziyor.
***
Sözün ortaya söylendiği durumda gerçek muhatabına ulaşamayacağı ve iletişimin tamamlanmayacağını anlatan berrak örneklerden biri de dilimizin bu “Kızım sana söylüyorum…” deyimi. Dilsel iletişimi bambaşka bir biçimde sürdüren deyimin dolaylı (imalı) anlatımını, vurdumduymazlar için, dilin edimbilimsel (pragmatik) özelliğiyle açıklamak gerekiyor. Gerekiyor ki siyasal söylem faillerinin, dil aracılığıyla muhataplarını nasıl manipüle ettiği anlaşılsın. Sözün görünen anlamı ‘kız’a veya meclis üyelerinin bir yarısına, örtük anlamı (ima) ise güçlenerek ‘gelin’e veya meclisin diğer yarısına yöneliyor çünkü!
Bu tür bir iletişim, İngiliz filozof Paul Grice’in (1913-1988) tanımladığı, konuşmanın rasyonel ve iş birliğine dayalı bir süreç olduğu temel düşüncesini açıklayan ‘konuşmaya dayalı sezdirim’ kuramı (conversational implicature) için tipik bir örnek oluşturuyor. Biçimsel olarak bir hitap gibi görünen deyim, edimbilimsel analizle ‘eleştirme, uyarma, davranış düzenleme eylemlerinden birini gerçekleştiriyor; yani söylenen ile yapılanın aynı olmadığı görülüyor. Oysa Goffman’ın iletişimde ‘yüz yaklaşımı’nı benimseyen Brown ve Levinson’un nezaket kuramı çerçevesinde doğrudan eleştiri, yüzü tehdit eden hareketken, dolaylı söylem yüzü bu tehditten kurtarıyor. Deyimin söyleyeni, açık çatışmadan kaçınarak aile içi hiyerarşiyi ve ilişkileri koruyor. Söylemde ‘hedef kaydırma’yla kız biçimsel, gelin gerçek muhatap oluyor.
Kültürel ve toplumsal bağlamda deyimin işleyebilmesi, aile içi rollerin ve gelin–kaynana ilişkisinin kültürel kodlarının bilinmesini gerektiriyor. Dilin ‘bağlam bağımlılığı’nın güçlü bir örneğini oluşturan deyimin örtük anlamı sözlükten değil, ortak kültürel bilgiden çıkarılıp herkes için anlaşılır oluyor. Böylece dilin hem iletişim kurma hem sorumluluktan kaçınma işlevini yerine getiriyor. Bu, dilin yalnızca ne söylendiğiyle değil, kime söylendiğinin anlaşılmasıyla da işlediğini gösteriyor. Dil, çoğu kez anlamı doğrudan iletmeyip anlayabilecek olana bırakıyor. Bu yönüyle ‘Kızım sana söylüyorum…’ deyimi, Türkçede sözün yüzey anlamı ile örtük anlamı, görünen muhatap ile amaçlanan muhatap arasındaki farkı anlatan bir ders kitabı niteliği kazanıyor.
***
“Bu meclisin yarısı…” anekdotuna dönecek olursak, özellikle ‘siyaset dili’nin örtük anlam, sorumluluktan kaçınma ve iktidar stratejileriyle karşılaşıyoruz. Hikâye, sözün yalnızca bir espri ya da zekice söylenmiş bir laf değil, klasik bir siyasal söylem tekniği olduğunu gösteriyor. Siyaset dilinin temel özelliklerinden biri, sözü açık söyleyememek. Bu dil, hukukî sorumluluk (suçlama, hakaret, dava riski), siyasal sonuçlar (kriz, tepki, ittifak bozulması) ve iktidar ilişkileri (Kim, kime neyi söyleyebilir?) gibi nedenlerle tam açık işlemiyor. Bu yüzden siyasal söylem, çoğu zaman ima ediyor, genelliyor ve muğlaklaştırıyor. Söz konusu anekdot, dilin bu üç işlevine işaret ediyor.
Genelleme stratejisi “meclisin yarısı”yla suçlamayı buharlaştırıyor; diğer yarısı olmadığı gibi, tek tek adlar da yok, dolayısıyla somut kanıtlar da… Suçlama buharlaşıp dağılmış ama hedefi belirsiz bırakılmış, ağır bir ahlaki itham ortada öylece duruyor. Üstelik ifade, muhatabı kurduğu tuzakla iki seçenekli bir çıkmaza sokuyor: İtiraz edersen, suçlanan o ‘yarı’dasındır; sessiz kalırsan diğer yarıda… Bu, siyaset dilinde retorik bir kapandır ve aynı mekanizma, deyimdeki “gelin” figüründe de iş başındadır. Hedefin ‘gelin’ olan adı konmuyor ama o kendini muhatap hissediyordur mutlaka; meclis anekdotundaysa zaten herkes potansiyel gelin ama kimse o konuma düşmek istemiyor! Siyaset dilinde muhatap çoğu kez konuşmacı tarafından değil, dinleyici tarafından üretiliyor.
