Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Dil, Bilim ve İdeoloji

Lise ve Üniversite öğrenimimi 1980’in ikinci yarısı ile 1990’lı yılların ilk yarısında tamamladım. O yıllarda, öğretmenlerimiz arasında kimileri, yeni sözcüklerin kullanılmasına karşı çıkıyorlardı ve yeni sözcüklerle alay ediyorlardı. Sözgelimi, “yanıt”,

Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 07 Aralık 2019 18:44 - Okunma sayısı: 859

Dil, Bilim ve İdeoloji

Dil, Bilim ve İdeoloji

Lise ve Üniversite öğrenimimi 1980’in ikinci yarısı ile 1990’lı yılların ilk yarısında tamamladım. O yıllarda, öğretmenlerimiz arasında kimileri, yeni sözcüklerin kullanılmasına karşı çıkıyorlardı ve yeni sözcüklerle alay ediyorlardı. Sözgelimi, “yanıt”, “olanak”, “olurlu”, “us”, “örnek”, “sözgelimi” gibi sözcüklerle “insansal”, “işlevsel”, “bilimsel” gibi sonuna “sel”, “sal”  eki eklenerek oluşturulan sözcükler sabıkalıydı. O öğretmenler söz konusu olduğunda, “yanıt” yerine “cevap”, “olanak” yerine “imkan”, “olurlu” yerine “mümkün”, “us” yerine “akıl”, “sel” “sal” eki yerine “î” eki, örneğin “ilmî”, “insanî” gibi, sözcükler kullanmak gerekiyordu. Yani söylem biçimimizin bile “uyduruk sözcükler” nitelemesiyle ideolojik olana işaret ettiği ima ediliyordu.

Eğer “uyduruk sözcükler” tanımlaması kabul edilirse, kimi sözcüklerin uyduruk olmadığı gibi bir anlayışa kapı aralamış oluruz. Gerçekten “uyduruk olmayan sözcükler” var mıdır? Buna hiçbir aklı başında kimse evet diyemez; çünkü dil ve dile ilişkin her şey insanidir; insan yapıntısıdır. Yani insan uydurmasıdır.  Kültürün diğer unsurları gibi dil de beşeridir. Ancak yeni sözcükleri uyduruk diyerek karalayanların, yeniye ayak direyenlerin, her şeyi olduğu gibi dili de beşeri temelinden alıp tanrısal bir zemine dayandırmaya çalıştıklarını görmek insanın zekâ gücünü gerçekten zorlayan bir şey. Tanrı insana dil üretme yeteneği verdi deseler yine iyi; ama onlara göre dil de tanrısal öğretimin bir ürünü. Oysa bir şeyi tanrısallaştırınca, mutlaklaştırıyoruz ve değişimine, dönüşümüne karşı çıkar hale geliyoruz. Kimi muhafazakâr kesim hala eski sözcükleri kullanmaya özen gösterse de söylemleri irdelendiğinde pek çok yeni sözcüğün de söylemlerine sızdığı görülür. Bu da kaçınılmaz; tıpkı benim söylemlerime eski sözcüklerin sızması gibi. Fakat bazı kesimlerde, özellikle güçlü ideolojik tutumlara sahip kesimlerde, bazı sözcüklerin dirençle kaldığı ve asla yerini yeniye bırakmadığı görülür. Bu neden böyledir? Bu soruya yanıt vermeden önce, size doçentlik jürimde bulanan bir Profesörün benim kullandığım dille ilgili raporuna yazdığı bir paragrafı alıntılamak isterim:

