CARL GUSTAV JUNG’LA DERİN SOHBETLER 3

Psikoloji-Sosyal Psikoloji - Eğitimci Yazar Hatice ERDEM

CARL GUSTAV JUNG’LA DERİN SOHBETLER 3

Genç Kadın bir süre sessiz kaldı.

İçinde çözülmüş bir düğüm vardı ama sanki başka bir şey hâlâ sıkıyordu göğsünü. Bir maske... Çıkardığını sanıyordu ama yüzünde hâlâ izi duruyordu sanki. Tereddütle konuştu.

“Gölgelerimle yüzleşmeye başladım. İçimdeki yaralı çocukla temas ettim. Ama yine de… Günlük hayata döndüğümde aynı rolleri oynarken bulacağım gibi hissediyorum kendimi. Bu bir geri düşüş mü?”

Jung başını iki yana salladı.

“Hayır. Bu, personayı yanlış anlamaktan kaynaklanan bir yanılgı. Persona, Latincede ‘maske’ anlamına gelir. Antik tiyatrolarda oyuncuların taktığı yüz maskeleri gibidir. Bizim de toplum önünde taktığımız sosyal maskeler vardır. İş yerinde ciddi, arkadaş grubunda esprili, ailede fedakâr, medyada neşeli…”

Kadın bu sözlere dikkat kesildi. Jung onu teskin eden bir ses tonuyla devam etti.

“Persona, çıkarılması gereken bir maske değildir. Doğru kullanılması gereken bir araçtır aslında.”

Genç Kadın hafifçe kaşlarını çattı.

“Yani persona sahte bir duruş değil mi?”

“Hayır. Sadece o maskenin altındaki gerçek sen değilsin.”

Bu cümle odanın içinde yankılandı. Jung mütevazı bir ses tonuyla devam etti.

“Persona bir nevi toplumla ruh arasındaki uzlaşmadır. Ama tehlike şurada başlar.”

Kadın nefesini tuttu. Jung devam etti:

“İnsan maskeyi kendi yüzü sanmaya başladığında... Bir kişi yalnızca personasıyla yaşarsa, iç dünyası zayıflar. Zayıflayan iç dünya ise gölgeyi sertleştirir, animus’u ya da anima’yı şişirir.”

Kadın bir bağlantı kurmuştu.

“Yani… Ben güçlü, modern, bilen kadın personasına tutundukça içimdeki kırılgan taraf daha çok bastırıldı.”

“Evet, persona aşırı katılaştığında, ruhu nefessiz bırakır.”

Kadın fısıldadı:

“Peki personasız yaşanır mı?”

Jung hafifçe gülümsedi.

“Personasız yaşanmaz. Ama personasıyla özdeşleşmeden yaşanır.”

Sonra çok önemli bir cümle ekledi:

“Sağlıklı insan şunu diyebilen insandır: ‘Şu an bu rolü oynuyorum… ama ben bu rolden ibaret değilim.’”

Kadın başını öne eğdi.

“Ben yıllarca personasını başarıyla oynayan biriydim. Alkış aldım. Takdir edildim. Ama içimde hep bir yorgunluk vardı.”

“Persona tek başına canlılık kaynağı değildir. Enerji iç dünyadan gelir. Persona ise bu enerjinin dünyaya sunulma biçimidir.”

Bu cümle kadının içine işlerken Jung iç çekerek devam etti.

“Enerji üreten yer iç dünyadır: Gölge, anima–animus ve merkez. Yani dönüşüm, maskeyi atmak değil, maskeyi şeffaflaştırmaktır.”

Bir sessizlik oldu. Jung son bir şey ekledi.

“Persona bilinçle taşındığında, insan hem dünyaya uyum sağlar hem de kendini kaybetmez. Ama persona bilinçsizleştiğinde, insan kendi hayatının seyircisi olur.”

Genç Kadın iç çekti.

“Şu an dijital dünyada herkes bir “persona”ya dönüşüyor. Ama ruhun sesi, maskenin ardında kısılıyor.”

Kadın devam etmeden önce derin bir nefes aldı. Sanki ilk kez rol yaptığı sahneyi yukarıdan görüyordu.