’Makul inkâr edilebilirlik’ (plausible deniability) de sorumluluktan kaçmak için kritik ilke, konuşan her zaman “Ben kimseyi kastetmedim.” deme olanağına sahip. Siyaset dili, çoğu zaman etik sorumluluğu söyleyenden alıyor ve dinleyene yüklüyor. Nihayet meclis üyelerinin yarısı suçlandığı halde, konuşan hukukî ve siyasal sorumluluktan kurtuluyor. Bu durum, Hannah Arendt’in “kamusal suçluluk” kavramıyla uyumlu görünüyor; zira ona göre suç, açıkça söylendiğinde değil, ima edildiğinde içselleştiriliyor.
Öte yandan bu tür söylemler konuşanın cesaretine, muhalifliğine ve ahlaki üstünlüğüne de göndermede bulunuyor. Konuşan, kimin konuşamayacağını belirliyor; itiraz edilemiyor, çünkü itiraz bu noktada dilsel ve siyasal olarak dezavantaj yaratıyor. Özetle bu dilde söz dolaylı, muhatap belirsiz, anlam örtükken etki güçleniyor, sorumluluk düşüyor. Dolayısıyla “Bu meclisin yarısı…” hikâyesi, siyaset dilinde söylenmiş bir “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” deyimi oluyor.
***
Analizi güncel siyasal söylemlerin tipik örnekleriyle genişletmek kolay, “Kızım sana söylüyorum…” mantığının çağdaş siyasette nasıl sistematik bir söylem tekniğine dönüştüğünü anlamak olanaklıdır. Örnekleri biz de belirsizlik üzerinden çalışan siyaset diline uygun olarak, somut kişi hedefi göstermeden söylem kalıpları üzerinden ele alabiliriz. Bunlardan biri, “Bazıları…” ile başlayan kalıplardır. Burada söz konusu olan, belirsiz bir özneyi silah olarak kullanmak: “Bazıları bu milletin değerleriyle sorunlu.” örnek söylem kalıbının yüzey anlamından kim olduğu belirtilmeyen grubun, örtük anlamından muhalifler, eleştirenler, gidişten rahatsız olanlar olduğu anlaşılıyor; bunlar deyimin ‘gelin’lerdir! Suçlama var, muhatap yoktur; itiraz eden, doğallıkla o “bazıları”na katılacaktır. Bu, meclis anekdotundaki ‘yarısı’ ile aynı genelleme stratejisidir.
“Millet biliyor…” kalıbı da muhatabı halkın vicdanına havale ediyor. “Kimin ne yaptığını millet biliyor.” söyleminin yüzeyinde somut bilgiye dayanan bir iddia bulunmuyor, örtünün altında suçlama ima ediliyor ama ortaya bir kanıt konmuyor. Adı anılmayan ama “ne yaptığı bilinen” kişi ya da kişiler ‘gelin’ oluyor! Bu kez “Ben söylemedim, sen öyle anladın.” mantığı muhalif kitle ölçeğine taşınıyor. “Herkes kendini biliyor…” kalıbı ise ahlaki suçlamayı içselleştirme eğilimi gösteriyor. Masum bir genelleme gibi görünen söz, anlam şemsiyesinin altına sessiz kalan, itiraz etmeyen, savunmaya geçmeyen ‘suçluları’, yani ‘gelinleri’ topluyor. Bu kez siyaset dili, suçlamayı dışarıdan değil, içeriden kuruyor; bu da mecliste sözü üzerine alınmayan üyelerin “masumiyet” mantığıyla örtüşüyor ve “Biz kimseyi kastetmedik.” ile ‘makul inkârı’ güncelliyor.
Tepki sonrası söylem kalıbı ise beklendiği gibi “Biz kimseyi hedef almadık.” biçiminde geliyor. Bu kez de yüzeydeki anlam geri çekilirken örtük anlam sorumluluğu silmekle birlikte sözü geçerli kılmayı sürdürüyor. Bunun siyaset dilindeki anlamı suçlamanın geri alındığı değil, askıya alındığıdır; yani “Ben gelini kastetmedim, kıza söyledim.” kıvırması ama bu sefer de ortalıkta kız falan görülmüyor!