“Aday, Dr. Hasan Aydın’ın, çoğu nedensellik sorunu ve bu sorunun İslam düşüncesindeki yeri hakkında olmak üzere, İslam filozoflarına ve İslam düşüncesinin çeşitli konularına ilişkin çok sayıda yazısı bulunmakta; bu yazılardan, İslam felsefesinin temsilcileri, kaynakları ve problemlerine dair iyi bir birikime sahip olduğu, bunu yanında Grek felsefesi ve İslam kelâm bilimi başta olmak üzere, alanıyla ilgili başka disiplinlerde de, belli bir birikiminin olduğu; ayrıca hem İslam felsefesinin temel kaynaklarını anlayacak derecede klasik Arapça hem de modern araştırmaları inceleyecek derecede çağdaş Arapça ve İngilizce bildiği; felsefi terminolojiye hâkim olduğu ve başarılı bir ifade gücü taşıdığı anlaşılmaktadır. (…) Yazılarında Sayın Aydın, başarılı bir ifade yeteneğine sahip olmakla birlikte, pek çok yabancı araştırmacı, doğubilimci bile, terimlerin ve kelimelerin kültürel anlam dünyasını korumaya özen göstermeleri ve İslami kültüre saygıları sebebiyle, İslami literatürdeki birçok terimin, kendi dillerindeki karşılığı yerine, çoğunlukla İslami literatürdeki orijinalini kullanırken, adayın çok sayıdaki çalışmalarında, Müslüman bilim ve düşünce adamlarından iktibaslar yaparken dahi Türkçede yüzyıllarca yıldan beri kullanılan, zengin anlam çağrışımları bulunan sözcük ve terimleri kullanmaktan ısrarla kaçınarak bunlar yerine bilimsel literatürde terim olarak içerik kazanmamış ve çağrışımları son derece kıt olan sözcükler kullanmıştır. Bu tutum, ya aşırı bir dil bağnazlığını ya da aynı aşırılıkta bir kültür karşıtlığını göstermektedir ki, her iki tutum da akademik ufukla ve yabancı kültürlere karşı dahi gösterilmesi beklenen saygı ve hoşgörü ilkesi ile bağdaşmaz.”

Bu alıntı, 2009 yılında ikinci kez başvurduğum doçentlik sınavında hakkımda yazılan rapordan aynen alıntılanmıştır. Raporda, kullandığım dile ilişkin olarak ileri sürülen iddiaları temellendirecek örneklere yer verilmediği gibi, güçlü bir yansıtma teorisi de kullanılmaktadır. Ben genelde Türkçe sözcükler kullanmaya çalışırım; bunun nedeni ise, farklı dillerden dilimize geçmiş sözcüklerin etimolojik bir çağrışım içermemesidir. Sözgelimi, akıl sözcüğü Arapça bir sözcüktür, Arap akıl sözcüğünün türetildiği “a-k-l” kökünü gündelik yaşamında kullanır. Sözgelimi “akaltü el-bair” der; yani “deveyi bağladım” der. Yine mutlak kelimesinin kökü olan  “t-l-k”’yı günlük yaşamında kullanır; “talaktü zevcetî”, yani “eşimi boşadım” der. Oysa akıl ve mutlak terimlerinin etimolojik kökenleri dilimizde yoktur ve bu nedenle çağrışımları da çok sınırlıdır. O yüzen öğrencilere akılla ne kastediyoruz ya da mutlak ne demek diye sorduğumda hep zorlandıklarını görüyorum. Arapçada akıl kelimesinin kökü bağlamak anlamına geldiği için, aklın kavramları, önermeleri birbirine bağladığı ve nedeni sonuçla ilişkilendirdiği, çıkarımlar yaptığı daha kolay görülmektedir. Yine mutlak boşamak ve bağı çözmek anlamına gelen bir kökten türetildiği için Arap mutlağın bağsız, koşulsuz, sınırsız olduğunu daha kolay sezmektedir. Biz Türkçe’de aklın karşılığı olan usu günlük dilde kullanıyoruz, örneğin uslu çocuk diyoruz. Yani kurallara bağlı çocuk anlamında bunu kullanıyoruz. Yine mutlağın karşılığı olan saltık’ı annem bile günlük yaşamında kullanıyor. İnekleri “saldım” diyor. Yani ineklerin bağını çözdüm diyor. Ayni şey irrasyonel, rasyonel gibi batıdan geçmiş sözcükler için de geçerli. İrrasyonel sayı deyince çocukta hiçbir çağrışım yapmıyor; usdışı sayı desek bir parça çağrışımı olacak. Bu türden sayılarda kurala uymayan şeylerin olduğunu sezecek.