“Demek ki, ben maskeyi çıkarmaya değil, maskenin ardındaki yüzle bütünleşmeye çalışıyormuşum.”

Jung başını salladı.

“Ve işte bu yüzden, artık anima–animus çalışmasına hazırsın. Çünkü persona gevşemeden, iç figürler konuşamaz.”

Kadın içinden geçen cümleyi fark etti:

‘Artık her an rol yapmıyorum… rolü yere ve zamana göre kullanıyorum.’

Mum alevi bu kez daha dengeliydi. Ne titriyor, ne sönüyordu. Jung konuşmasını bitirdi:

“Persona yerli yerinde durduğunda, insan sahnede oynar ama kuliste kendine ait alanına döner.”

Kadın gülümsedi. Bu gülümseme ne maskeydi ne savunma. Sade bir fark edişti. Mumun eriyen kenarına baktı. Bir damla, ağır ağır aşağı süzüldü. Ne acele etti ne durdu. Bir şeylerin içindeki akışını hatırlattı ona. Sesini temizleyip kafasına takılan konuyu dile getirdi.

“Gölgeyle yüzleşmek zorlayıcıydı ama sanki daha çok benimle ilgiliydi. Anima ve animus ise başkalarıyla ilgili gibi geliyor bana. Aşklar, ilişkiler, çatışmalar…”

Jung başını kaldırdı. Bakışları bu kez daha keskindi.

“İnsan en çok burada yanılır. Anima ve animus, başkalarıyla ilgiliymiş gibi görünen ama en içte yaşayan figürlerdir.”

Kadın dikkat kesildi. Jung devam etti.

“Anima, erkeğin içindeki dişil ilkedir. Duygulanım, sezgi, bağ kurma, anlam arayışı… Bir erkek anima’sını tanımıyorsa, duygularını ya inkâr eder ya da onları bir kadının üzerine yıkar.”

Genç kadın araya girdi:

“Yani bir kadını ‘hayatımın anlamı’, ‘beni tamamlayan’, ‘beni kurtaran’, ‘hayatımı mahveden’ gibi görmek…”

“Evet, bu sevgi değildir. Bu projeksiyondur. Özellikle erkeğin anne rol modeliyle kadınlara yüklediği bir projeksiyon...”

Kadının içinden bir ürperti geçti. Jung devam etti.

“Projeksiyon geri çekilmediğinde, ilişkiler ya bağımlılığa ya da hayal kırıklığına dönüşür. Çünkü kimse bir arketipi taşımak zorunda değildir.”

Kadın sessizleşti. Sonra Jung yönünü ona çevirdi.

“Animus’a gelelim.”

Kadın merakla Jung’a baktı.

“Animus, kadının içindeki eril ilkedir. Düşünce üretir, yargılar, karar verir, sınır çizer.”

Bir an durdu.

“Ama animus bilinçdışında kaldığında…”

Kadın cümleyi tamamlar gibi fısıldadı:

“…kadının içinden konuşur.”

“Evet, hem de kesin hükümlerle konuşur. Tonu serttir.

‘Böyledir.’

‘Yanlış.’

‘Saçma.’

‘Ben biliyorum.’”

Kadının yüzünde bir tanıma belirdi.

“Anladığım kadarıyla kadın da hayatına etki eden baba rolüyle karşısındaki erkeğe projeksiyon tutuyor. Ve kendisi de bu role bürünebiliyor.”

“Haklısın. Animus tarafından ele geçirilmiş bir kadın da, duygu geri çekilir. Esneklik kaybolursa kadın hep haklı olmaya odaklanır ama aynı zamanda yalnızlaşabilir.”

Bu cümle odada ağırlaştı. Genç Kadın yeni bir şey keşfetmiş gibi heyecanla konuştu.

“Anima ve Animus... İçimizdeki eril ve dişil taraf yani. Çünkü ruhun cinsiyeti yoktur. Bu dünyada cinsiyetlere ayrılıyoruz. O yüzden her iki yanımızı da dengede tutmamız gerekiyor. Peki, animus’u susturmak mı gerekiyor?”

“Hayır,” dedi Jung net bir tonla.

“Onu bilinçli bir danışmana dönüştürmek gerekiyor.”

