8 Mart Gece Yürüyüşü Pankartları ve Eleştirel Söylem Analizi

Sosyoloji - Nevin Başaran

Bu çalışma, 2026 Feminist Gece Yürüyüşü’nde taşınan 120 pankartı odağına alarak sokağın yerleşik dil rejimini nasıl yapısöküme uğrattığını analiz etmektedir. Bu pankartlar, Mikhail Bakhtin’in karnavalesk dili, Michel Foucault’nun iktidar ve beden analizleri, Sara Ahmed’in duygu politikaları ve Judith Butler’ın performativite kuramı çerçevesinde incelendiğinde; toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin dilsel düzeyde nasıl geçersiz kılındığı görülmektedir.

Pankartlarda en belirgin şekilde öne çıkan tema, muhafazakar söylemin kadını edilgen bir konuma yerleştirmek için kullandığı “fıtrat” ve “yaratılış” mitlerinin sarsılmasıdır. Foucault (2015: 26), iktidarın sadece baskı uygulamadığını, aynı zamanda beden üzerinde belirli bir hakikat rejimi inşa ettiğini savunur. Sokaktaki Kadının fıtratında direniş var haykırışı, iktidarın fıtrat kavramına yüklediği “uysallık” anlamını bozarak kavramı bir direniş aracına dönüştürür. Bu, sözcüklerin anlam sahasının işgal edilmesi ve yeniden tanımlanmasıdır.

Biyolojik belirlenimcilikle kurulan hakikat rejimi, Senin kaburgandan gelmedim, sen benim vajinamdan geldin döviziyle tıbbi bir gerçeklik üzerinden sarsılır. Butler (1990: 25), cinsiyetin önceden verili bir öz olmadığını, aksine tekrarlanan dilsel ve eylemsel pratiklerle inşa edilen bir performativite olduğunu belirtir. Pankartlardaki biyolojik vurgu, bedeni kutsal anlatıların boyunduruğundan kurtararak onu politik bir özneleşme alanı haline getirir. Beden artık iktidarın disipline edici bakışı (Foucault, 1992: 5) altında şekillenen bir nesne değil, kendi hakikatini haykıran bir iradedir.

8 Mart kortejinde yükselen Kahpe, Zilli, Sürtük gibi ifadeler, Bakhtin’in (1984: 10) “pazaryeri dili” olarak kavramsallaştırdığı, hiyerarşiyi aşağıdan yukarıya doğru yıkan bir söyleme karşılık gelir. Bakhtin (1984: 3) için karnaval, resmi kültürün ciddiyetinin gülme ve yergiyle askıya alındığı, statülerin önemini yitirdiği bir “ikinci yaşam” alanıdır. Otoriteni mi sarstık? :( ya da Feminizm babanı mı incitti yakışıklı? gibi pankartlar, iktidarın o mesafeli ve sert yüzünü alaycı bir üslupla etkisizleştirir. Bu dilsel strateji, Lazar’ın (2005: 1) “Feminist Eleştirel Söylem Analizi” bağlamında asimetrik güç ilişkilerini bozma eylemidir. Patriyarkanın kadınları damgalamak için kullandığı sıfatların bizzat kadınlar tarafından sahiplenilmesi (reclaiming), dilsel bir sabotajdır. Sokak, iktidarın “iffet” ve “edep” gibi normlarla kurduğu o ciddi dünyayı, Siz temiz biz kirliğğğ diyerek grotesk bir kahkahayla reddeder. Gülme burada sadece bir eğlence değil, iktidarın sarsılmaz görünen duvarlarında gedikler açan politik bir silahtır.

Pankartlar, bireysel duyguların nasıl kolektif bir politik enerjiye ve “biz” bilincine dönüştüğünü gösteren en net göstergelerdir. Sara Ahmed (2015: 280), duyguların nesneler ve bedenler arasında dolaşarak toplumsal sınırları belirlediğini ve bir “yapışkanlık” yarattığını vurgular. Öfkem kız kardeşimin cesedinden miras ifadesi, yapışkanlığın en sarsıcı halidir. Ahmed’in (2015: 23) “incinebilirlik” analiziyle paralel olarak bu söylem, acıyı pasif bir kederden çıkarıp radikal bir hak arama talebine dönüştürür. Öfke, bu bağlamda toplumsal bir sapma veya kontrol edilmesi gereken bir histeri değil, Fairclough’un (2012: 487) işaret ettiği toplumsal dönüşüm süreçlerinin kurucu bir motorudur. Kırdığınız yerden ilmek ilmek çiçek açacağız ve Bir yanım yas, bir yanım neşe dövizleri, duygusal emeğin onarıcı (reparative) gücüne işaret eder. Yas tutan ama aynı zamanda neşesini bir direniş biçimi olarak koruyan bu söylemsel yapı, Van Dijk’in (1998: 65) “ideolojik kare” modelindeki “mağdur” imgesini yıkarak yerine “direnen ve inşa eden” bir kolektif kimlik koyar.

İncelenen 120 pankartın bir diğer güçlü damarı, feminizmin sadece cinsiyet değil; ekoloji, türsel adalet ve sınıfsal haklarla kurduğu kesişimsel köprüdür (Lazar, 2005: 16). Türcü patriyarka tarih olacak veya Kamu zararı dedikleri kreş haktır gibi ifadeler, iktidarın farklı alanlarda uyguladığı tahakküm mekanizmalarının tek bir kaynaktan beslendiğini deşifre eder. Bu, söylem analizinde farklı baskı rejimlerinin birbirini nasıl desteklediğini göstermesi açısından kritiktir.