“Milletin değerlerine hakaret edenler” kimlik üzerinden belirsiz bir suçlama; örnek kalıbı da “Milletin kutsallarına saldıranlara izin vermeyiz.” biçimindedir. İfadenin yüzeydeki anlamı, değerlerin korunması, alttaki anlamıysa otorite eleştirisinin milletin değerlerine saldırganlık olduğunun tehdit yoluyla ilanıdır. Kendini bu eleştirinin hedefinde görenler ‘gelin’ olurken, söylemin siyaset dilindeki işlevi tartışmayı ahlakileştiriliyor ve böylece eleştiriler meşruiyet dışına itiliyor.
Anlaşılıyor ki deyimin açık muhatabı kız, gerçek muhatabı gelin, söylem türü dolaylı, tepki sessizlik ve etki itaattir. Meclis anekdotunda muhatap kendini suçlu hisseden mebusan, söylem genelleyici, tepki yarısından itiraz, etki diğer yarısında meşruiyet; güncel siyasette aynı sıra herkes, muhalefet/eleştiren, muğlak-popülist, savunmadan kaçınma ve baskı/hizalanmadır. Yani güncel siyasette ‘gelin’le konuşmak genel suçlama, örtük anlam, tepkisizlik ve sessizlik üretiyor. Dolayısıyla “Bu meclisin yarısı…”, geçmişe ait bir hikâye değil; bugünün siyaset dilinin mantığı oluyor!
***
‘Gelin’le konuşma algoritmasını, açık söyleyememenin estetik örnekleri olan medya dili ve manşet mantığında görmek de olanaklı; çünkü medya dili de “ikincil bir iktidar dili” gibi işliyor. Ancak o, siyasetinkinden daha hızlı ve çarpıcı olmak zorunda. Daha fazla hukuki riskle karşı karşıya olduğundan açık suçlamadan kaçınıyor ama yüksek etki üretiyor. Manşet, burada sadece haber özeti değil; örtük anlamın yoğunlaştırılmış biçimini iletiyor. Her gün “Bazı isimler şaibeli”, “Tepki çeken açıklama”, “Gündemi sarsan iddia”, “Kulislerde konuşulanlar” gibi tipik manşet kalıplarına maruz kalınıyor. Ortada suçlama var, fail yok! Manşetteki “bazı şaibeliler”, “meclisin yarısı”, haberi okuyan ve “Acaba beni mi kastediyor?” diye düşünense ‘gelin’ oluyor!
Medya çoğu zaman toplum için yapılandırılmış yargı atmosferi yaratıyor. Örneğin “Kamuoyunda rahatsızlık yaratan açıklama” manşetinde rahatsız olan kim, neden ve nasıl rahatsız olduğu bilinmiyor ama alıcı, manşetin amacı olan “Ortada yanlış bir şey var.” hissine kapılıyor. Bu, deyimdeki “Ben kızımla konuşuyorum.” savunmasının medyadaki karşılığı. Manşet imalı, sert ve kaba; buna karşılık haber metni yumuşak, dengeli, hukuken sorunsuz kurgulanarak bilinçli bir ikilik yaratılıyor. Örneğin algının “Skandal sözler!” biçiminde yönlendirildiği manşet kalıbında hukuksal çerçeve, metinde “Bazı çevreler tarafından eleştirildi.” biçiminde geliştirilerek korunuyor. Tabi bu habere seçilen fotoğraf, kadraj, mimik gibi görsel dil de eşlik edince, örtük suçlama güçleniyor ve siyasetteki ‘makul inkâr edilebilirliğin’ medyadaki versiyonu ortay çıkıyor. Bir siyasetçinin donuk bir fotoğrafının yanındaki “Tepki çeken açıklama” başlığının anlamı, “Bir şey yanlış, ama biz söylemiyoruz.” oluyor! Söylemeye de gerek kalmıyor zaten, ‘gelin’ bunu görsel sezgisiyle anlıyordur kuşkusuz!
“Millet tepkili”, “Halk öfkeli”, “Vicdanlar yaralı” gibi popülist medya manşetleri, haber değil, ahlaki konumlanma üretiyor. Okura ya bu öfkenin yanında ol ya da o ’gelin’ ol seçenekleri sunularak nesnellik alanı daraltılıyor. Dahası medya-siyaset ortaklığı bir anlam zincir yaratıyor: Siyaset “Bazıları yanlış yapıyor.”, medya “Tepki çeken açıklama.” diyerek muhatabı belirsizleştirip yasal itirazın önünü kesiyor. Böylelikle medya dili örtük suçlamayı hızlandırıyor, yaygınlaştırıyor, görselleştiriyor ve normalleştiriyor…
Siyaset dilinin “meclisin yarısı” ve “halkın gelinleri”ne seslenen mekanizması, medyada 24 saatlik “son dakika” döngüsünde sürekli ve yeniden üretiliyor. Bu söylemin iletişim biçimiyle kıskıvrak yakalanan meclis ve toplum, çeyrek yüzyıldır bir cenderenin içinde kıvranıp duruyor!