MASUMİYETİN MÜZESİ

Edebiyat - Prof. Dr. Faik KANATLI

MASUMİYETİN MÜZESİ

Prof. Dr. Faik KANATLI[1]

.

Eserleri elliyi aşkın dile çevrilen Nobel ödüllü Orhan Pamuk’un 2008 yılında kaleme aldığı “Masumiyet Müzesi”, 13.02.2026’da televizyon dizisi olarak da okurunun ve dolayısıyla izleyicilerinin karşısına çıktı. Yayınlanmaya başladığı andan bu yana top 10’da kalmayı başaran dizi, beklentilerin çok ötesinde bir bulaşım şiddetine erişti. Bu bakımdan, romanların filme uyarlamalarında yapımcı ile yazar arasında görmeye alıştığımız kavgalara tanık olmadık. Özellikle romandan uyarlanan filmlerdeki başarısızlık, yapımcıya mal edilir ve karşılıklı suçlamalar mahkemelere kadar taşınırdı. Bu geleneği, Mutluluk romanının filmleştirilmesinde Zülfü Livaneli bozmuştu. Romanın kahramanlarına ilişkin tartışmalarda yapımcılardan yana tavır almıştı. Livaneli’nin sinemacı yanı gözetildiğinde bu tutumu anlaşılabilir. Ancak Pamuk’un dizide birkaç sahnede de olsa bizzat yer alması, dizinin bütün süreçlerine katıldığını ve dizinin bütün bileşenleriyle yakından ilgilendiğini gösteriyor, yani risksiz bir başarı değil bu.

.

Diziyi izledikten sonra yaklaşık 18 yıl önce okuduğum Masumiyet Müzesi romanını şimdiki ben olarak yeniden okudum. Elbette romanda daha önce görmediğim birçok şeyi fark ettim. Zaten okuduğumuz kitapları belirli aralıklarla yeniden okumamız gerekir ki, bizzat gelişimimize tanıklık edebilelim. Romanı okurken kendimi dizide, diziyi izlerken de romanda hissettim. Bu da özellikle diyalogların diziye çok iyi yansıtıldığını gösteriyor. Böylece müze ve romanı özdeşleştirmeyi hedefleyen ve bunu gerçekleştiren Pamuk, roman ve diziyi de bağdaştırmayı başarmış görünüyor. Romana, müzeye ve diziye ilişkin o kadar çok şey yazıldı ve söylendi ki; bizzat Orhan Pamuk’un söylemlerini de hesaba katarsak söylenecek yeni bir şey kalmadı sanki. Yine de bu yazı, simgeler deryası olan romana/diziye ilişkin simgeler üzerinden bir şeyler söylemeyi deniyor. Elbette romanın başlığının çağrışımlarına değinmek de kaçınılmazlaşıyor bu durumda.

.

Dizileştirilen roman; Kemal, Sibel ve Füsun arasındaki aşk üçgenini konulaştırıyor. Sibel nişanlısı Kemal’i kaybetmemek için her yolu deniyor. Kemal de Füsun’u yitirmemek için her şeyi göze alıyor. Ancak bu çabalar sonuçsuz kalıyor; Sibel Kemal’den, Kemal de Füsun’dan ayrılıyor. Füsun genç senaryo yazarı Feridun’la, Sibel de Kemal’in en yakın arkadaşı Zaim’le evleniyor. Sekiz yıl sonra Füsun Feridun’dan boşanıyor ve Kemal’le evlenemeden bir trafik kazasında hayatını kaybediyor. Füsun’nun dokunduğu tüm nesneleri toplayan Kemal, bunları kendi kurduğu masumiyet müzesinde sergiliyor.

.

Kısa özette görüldüğü gibi romanın konusu son derece tanıdık. Farklı sosyal sınıflardan iki kadın arasında kalan erkek veya iki erkek arasında kalan kadın defalarca öykülerde, romanlarda ve filmlerde anlatılaştırılmıştır. Peki, bu romanı ya da diziyi özgün kılan nedir? Romanın başlığından başlayarak bu soruya yanıt arayalım mı?

.

Masumiyet Müzesi bana, artık masumiyetin ancak müzede bulunabileceğini çağrıştırıyor, çünkü geçmişte kalanlar müzede sergilenir. Aşkın bütün gelgitlerine geniş yer veren Pamuk, yapıtında masumiyeti hemen hemen hiç sorgulamıyor, oysa masumiyet aşk kadar belirsizdir ve ancak ilişkinin olduğu yerde masumiyetten söz edilebilir. Zaten kaleme aldığı sonsözde (S.500) bir bakıma bunu itiraf ediyor:

.

“Ben romanımı yalnızca bir müze kurmak için değil, aşk dediğimiz duyguyu kendimce çözümleyebilmek için de kuruyordum… Masumiyet Müzesi her şeyden önce aşk hakkında bir düşünmedir.”

.

Anlaşılan Orhan Pamuk, toplumsal beklenti ve kabullerin aksine başkalarına zarar vermediği sürece aşk için yapılan veya aşkın yaptırdığı her şeyi masum görüyor. Böylece gülünç duruma düşmeleri ve gururun ayaklar altına alınmasını da aşka içkin olarak değerlendiriyor. Pamuk bununla yetinmiyor; Kemal’e aşk tanımı da (S. 406) yaptırıyor: “Aşk, Füsun karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken, ona bakan Kemal’in duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır.” Böylece Pamuk, aşkta koşulsuz bağlanmayı öne çıkarıyor. Bu tanıma göre, Kemal’in tek hayali “film yıldızı olmak” olan Füsun’la yaşadığı karşılıklı bir aşk mıdır? Başka bir söyleyişle, Füsun gerçekten Kemal’e âşık mıdır? Bu sorulara romanda ve dizide kesin yanıtlar yok. Belki de yapıtın başarısı, karakterlerinin bir şeyle yaftalanmaması ve yargılanmamasındadır.

