Tarih; savaşları kazanan generallerin, tahta çıkan hanedanların, devlet kuran liderlerin kanlı altınlarıyla bedeli ödenmiş hikâyelerini anlatır çoğu zaman. Oysa insanlığın gerçek tarihini; ezilmiş, yok sayılmış, yaşamıyla ölümü arasında bir fark olmayanlar yazar. Bıçağın kemiğe dayandığı o noktadır mücadelenin fitilinin ateşlendiği. Sosyolojide Domino Etkisi olarak tanımlanan bu olay ile değişim ve dönüşüm başlar. Kimyasal, ardışık zincirleme reaksiyonlar gibi biri diğerini tetikleyerek geniş çaplı toplumsal ve evrensel değişimlere yol açarlar.
Spartaküs'ün zincirlerini kırmasından, kölelik karşıtı mücadelelerden sanayi devrimiyle birlikte fabrikalarda madenlerde ömürlerini tüketenlerin direnişine kadar dişiyle, tırnağıyla, kanıyla bedeli peşin ödenmiş hakları simgeler 1 Mayıs.
1800'lerin ortasında bir işçi özellikle de bir çocuk ve kadın iseniz hayatınızın hiçbir önemi yoktu. Sabahın alacakaranlığından gecenin zifiriliğine çalışıp şanslıysanız bir ekmek parası kazanabilirdiniz. Burada kastettiğim ekmek parası geçiminizi sağlayacak günlük ücret değil bir adet ekmek bedelidir. Günün 15 - 16 saatini bir kuru ekmek için harcarken sakat kalmaz, ölmez iseniz gün sonunda ödülünüze kavuşabilirdiniz. Şirketler maliyet masrafını yok deneek kadar az miktara düşürdüğünden eşi görülmemiş bir hızla büyürken, iş kazasında ölen işçinin ailesinin hakkını savunacak bir yasa, çalışanın şartlarını düzenleyebilecek bir sendikası yoktu. Grevin hak değil, örgütlenmenin isyan sayıldığı bir dönem.
Böyle bir süreçte ilk tepki beklenmedik bir yerden geldi: Avustralya. Melbournelü duvarcılar, 1856'da işi bıraktı ve bir iş günü için sekiz saatlik çalışma talep etti. Kazandılar. Melbournelü duvarcıların kazandığı bu zafer direnç gösterildiğinde bir şeylerin mümkün olduğunu gösterdi. Duvarcılardan taş ustalarına, madencilerden demiryolcularına kadar pek çok işçi aynı taleplerde bulunmaya başladı. Amerika'da kısa sürede kitlesel bir güce dönüşen; Büyük Britanya'dan, İrlanda'dan, Almanya'dan, Çin'den gelen göçmen işçilerle kendi ülkelerindeki mücadele deneyimleriyle çığ gibi büyüyen hak arayışı 1864'te Marx ve Engels'in öncülüğünde kurulan Birinci Enternasyonal ile omurga kazandı. 1881'de yarım milyon işçiyi temsil eden Örgütlü Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu, sekiz saatlik iş günü mücadelesini tüm ülkeye yaydı. İşçi sınıfı örgütleniyordu. Ve sonunda o gün geldi.