Kadın başını hayretle kaldırdı. Jung devam etti.

“Bilinçli animus; kadına netlik kazandırır ama ona zorbalık yapmaz. Yol gösterir ama hükmetmez.”

Bir sessizlik oldu. Bu sessizlikte Genç Kadın iç sesini dinledi. Eskisi kadar sert değildi. Sanki bir adım geri çekilmişti.

“Şunu fark ettim: Hayatımda çok şey ‘doğru’ ama az şey ‘canlı’ydı.”

Jung hafifçe gülümsedi.

“Çünkü anima ve animus dengelenmeden, hayat fonksiyonel görünse de ruh eksik kalır.”

Kadın gözlerini kapadı. Derin düşüncelere daldı. Sesli düşündüğünün farkında değildi.

“Yani bireyleşme... Eril ve dişilin içerde barışmasıyla gerçekleşir.”

“Haklısın... Anima ve animus dengelendiğinde, insan karşı cinsi olduğu gibi görmeye başlar. Ne kurtarıcı… Ne düşman… Sadece insan.”

Kadının kalbinde bir yumuşama oldu.

“Peki bunu nasıl anlarım? Yani dengelenip dengelenmediğini.”

Jung mumun alevine baktı.

“Şöyle anlarsın... Birine aşırı anlam yüklemiyorsan… Bir fikre körü körüne bağlanmıyorsan… Ve iç sesin sana hükmetmeden, sakince seninle konuşuyorsa… yoldasın demektir.”

Kadın derin bir nefes aldı. İçinde ilk kez bir denge hissi vardı. Ne güç gösterisi, ne geri çekilme.

“Peki bütün bunların sonunda ne var?”

Jung bu soruyu bekliyordu.

“Merkez... Maskelerin, gölgenin ve iç figürlerin ötesindeki merkez.”

Kadının kalbi hafifçe hızlandı. Asıl merak ettiği sorunun yanıtını duymak için sabırsızlanıyordu.

“Oraya vardığında artık ‘kim olman gerektiğini’ sormazsın. İnsan genelde şunu sorar: ‘Ben kimim?’ Ama bu soru çoğu zaman personaya sorulur.”

Kadın merakla başını kaldırdı. Jung devam etti.

“Self, ‘Ben kimim?’ sorusunun hazır bir cevabı değildir; içimizdeki tüm parçaları bir arada tutan ve bu soruyu sormamızı sağlayan merkezdir. Persona bir yüzdür. Gölge bastırılan parçadır. Anima ve animus karşıt enerjilerdir.”

Sonra gözlüğüne hafifçe dokundu.

“Self ise bunların düzenleyicisidir.”

Kadın fısıldadı:

“Yani Self merkez mi?”

“Evet, ama egonun sandığı gibi ‘ben merkezim’ değildir. Ego merkezde olduğunu sanır. Self ise merkezin etrafında bir düzen kurar.”

Kadın gözlerini kapadı. İçinde bir şekil belirdi. Daire gibi ama tamamlanmamıştı.

“Neden daireler, mandalalar, merkez sembolleri bu kadar sık karşıma çıkıyor?”

“Çünkü bilinçdışı, merkezi şekille anlatır.”

“Mesela mandala, Self’in dilidir. Ruh dengeye yaklaştığında daireler çizer.”

Kadın heyecanla konuştu.

“Zor zamanlarımda defterlere fark etmeden hep daireler, spiraller çiziyorum…”

Jung başını salladı.

“Çünkü ruhun düzen arıyor.”

Kadın bir an durdu, sonra tereddütle sordu.

“Peki Self’e yaklaştığımı günlük hayatta nasıl anlarım? Bu sadece içsel bir his mi?”

Jung bu kez biraz öne eğildi. Sesi daha derindi.

“Self’i anlamanın en kolay yolu şudur: Hayatında seni gerçekten besleyen şeylere bak.”

Kadın kaşlarını çattı.

“Besleyen derken?”

“Ruhun da besinleri vardır. Bazı şeyleri yaptıktan sonra sadece yorulursun. Bazı şeyleri yaptıktan sonra yorgun olsan bile içten içe canlı hissedersin. İşte fark burada başlar.”