.

Roman bir bakıma simgelerden oluşan bir deryadır. Romanda geçen simgeleri alt alta yazmak bile bu yazının kapsamını aştığı için birkaç simgeyi anmak ve açımlamakla yetineceğim. Simgeleştirmeyi; her hangi bir nesneye, bitkiye, hayvana veya insana kendisinde olmayan bir değeri veya anlamı yüklemek olarak tanımlayabiliriz. Burada kültür tarihinde simgeleştirmenin, insanın kendi hayatı üzerine düşünmesiyle başladığını söylemekle yetinelim.

.

Jenny Colon marka çanta romanı başlatan bir simgedir. Belki de çanta, bütün kadınlar için kullanım değerinin ötesinde bir anlam taşıdığı için her yerde bir simgedir. Kemal, ederine bakmaksızın Sibel beğendiği için ona Jenny Colon marka çantayı armağan etmek ister. Zaten armağanın değeri ona yüklenen anlamda saklı değil midir? Ancak Sibel, Kemal’in bunu düşünmüş olmasına değer yüklemek yerine, onun hakiki olup olmadığıyla ilgilenir. Sahte olduğunu gördükten sonra da onu iade etmeyerek ona değer yükleyebilirdi. Böylece Sibel, armağanı değeriyle değil, ederiyle ölçmüş oldu, oysa bir armağanın ederi arttıkça değeri azalır. Füsun ile Kemal arasındaki ilişki de, çantanın iade edilme sürecinde başlar. Kemal ile Sibel’in nişan töreninde, Füsun ile Sibel arasında çanta simgesi üzerinden (S.138) bir atışma yaşanır: “ Bence insanlar, taklit bir ürünü sahte olduğu için değil, ‘ucuza alındığı anlaşılabilir’ korkusuyla kullanmak istemezler… Kendi duygularına değil de, başkalarının ne diyeceğine önem veren insanlar vardır ya hani…

.

Çanta artık sosyal sınıf çatışmasını yansıtan ideolojik bir simgeye dönüşmüştür. Tıpkı romanın bir başka yerinde yer bulan Marlboro, Samsun ve Maltepe sigarası gibi. Kemal, Füsun’un etkisiyle Marlboro’yu bırakıp Samsun’a geçmekle sınıf değiştirmiştir adeta.

.

Merhamet Apartmanı ve anahtarı da romanda önemli işlevi olan iki simgedir. Kemal’in annesi anahtarı verirken yeni bir hayatın kapısının aralandığını biliyordu, çünkü bu filmi ikinci kez izliyordu. Baba ile oğulun aynı kaderi yaşamasından endişelense de merhametin anahtarını vermemezlik edemezdi. Merhamet Apartmanı, apartmanda merhameti gerektiren bir şeylerin yaşanacağını çağrıştırıyordu zaten. Toplumca günah, ama aşkın masum gördüğü eylemlere yardım ve yataklık edecekti Merhamet apartmanı.

.

Bizzat simge olan ‘12 Eylül’, başka simgelerle pekiştiriliyordu romanda. Sokağa çıkma yasakları, sık sık yapılan denetimler, her şeyin delici kesici alet olarak değerlendirilmesi, yasaklar, sansürler; 12 Eylül’ün değirmenine su taşıyordu. Özellikle ayva rendesinin delici kesici alet kategorisinde değerlendirilmesi, zamanın ruhunu çok iyi simgeliyordu.

.

Küpenin zaten birçok kültürde simgesel bir işlevi vardır. Küpenin tekini kaybeden Kemal’e Füsun’un tepkisi de simgeseldir. ‘Benim için bu denli değerli olan şeye sen neden değer yüklemiyorsun?’ tepkisidir bu aslında. Kemal daha pahalı küpeler hediye ederek bu sorunu çözmeye çalışmakla da daha büyük hata yapmıştır, çünkü o da değeri ederle karıştırmıştır. Romanın sonundaki kazanın nedeni de, Kemal’in Füsun’un küpelerini fark etmemesidir.

.

Sinema salonlarının adları ve çokluğu, Türk filmlerindeki klişeler, film izleme ritüelleri, gazoz, Banker Kastelli, Orhan Gencebay, Emel Sayın, Zeki Müren, Duvar yazıları, otel adları, Fenerbahçe, Film yapımcılarına ve rejisörlere ilişkin yargılar, TRT ve kapanış ritüeli, Zaman ve göstergeleri, ehliyet sınavı gibi simgeler; bir dönemin yaşama biçimini ve tüm alanlarını çok iyi yansıtıyor. Kemal Karpat’ın dediği gibi, bir milleti tanımak için onun tarihine değil, edebiyatına bakmak gerekir. Bu bağlamda Masumiyet Müzesi bir aşk romanı değil, bir dönemi bütün ayrıntıları ve renkleriyle yansıtan tarihsel bir yapıttır. Elbette roman diziden çok daha kapsamlıdır. Ama görselin çarpıcılığı ve kalıcılığını da unutmamak gerekir.

.

Kemal, Freud’un vurguladığı gibi toplumsal kabuller (Sibel) ile iç arzular(Füsun) arasında sıkışmıştır. Sibel mükemmelliğin iticiliğini, Füsun ise kusurlardaki güzelliği temsil ediyor sanki. Sizce?

.

[1] Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü Öğretim Üyesi.