Bir yere “ait olmak” ile “sahip olmak” bütünüyle farklı ontolojik ve politik konumlara işaret eder. Bir yere ait olmak zamansal ve mekânsal bir konumla ilişkilenme biçimidir. Öznenin, kendisini önceden kurulmuş bir mekâna, topluluğa ya da kendine özgü bir akışı olan bir zamana ve düzene eklemlemesi anlamına gelir. Bir yere sahip olmak ise o mekânı, akışı, ilişkiyi ya da düzeni tanımlayan, sınırlarını çizen ve meşrulaştıran öznenin konumudur. Bu ayrım kadınlık ve erkekliğin dünyayla kurduğu yapısal ilişkinin özünü açığa çıkaran analitik bir araç işlevi görebilir.
Kadınların “toplumsal/kültürel olarak öğrenmiş olduğu” temel soru şudur: “Buraya ait miyim?” Bu soru eşliğinde gerçekleşen kadının konumlanma çabasıdır/pratiğidir. Kadın akademide, iş yerinde, aile içinde, kamusal alanda ya da politik bir tartışmada kendisini daima meşruiyetini kanıtlamak zorunda hisseden bir özne olarak deneyimler. Konuşma hakkı, ses tonu, bedenin kapladığı alan, duygunun ifadesi, hatta suskunluğun biçimi bile bu ait olma sınavının parçasıdır. Erkek özne için ise soru genellikle tersinden kurulur: “Burası bana nasıl hizmet ediyor?” ya da daha örtük biçimde, “Burası zaten benim değil mi?” Erkeklik, dünyayı bir sahiplik zemini üzerinden deneyimler.
Cinsiyetlerin aidiyet ve sahiplik konusundaki hissediş ve tavır alışları arasındaki bu fark mekânın, bilginin ve iktidarın cinsiyetlendirilmiş örgütlenmesinin sonucudur. Kamusal alan tarihsel olarak erkekler tarafından erkekler adına normatif biçimde kurulmuş ve tanımlanmıştır. Hukuk, bilim, siyaset, felsefe ve ekonomi gibi alanlar, erkek özneyi varsayılan fail olarak kabul eden epistemik rejimler üretmiştir. Bu rejimler içinde kadın, sonradan dahil olan, koşullu kabul edilen, varlığı açıklanması gereken ya da kotayı doldurmak adına olan kontrole açık olması beklenen bir figürdür. Erkek ise “açıklama”nın kendisini üreten konumdadır. Bu yüzden kadın ait olmaya çalışırken, erkek zaten oranın sahibi gibi davranabilir.
Ait olma çabasındaki kadın fazla olmamak, yer kaplamamak, sesini ayarlamak, duygusunu denetlemek, agresif görünmemek, ama silik de kalmamak gibi çelişkili motivasyonlar arasında salınır. Dolayısıyla bu konumlanma çabası boyunca tıpkı hane içindeki “görünmez emeği” gibi görünmez bir emek sarf eder: Uyum sağlama emeği, kendini tercüme etme emeği, rahatsız etmemek için kendini törpüleme emeği. Erkeğin ise, norm zaten onun varlığına göre kurulmuş olduğundan, bu tür bir emek sarfına ihtiyacı olmaz. Mekân ve zaman akışları zaten erkeğe uyacak şekilde tasarlanmıştır, tıpkı araba koltukları ya da direksiyonun erkeklerin bedenine göre tasarlanması gibi.
Bir yere sahiplik ise sembolik bir iktidar biçimidir. Sahip olan özne, sahip olduğu şeyin anlamını belirleyen, sınırlarını çizen ve kimin nasıl orada yer alacağını tayin eden öznedir. Bu nedenle erkeklik kendisini “doğal hak” söylemi üzerinden kurar. Kamusal alan erkek özne için zaten doğal olarak kendisine ait olan bir uzantıdır, kadın içinse bir eşik, bir sınav, bir performans sahnesidir.
