Çocuk! dedi…
O sadece bir çocuk…
Hayır dedim büyümüş artık…
Yok dedi..
40 yaşında yahu artık yetişkin değil mi bu dedim.
Yok dedi ruh her daim bir çocuk…
.
Kocaman oldun dedi…
Ben sadece 15 indeyim dedim.
Hayır dedi küçük değilsin artık,15 yaş yahu artık çocuk değilsin…
Yok dedim ruh her daim bir çocuk…
.
Ne çok şey bekliyoruz değil mi yaşımızdan, yaşlarımızdan, yaşıtlarımızdan, yaş almamışımızdan almışımızdan? ‘YAŞAMA’ dair ne varsa ‘YAŞ’ ölçütüne ne çok kıymet veriyoruz! Peki ya gerçekten ‘YAŞAYABİLİYOR’ ve ‘YAŞATABİLİYOR’ muyuz?
Belkıs 15 inde…Burada değil öncede, geçmişte.. Bir oyuna kalkmak isterken kendi ellerini kendi elleriyle tutuşmuş, tutuşturulmuş bir çağlayan… Ne var ki yaşamakla taşan bir güneş doğuşu olmak nasibiyle ilmek ilmek işlenecekken; duvarlarında üzgün, kırgın, fırtınalı yazılar biriktirmiş:
.
‘İçimi ruh sızılarıyla baş başa bırakıp
Duruşlarımı hep böyle kavradınız
Bir bakışta gördüğünüze aldanıp
Sevecen hikayemi okumadan yırttınız!’
.
Sen ağlarken azlığımız çoğalır diyecek bir el bekler ‘anlam arayan’ her çocuk. Dünyanın kayıtsızlığı altında varoluşunu yüklenmiş, sırtlanmış olmak çocuğun doğal gelişimini zedeler. Jean-Jacques Rousseau çocukluğun korunması gereken bir dönem olması gerekirken; toplumsal beklentilerin bu korunmayı aşındırdığından bahseder. Toplumsal kırılmanın bu taşkın göstergesi; bizlere bir çocuğun en temel ihtiyacı olan görülme ve anlaşılma ihtiyacını karşılayamadığımızı anlatır. Keşif çağında savunma çağına geçmiş bu büyümüş görünen minik eller; olgunluk çağının yükünü çocuklukta yaşamaya mahkum edilmiş demektir. Bir çocuk kaleminden böylesine ağır kelimeler çıkması; dünyada bir yerlerde yetişkinlerin eksik kaldığının göstergesidir.
.
Belkıs 15 inde… Çiçeksiz dağlarda gezinirken...Kökü inatla kavrıyor toprağı! Ancak o zehirli otların uğultusu dünyanın tüm ırmakları burada diyeceği yerde…Göz çukurlarına düşmüş çamur çukurlarını kimler açmıştır!
.
‘Gözlerim hep yere bakarak yürüyüp,
Hep bir şeylere küsmüş olduğu anlattım.
Dokundurmalar yapıp işime gelmeyince
Yanlış anladınız beni demedim,
Ben doğruydum ama yanlış anlaşıldım.’
.
Bin katman ağırlığında gelir hırçın bir insanın gözleri…Benim harcım sana güzel bakmaktır diyecek bakışlar bekler ‘yargılardan kaçan’ her çocuk… Jean Paul Sartre bakışların insanlarda kendisini savunma refleksi oluşturduğundan ve bu refleksin çoğu zaman geri çekilme ihtiyacı doğurduğundan bahseder. Bu çekilme çocuğun iç dünyasına sığınması, dünyaya bir perde arkasından bakması demektir. Dış dünyanın yargılarından ve infazlarından kaçmak; kendi iç doğruluğuna sadık kalmayı destekleyebilir. Çocuğun gelişimi için ‘koşulsuz kabul’ ün önemi; içsel sadakat dinamiğinde sarsıcı bir sonuç doğurur. Çocuk ya tamamen zorlu ve zoraki bir kilit takar: ‘korku-kaçış’; ya da içsel sadakat ile vedalaşarak dışsal bir sadakatin -koşulsuz kabul ediyorum- mahkumu olur.
.
Belkıs 15 ‘li…Umudun ayak seslerini kendi yürüyüşüyle çıkarırken…Kahkaha atıyor yere vuruşları! Bir yerlerde bir prangamı takıldı diyeceğimiz yerden-kim taktı ayakları ağrıtan bu takunyayı!
.
‘Hep bir gülüşüme karşılık,
Bir küçük tebessüm aradım, bulamadım.
