“Nerede o eski bayramlar?” demeyecek kadar genç, “Iğğ, bu bayramlar çok cringe” diyemeyecek kadar yaşlıyım.
Analog çağın nimetlerinden faydalanmış, dijital çağın bağrında fink atmış bir X kuşağı üyesi olarak; fırsatını yakaladıkça hayıflanabilmenin tadını çıkarmayı varoluşsal hakkım diye düşünmekteyim. Hem bir kadın hem de nostalji batağına düşmüşlerin dişini kamaştıran 90'ların çocukluğunu yaşamış olmamın gururuyla...
Günümüzden bir buçuk çeyrek asır öncesi; hafta sonları ve resmî tatillerde özgürlüğün tadını çıkardığım zamanlar... Televizyon karşısında saltanat kayığımda sızıp kaldığım, yatağıma zorla giderken kutusundan bağrıma sığınan ruganlarım geldi aklıma. Bir elim üstünde sabahı uyur uyanık zor ettiğim arefe geceleri...
Karganın gözünü oğuşturduğu vakitte kalkıp bayram kahvaltısına halama gittiğimiz, canhıraş hazırlığa girişen anişkoma aldırmadan, ayna karşısında yaptığım bayramlık provalarım. Çocukluk işte.
O zamanlar öyleydi. Dışarıda yapılacak serpme dökme kahvaltılar hakir görülür, her davetlinin beceri ve cömertliğinin göstergesi olan ikramlarıyla gittiği bayram sofraları birbiriyle yarışırdı. Namıdiğer Zekeriya Sofrası... Bu versiyonu duasız ve dileksiz de olsa, çevresinde yapılan tavaf ve sofranın bereketi ona benzerdi. Doymamak için gıdım gıdım yediğim lezzetler...
Aklımın fotoğraf albümünde sağ kalan, dantelli beyaz çoraplarımın içindeki; kahve faslı bitsin de gidelim telaşında minik ayaklarım. Sabırsız, kıpır kıpır... Koltuğa oturduğunda zeminle mesafesi yarım metreyi geçecek boylarda, fikri dönem sonu bilanço hesaplarında kalmış küçücük bir işletme, kurtlu bir baklaydım.
Önce kimlerin zili çalınacak, kimlerin eli öpülecek; listemi gözden geçirmekteydim. Bayram harçlığı, nefis tatlılar ve ithal çikolatalar tükenmeden o kapılar mutlaka çalınmalı. Her ziyaret ve ziyafet öncesi midemi bastırsın diye cepte hazır tutulan üç beş leblebi ağza atılmalıydı.
Geri dönüşte edinilmiş ganimetler çaktırmadan kömürlükte saklanmalı ki hüsranla boynu bükük eve gelen yavrusunu teselli edecek anne kazdan asıl voli vurulsun. Sonra bayram bitsin, cebimde harçlıklarım; koşar adım gideyim kepengini henüz kaldırmış oyuncakçıya. Vitrinden bana yüz vermeyen o lahana bebeği yerinden söküp alayım, diğerlerinin yanına koyayım istiyorum.
Malum Nasrettin'in düdükçüsü olduğum zamanlar... Kan, ter, gözyaşıyla olmasa da her güne ayrı kombin, şirinlik muskası hâllerle edindiklerimin şahidi olan o bebek... Yarı boyumdaki mavi filimin yanında vitrindeki gibi afilli durmasa da elma yanakları, pembe saçlarıyla yıllarca kutularda saklanıp yanımda kalmayı başardı.
Birkaç gün öncesi, esirgeme kurumu için ayırdığım oyuncaklar arasında bana gülümserken yazdırdı bu satırları. Gittiği yerlere mutluluk ve neşe götürsün.
Yaptığım koliye kırk yıldır topladığım bez mendilleri ve bir torba karışık şekerlemeyi de ekledim. Altın çikolataların pırıltısı gözümü kamaştırsa da sabredip hiçbir çocuğun hakkına girmedim.
Kendini hâlâ elini öptüremeyecek kadar genç gören, yaşsız bir arefe çiçeğiyim. Kurumuş dalları arasında kokusunu muhafaza eden... Kapıları çalıp para ve şeker toplayacak çocukluğumu çoktan ardımda bıraksam da belki çat kapı gelir, bir tatlınızı yer, kahvenizi içerim.
İyi bayramlar...