Bu fark akademik ve entelektüel alanlarda da görünür. Erkek, bilgi üreten özne olarak varsayılırken, kadın bilgiyi aktaran konumda kalır. Kadına bilgeliğin değil öğretmenliğin, doktorluğun değil hemşireliğin daha çok yakıştırılması bundandır. Kadının sözü, sıklıkla kişisel, deneyimsel ya da “duygusal” olarak kodlanır. Böylece kadın bilgi alanına ait olmaya çalışırken, erkek bilgi alanının sahibi gibi konuşur. Kadının konuşması söylediklerini gerekçelendirmesi talebiyle kesilir. Gerekçe elbette erkek mantığıyla verilmelidir.
Bu nedenlerle kadın, kendisini çoğu zaman “fazlalık” ya da “eksiklik” arasında salınan bir varlık olarak deneyimler: Ya çoktur ya yetersizdir. Ya fazla konuşur ya yeterince iddialı değildir. Erkek özne ise bu tür bir varoluşsal ikilemle nadiren karşılaşır çünkü onun varlığı zaten normdur. Norm olan kendisini sorgulamaz. Sorgulanan, normdan sapandır, Julia Kristeva’nın terimiyle abjecttir, iğrenilen, iğrenilmesi gereken, bütünüyle dışarıda olandır. Kadın bu yüzden sürekli nafile biçimde kendisini konumlandırmaya çabalamak zorunda kalır. O, nerede durduğunu, ne kadar yer kapladığını, neyi temsil ettiğini, kimin adına konuştuğunu hep açıklamak zorundadır.
Belki de asıl mesele şudur: Kadınlar gerçekten kendilerine ait olmayan bir dünyada “hayatta kalabilmek” için oraya ait olmaya, oralı olmaya, orada öteki görünmemek için mevcut normları/düzeni benimsemeye çabalamak zorunda kalırlar. Bu uğurda kadın kendi ile bile yüzleşmekten kaçabilir. Erkeklerin sahip olma arzusunun karşısında kadınların ait olma çabası, özgür bir tercih olmaktan çok, toplumsal/kültürel olarak yerleşik ve öğretilmiş bir var olma biçimidir ki kadının bu çabası Foucault’nun diliyle tam bir disiplin tekniğine dönüşmüştür. Kadını sınırlandıran, konumunu belirleyen ve taşmamasını sağlayan bir norma dönüşmüştür.
Bu yüzden belki de mesele, ait olma ve sahip olma fikirlerinin/biçimlerinin sorgulanmasıdır. Neden bazı özneler dünyaya ait olmak zorundayken, bazıları dünyanın ve şeylerin zaten kendilerine ait olduğu kibrine kapılmıştır? Bu soru toplumsal cinsiyetin yalnızca eşitsiz bir dağılım değil, eşitsiz bir varoluş/mevcudiyet/gerçekleşme rejimi olduğunu gösterir. Kadınlara ait olmayı, erkeklere sahip olmayı öğreten bu rejimin kibirli ve hadsiz erkeklikler doğurması kaçınılmazdır.
Sonuç olarak, “bir yere ait olmak” ile “oranın sahibi olmak” arasındaki fark, mevcut kadınlık ve erkekliğin dünyayla/şeylerle kurduğu ilişkinin özünü açığa çıkarır. Kadın özne meşrulaştırmak zorunda bırakıldığı, erkek özne ise varlığı zaten meşru kabul edilen bir konumdan dünyayla ilişkilenir. Bu yüzden mesele yalnızca eşit temsil değil, eşit ontolojik ve politik statüdür. Bunun için de kadınların sahip olmaya cüret etmesi yetmez, erkeklerin sahip olduğu bu dünya düzenini ve normlarını parçalaması gerekir.
Unutmayalım ki kadınlar hala vahşice katlediliyorsa bunun sebebi vahşi sahiplik/mülk iddiasıdır. Ve bunda “Bu kadın benim, ister sever ister döverim!” diyen tüm erkekler kadar “Grönland da benim!” diyenin de, “Bu devlet benim!” diyen cumhurbaşkanının da, “Bu üniversite benim!” diyen rektörün de, “Bu bölüm benim!” diyen bölüm başkanının da payı vardır. Bu dünya ve “yer”ler sadece sizin hayallerinizin dinleneceği ve gerçekleştirileceği yerler değil, hepimizin ortak yaşam mekanına dönüşmek zorunda. Çok zor değil, az kenara çekilin!