Sonra düşmüş suratların
Bütün mesuliyetini kendimde bulup,
Asık suratlara
Tebessümü askı ettirmeye çalıştım.’
.
Söküp çehresinden tüm çirkefliği, güller takmaktır hevesim diyecek ‘YÜZLER’ arar her çocuk. Nitekim çocukluk dünyayı iyileştirmeye çalışan saf bir çabanın dönemidir. Ahlaki hassasiyetin en yoğun doyurulabileceği bu dönemde başkalarının mutluluğunu üretme sorumluluğu ağır ancak erken bir ahlaki bilincin temelini oluşturur. Nietzsche’nin deve-aslan-çocuk metaforunda özellikle ‘deve’ evresinde toplum tarafından yaratılan baskının trajedisi anlatılır. Çocuğun dünyayı yenileme, yeniden üretme potansiyeli dünyanın buna karşın gösterdiği soğukluk ile maskelenir. Böylece çocuktaki etik duyarlılığın masumiyeti; dünyanın sertliği karşısında ilk mağlubiyetini almış olur.
.
Belkıs hala büyümedi. 15’inde…Bir perdede beni kurtarma, konuştur diyerek şakırken…Sen mürekkep lekesi değilsin boş sayfalarda diyecek kalemler bekler ‘saf bir sahicilik-aklı mislik’ sergileyen her çocuk. Ona -mış gibi yapma sahteciliğini maskesiz hakikate ulaştıracak sahnede…Çifte akıllar mı yıkacak inançlarını!
.
Çizgi film karakterlerine ihtiyacım varken
Yaşamımın her rolünde,
İnsandan oyuncuları oynattım.
Senaryoları yanlış seçip,
Filmlerimi hep böyle yaptım.
.
Bütün gününü üç fiile sığdırmış hayatların yaşanmamışlığından hayata ekmek banan ‘ELLER’ görmeye heves eder her çocuk. Oysaki insanlar özgür iradesiyle seçtikleri kimliklerinden ziyade üstlendikleri rollerle hayatla bütünleşmeyi seçer. Bu bütünleşmeyi Soren Kierkegaard -sahici olmamak-oynamak- ekseninde insanlığın en büyük problemi olarak vurgular. Çocuk kendisi gibi yaşamayan yetişkinlerin sahte-ikiyüzlü dünyasını sezdiğinde o rolün arkasındaki gerçek kişiyi aramaya başlar. Tıpkı o meşhur hikayede olduğu gibi ‘Kral Çıplak’ diyecek netlik arayışının karşılık bulmaması çocuğun dürüst dünya arzusunu nadasa bırakmasına yol açar. Nadasa bırakılmış her duygu-durum birikmiş yıllanmış bir aşınmanın temelini oluşturur. Aklı misler takımının-çocuklar-çocuk kalmış ruhlar; çifte akıllılar-saf duygusuzlar takımına karşı takındığı tutum da bu bekleyişten kök alarak yeniden üretilir.
.
Bu üretim sosyal etkileşim içinde günlük rutinlerde tekrar tekrar tecrübe edilir. Destekleyici ve dostane davranan kişilerin arka planda sizi dezavantajlı konuma düşürecek stratejik hamleleri; 15’li Belkıs’ın anlam arayışındaki varoluş sancısına evriliverir bir anda. İçine düşülen esasen düşürülen bu durum karşısında yargılayıcı bakışlar altında ezilmenin korkusu kaçma eylemine bu defa yetişkinlikte zemin hazırlar. Kendini her defasında kaçmaya mahkum etmek istemeyenler ise masumiyet karinesine saklanmaya; dünyanın bu gürültüsüne karşın sesini duyurmaya çalışır. Hızlandırılmış bu tiyatro sahnesine yenik düşmeyenler; farkındalığı yüksek bireylerdir. Bu ‘çifte akıllar’ davranışlarını erken dönemde tespit ederek duygusal tepkilerini kontrol edebilen; kendi hedeflerine odaklanarak kararlı olan bireyler ise bu döngünün esas galipleri olacaktır.
.
Gelelim Belkıs’a…Belkıs-40 yaşında…Varoluş sancısı çekenlere anlam deneyimi; yargılayıcı taraftarlığa karşın hoşgörü naifliği… Bitirme arzularına karşın üretim faaliyeti…Gerçekçi olmayan yığınlara karşın sahici....Belkıs 40 yaşında-çocuk değil… Belkıs 40 yaşında bir çocuk…Belkıs 40 yaşında ve hala AKLI MİS!