1 Mayıs 1886 Chicago' da yaklaşık üç yüz elli bin işçi greve başladı. Yalnızca bir şehirde değil, Amerika'nın dört bir yanında hayat durdu. Tarih, işçi sınıfının bu denli örgütlü ve kararlı bir tepkisine ilk kez tanıklık ediyordu. Talepleri netti: insanca sekiz saat çalışmak, sekiz saat dinlenmek, sekiz saat de kendi yaşamını yaşamak.Bu durum o günün dünyasında, düzenin temellerini sarsıyordu. Kendilerini zamanın sahibi zanneden erkler, her dönemde yaptıklarını yaptılar ve şiddete başvurdular. Greve çıkan kırk bin tekstil işçisine saldırılar düzenlendi. Sekiz saatlik iş günü için direnen bin dört yüz işçi kapının önüne konuldu. Grev kırmak için sokak çeteleriyle anlaşıldı; bu çeteler bir yandan işçilere saldırırken öte yandan grev kırıcılığı yaptı. Polisin işçilerin üzerine ateş açmasıyla dört kişi hayatını kaybetti. Haymarket Meydanı'nda gerginlik doruk noktasına ulaştığında, kalabalığın içine atılan bir bomba ortalığı savaş alanına çevirdi. Kim attı, neden atıldı, bilinmez. Ama mahkemeler kimleri yargılayacağını çok iyi biliyordu. Sekiz işçi idam cezasıyla yüz yüze geldi. Albert Parsons, Adolph Fischer, George Engel, August Spies ve diğerleri; tek suçları işçilerin örgütlenmesine öncülük etmekti. 1887'de dört yiğit idam sehpasına çıkarıldı. Albert Parsons' a son kez ayağa kalktığında özür dilerse affedileceği söylendi. Boyun eğmedi: "Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu" dedi yargıçlara. "Eğer asılırsam, cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım." August Spies ise kehanet gibi konuştu: "Burada bir kıvılcımı ezebilirsiniz. Ama şurada, burada, arkanızda, önünüzde, her yerde alevler yükselecek. Bu gizli bir ateştir. Asla söndüremezsiniz." Cenaze törenlerine yüz binlerce insan katıldı.
1889'da Paris'te toplanan İkinci Enternasyonal, bu kanla yazılmış tarihi tüm dünyaya taşıdı. 1890'dan itibaren her yıl 1 Mayıs, "Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü" olarak kutlanacaktı. Ve öyle de oldu. Farklı dillerde, farklı coğrafyalarda, ama aynı özlemle tutuşan insanlar meydanlara çıktı. Enternasyonal ezgisi farklı aksanlarla ama aynı yürek yangısıyla yükseldi.
Türkiye'deki 1 Mayıs tarihi ise hem bu evrensel mirasın bir parçası hem de kendine özgü acıların ve direncin hikâyesidir. Anadolu'da ilk kutlama 1905'te İzmir'de gerçekleşti. İstanbul'da ise 1910'da. 1920'de işgal altındaki İstanbul'da, hem Osmanlı hükümetinin hem de yabancı kuvvetlerin baskısına karşın işçiler sokağa çıktı; ellerinde "Bağımsız Türkiye" yazılı pankartlar taşıdılar. Bu görüntü, salt bir emek talebinin ötesinde bir anlam taşıyordu: onurun, varoluşun, bu toprağa ait olmanın ilanıydı. 1921'de İstanbul'un hemen tüm işçileri o günü kutladı. 1923'te grevler patlak verdi; sekiz saatlik iş günü, hafta tatili, serbest sendika hakkı, 1 Mayıs'ın resmi bayram olarak tanınması talep edildi. Pek çok işçi tutuklandı. 1924'te bildiri dağıtanlar yine gözaltına alındı.
Sonraki on yıllarda yasaklar birbiri ardına geldi. 1925'teki Takrir-i Sükûn Kanunu ile kutlamalar neredeyse imkânsız hale geldi; ancak yıllarca gizlice yaşatıldı bu gün.
1935'te 1 Mayıs "Bahar ve Çiçek Bayramı" adıyla içi boşaltılmaya çalışıldı. 1960 sonrasında da baskılar sürdü; 24 Temmuz, işçi bayramı olarak dayatılmak istendi. Her girişim geri tepti. Oysa bir gerçeği yasaklamak, o gerçeği ortadan kaldırmıyordu.