Kadın düşüncelere dalmış onu dinliyordu bir an sessizlik oldu. Jung gözlüğünü düzeltip devam etti.

“Bazı insanlarla görüştükten sonra daralırsın. Bazılarıyla görüştükten sonra genişlersin. Bazı uğraşlar seni tüketir. Bazıları zaman duygunu unutturur.”

Kadının gözleri doldu.

“Ben resim yaparken ve ruhsal araştırmalar yaparken zamanı unutuyorum…”

“İşte bu ruhun beslenmesidir. Ego verimlilik ister. Self canlılık ister.”

Kadın derin bir nefes alırken Jung devam etti.

“Self sana her zaman kolay olanı göstermez. Ama seni bütünleştiren yöne doğru iter. Bazen zor bir karar doğru hissettirir. Çünkü ruh büyümek ister.”

Kadın yavaşça başını salladı.

“Son zamanlarda hayat beni sürekli sınır koymak zorunda kaldığım durumlarla karşılaştırıyor…”

Jung dikkatle baktı.

“İşte şimdi senkronisiteye geldik.”

Kadın fısıldadı:

“Tesadüf mü yani?”

“Hayır. Tesadüf dışarıdan rastgele görünür. Senkronisite ise iç dünya ile dış dünyanın aynı anda aynı temayı konuşmasıdır. İçinde çözmeye çalıştığın bir konu vardır. Sonra bir kitapta aynı mesele çıkar. Bir arkadaşın aynı yerden yaralandığını anlatır. Bir rüya görürsün, aynı sembol belirir. Farklı yerlerden gelen işaretler aynı noktayı gösterir.”

Kadının gözleri şaşkınlıkla büyüdü.

“Bu gerçekten çok sık oluyor! Bunların hepsi işaret mi?”

“Bilinçdışı sadece rüyalarda konuşmaz. İlhamla gelir. İlahi akışla gelir. Aynı zamanda hayatın kendisini de bir sembol dili gibi kullanır.”

Oda derin bir sessizliğe büründü.

“Self’e yaklaştıkça hayat rastgele görünmemeye başlar. Olaylar sana karşı değil, seninle birlikte ilerliyormuş gibi hissedilir.”

Genç Kadın fısıldadı:

“Yani hayat benimle konuşuyor bir nevi...”

“Evet... ama bağırarak değil. Tekrarlarla. Karşılaşmalarla. İçini titreten küçük anlam anlarıyla. Aslında bu olaylar arasında görünür bir neden-sonuç ilişkisi yoktur ama anlam düzeyinde birbirine bağlıdırlar.”

Bir an durdu.

“Fakat dikkat et. Senkronisite kontrol edilemez. Zorlanırsa susar. Sadece fark edildiğinde derinleşir.”

Kadın gözlerini kapadı. İçinde bir pusula hissi vardı. Jung devam etti.

“Self’e yaklaştığında karar verirken sadece ‘mantıklı mı?’ diye sormazsın. Şunu da sorarsın: ‘Bu seçim beni içimde daha bütün mü yapıyor, yoksa parçalıyor mu?’”

Genç Kadın yavaşça başını kaldırdı.

“Self dışarıda bulduğum bir şey değil… Ama dışarıdaki hayat beni içimdeki merkeze doğru yönlendiriyor.”

Jung’un gözlerinde sıcak bir onay vardı.

“İşte şimdi zihninde oturdu bu konu. Self konuştuğunda, insan hayatı kontrol etmeye çalışmaz. Onunla iş birliği yapar.”

“Hayat bana karşı değil aslında...”

Genç Kadın cümlesini bitirir bitirmez elektrik gelir gibi oldu. Ampulde hafif bir kıvılcım belirip söndü. Elektrikler gelince Jung kaybolup gidecekmiş gibi bir his doğdu içine. Korku dolu gözlerle ampule baktı bir süre. Çünkü zihninde yerine oturmayan bir çok soru geçiyordu. Kolektif bilinçdışı... Arketipler... Efsaneler... Mitler... Bunların derinliklerini öğrenmeden bu sohbetin bitmesini istemiyordu.

DEVAM EDECEK…