Foucault’nun (1992: 393) disiplinci toplum analizindeki gözetim ve kapatılma mekanizmaları, yürüyüşte Direnişimiz ailenizden büyüktür pankartıyla karşılanır. Burada “aile” sadece biyolojik bir birim değil, Butler’ın (1990, s. 15) uyardığı gibi heteronormatif yasaların ve toplumsal cinsiyet rollerinin zorla dayatıldığı kurumsal bir mekan olarak sorgulanır. Aynı zamanda bu kavramsal hedef alış, iktidarın 2025 senesini “Aile Yılı” ilan ederek merkeze aldığı muhafazakar politikalara yönelik doğrudan ve güncel bir gönderme de barındırmaktadır. Sokağın dili, devlet eliyle kutsallık atfedilen bu kapalı alanların duvarlarını şeffaflaştırarak özel alanı politize eder.

Van Dijk’in (2003: 1) söylem ve erişim teorisi, hangi grupların kamusal konuşma alanına erişebildiğini sorgular. 8 Mart sokakları, medyanın ve resmi tarihin sessizleştirdiği kesimlerin kendi hakikatlerini inşa ettiği bir kürsüye dönüşür. Benim annem Cumartesi ve Enkazlarda terkedilenler için isyan gibi dövizler, sokağı bir hafıza mekanı ve karşı-bellek (counter-memory) alanına çevirir. Bu söylemsel pratikler, Van Dijk’in (1998: 65) belirttiği üzere, “biz” (adalet arayanlar) ve “onlar” (sorumlu olanlar) arasındaki ideolojik sınırı netleştirerek toplumsal bilişi sarsar. Sadece bugün için değil, geçmişin ve geleceğin adaleti için de bir kayıt tutma eylemi gerçekleştirilir. Depremden politik davalara kadar uzanan bu geniş yelpaze, feminist söylemin Türkiye’nin genel demokratikleşme sancılarıyla ne kadar iç içe geçtiğinin kanıtıdır.

2026 Feminist Gece Yürüyüşü’nde karşımıza çıkan bu 120 farklı ses, patriyarkal dilin kavramsal mülkiyetini sarsan birer "anlam mayınıdır". Yapılan eleştirel söylem analizi göstermektedir ki; sokak artık sadece fiziksel bir yürüyüş alanı değil, Fairclough’un (2003, s. 487) vurguladığı toplumsal dönüşümün dilsel düzeyde gerçekleştiği bir laboratuvardır. Pankartlardaki mizah, öfke ve yapısökümcü mantık; iktidarın "doğal" ve "değişmez" iddiasındaki tüm yapıları karnavalesk bir kahkahayla yerle bir ederek geleceğin yeni sözlüğünü yazmaktadır.

2026 Feminist Gece Yürüyüşü pankartları ekseninde yürütülen bu eleştirel söylem analizi, eylemcilerin patriyarkal ve kurumsal dil rejimlerine karşı çok katmanlı bir karşı-hegemonik müdahalede bulunduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular, sokağın salt fiziksel bir toplanma mekanı olmanın ötesinde, Fairclough’un (2012: 487) işaret ettiği toplumsal dönüşüm süreçlerinin söylemsel düzeyde inşa ve müzakere edildiği dinamik bir alan olduğunu göstermektedir. Pankartlarda somutlaşan karnavalesk tersyüz etme, kavramsal yapısöküm ve duyguların politikleşmesi gibi stratejiler; iktidarın doğal ve değişmez olarak sunduğu normatif yapıları istikrarsızlaştırmaktadır. Nihayetinde bu söylemsel pratikler, yalnızca mevcut asimetrik güç ilişkilerini ve kesişimsel tahakküm mekanizmalarını (Lazar, 2005) ifşa etmekle kalmamakta; aynı zamanda kurumsal sınırları aşan, alternatif bir toplumsal gerçekliğin söylemsel koordinatlarını kurmaktadır.

Kaynakça

Ahmed, S. (2015). Duyguların Kültürel Politikası (S. Komut, Çev.). Sel Yayıncılık.

Bakhtin, M. (1984). Rabelais and His World (H. Iswolsky, Trans.). Indiana University Press.

Butler, J. (1990). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi. Metis Yayınları.

Fairclough, N. (2012). Critical Discourse Analysis. IAET, 7, 452-487.

Foucault, M. (1992). Hapishanenin Doğuşu (M. A. Kılıçbay, Çev.). İmge Kitabevi.

Foucault, M. (2015). Michel Foucault’da metod: Arkeoloji, soybilim ve etik (A. Balcı). International Journal of Political Studies, 1(1), 26-42.

Lazar, M. M. (2005). Feminist Critical Discourse Analysis: Gender, Power and Ideology in Discourse. Palgrave Macmillan.

Van Dijk, T. A. (1998). Ideology: A Multidisciplinary Approach. SAGE Publications.

Van Dijk, T. A. (2003). Principles of critical discourse analysis. Discourse & Society, 4(2), 249-283.