1976'da Taksim Meydanı tarihinin en kalabalık 1 Mayıs'ına sahne oldu. DİSK'in öncülüğünde dört yüz bin emekçi o alanı doldurdu. Bir yıl sonra, 1977'de, bu kez beş yüz bine yakın insan sabahın erken saatlerinden itibaren meydana akmaya başladı. İşçiler, emekçiler, öğrenciler, kadınlar, çocuklar; bayramlarına sahip çıkmış, coşkularını meydanlara taşımışlardı. Dönemin DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler kürsüde konuşurken, çevre binaların tepesinden kalabalığın üzerine ateş açıldı. Panik, izdiham, ölüm. O gün otuz yedi insan hayatını kaybetti, iki yüzden fazlası yaralandı. Bir bayram günü kâbusa döndü. Ama 1978'de yüz binler yine oradaydı; bu kez hem kendi özgürlükleri hem de bir yıl önce yitip giden canlar için.
1980 askeri darbesinin ardından 1 Mayıs yeniden yasaklandı. Ama tüm yasaklara rağmen iş bırakmalar, gizli toplanmalar, dağıtılan bildirilerle bu günün anısı belleklerden silinemedi. 1987'de, yedi yıllık zorunlu sessizliğin ardından bin kişilik bir grup 1 Mayıs şehitlerini anmak için Taksim'e yürümek istedi. Polis sadece milletvekillerinin araçla anıta ulaşmasına izin verdi. 1989'da Taksim'de toplanan kitleye saldırıldı; Mehmet Akif Dalcı adında bir işçi hayatını kaybetti. 1990'da da yürümek isteyenlere izin verilmedi; çıkan çatışmada genç bir üniversite öğrencisi, İTÜ'lü Gülay Beceren felç oldu. 1996'da Kadıköy'de toplanan yüz elli bin kişilik kalabalığa yine ateş açıldı; üç kişi daha bu ülkenin 1 Mayıs tarihine adını yazdırdı.
Tüm bu kan ve ısrar bir arada düşünüldüğünde, şu soruyu sormadan geçmek istemiyorum: Neden? Neden bu denli şiddetli bir korku? Sekiz saatlik iş günü için neden idam? Bir meydan için neden onlarca ölü?
Cevap basit ama ağır: Çünkü 1 Mayıs hiçbir zaman yalnızca çalışma saatlerine ve iş koşullarına ait bir tepki olmadı. Bu gün, zamanın ve emeğin kime ait olduğunu sorgulayan,ezilenlerin yalnızca araç değil, aynı zamanda amaç olduğunu, tarihin öznesi olduklarını haykırdıkları bir gün oldu. Ve bu ses, her çağda erkler ve dayattıkları sistemler için tehlike barındırmaktadır.
Spartaküs köleliğe karşı ayaklandığında, Jones Ana, çocuk işçiliğini durdurmak için Amerika'yı baştan başa yürüdüğünde, Parsons idam sehpasında başını eğmediğinde de o ses susturulamamıştır. Çünkü insanın içindeki adalet duygusunu, onur talebini, eşit ve özgür yaşama özlemini kökünden söküp atmak mümkün değildir.
Kapitalist sistem, tarihin hiçbir döneminde görülmemiş ölçüde geniş ve derinden ortaklaşmış bir sınıf yaratmıştır. Dili farklı, dini farklı, rengi farklı, yaşadığı kıta farklı; ama sömürülme biçimi, taşıdığı yük, sahip olmadığı zaman aynı olan milyarlarca insan. Bu ortaklık, beraberinde ortak bir mücadeleyi de doğurmuştur. 1 Mayıs bu mücadelenin en güçlü, en evrensel, en kalıcı simgesi olmuştur.
O ateş bugün de yanmaya devam etmektedir. Chicago'da idam sehpasına çıkan dört işçinin yaktığı, Melbournelü duvarcıların körüklediği, Taksim'de hayatını kaybeden otuz yedi insan beslediği... Ve her 1 Mayıs'ta alanlara çıkan, pankartını taşıyan, sesini yükselten ya da sadece o günün anlamını yüreğinde hisseden insanlar, o ateşi diri tutmanın mücadelesini vermektedir.
Geçmişten bugüne daha insanca bir yaşam uğruna fedakarlık eden dünya emekçilerine selam olsun.