Kaldı ki, kimi sözcükler, farklı dilden gelerek dile yerleşmiş bile olsa, bazen anlam kaymalarına uğrayabiliyor ve farklı çağrışımları yüzünden karmaşa yaratıyor. Sözgelimi millî, milliyet, milliyetçi gibi sözcükler, dinsel bir çağrışıma da sahip. Oysa ulus, ulusal, ulusalcı sözcükleri öyle değil.

Yukarıdaki alıntıda, beni kıt çağrışımlı sözcükler kullanmakla suçlayan alıntılar, gai sebeb yerine erek neden, Allah yerine Tanrı, akıl yürütme yerine uslamlama vb. sözcükleri kullanmamı kastediyor olmalıdır. Oysa erek terimi gai teriminden Türkçe’de daha fazla çağrışıma sahip; çünkü kökü olan ermek fiilini günlük yaşamda sık sık kullanıyoruz.  Allah sözcüğü daha yaygın kullanımlı, ancak felsefi bir metinde Allah demek sözcüğün çağrışımını İslam’la sınırlamak demek. Bu açıdan bakıldığında Türkçe sözcükler kullanmak mı, yoksa dilimize başka dillerden geçen sözcükleri kullanmak mı daha fazla çağrışıma sahip? Sonra yabancı kökten gelen sözcükler yerine Türkçe sözcükler kullanmak neden hoşgörüsüzlük ve kültür bağnazlığı olsun? Birisinin bunu söyleyebilmek için hiç akademik dergi okumamış, Türkçe üzerine hiç düşünmemiş, eğitimin sorunlarına eğilmemiş olması gerekir. Yabancı sözcükler yerine Türkçelerini kullananlar, genellikle bunu dilimizi zenginleştirmek, anlam zenginliği yaratmak ve eğitbilimsel amaçlar için yaparlar. Ancak yabancı dillerden özellikle Arapça’dan geçen sözcükleri kullananların amacı, ideolojik. Bu ideolojiyi deşifre etmek için bilim yerine neden ilim kullanılmaya gayret sarf edildiğini göstermek yeterlidir. 

İlim sözcüğü, Arapça’dır ve “a-l-m” kökünden türetilmiştir. “A-l-m” kökü, Arap dilinde bilgi sahibi olmak, farkında olmak, hissetmek, bir şeyden haberdar olmak, aşina olmak, tanımak, kavramak, nesneleri birbirinden ayırmak, anlamak, öğrenmek, kesin olarak bilmek, kuramsal olarak bilmek gibi anlamlara gelmektedir. Arapça’da “c-h-l”nin yani cahilliğin zıttı olan bu sözcük, işaret etmek gibi başka bir anlam daha içermektedir. Nitekim, alem (işaret), alâmet (işaretler), âlem (evren) aynı kökten türetilmiştir. Bu açıdan a-l-m kökünün gerek Kur’an’daki gerekse Arap kültüründe kullanımının, sadece nesneler dünyasını bilmekle sınırlandırılamayacak oldukça geniş bir çağrışım alanı vardır. Bu çağrışım, özellikle insanı görünürlerin ötesine yani metafiziğe götürmeye çalışmaktadır. Böyle bir algıda âlem yani evren tanrının bir işaretidir. Bu açıdan, ilim sözcüğünün Türkçe’deki bilgi, İngilizce’deki knowledge gibi sözcüklerle aynı çağrışıma sahip olduğunu söylemek zordur. Gerçi ilim sözcüğü, Türkçede Arapçadaki gibi bir çağrışım evrenine sahip değildir; ancak, dinsel bir gönderme yaptığı da açıktır. Bu açıdan ilim sözcüğü, metafizik çağrışımları olan, nesnelerin ve nesneler dünyasının tanrının işaretleri ve göstergeleri olarak ele alınmasını sağlayan, nesnel süreçlerin kendi iç işleyişiyle ele alınıp, tanrı ile ilişkilendirilmediğinde bilgi olarak görülmeyen bir anlayışa gönderme yapmaktadır. Klasik İslam kültüründe, bilimlerin en yücesinin ilahiyat olarak kabul edilmesi de bu anlayışın bir ürünüdür. Sözgelimi İbn Sinâ (öl. 1037), bilimleri, aşağı (doğa bilimleri), orta (matematik bilimler) ve yüksek (ilahiyat) olarak sınıflamakta, diğer bilimleri, ilahiyata götüren öncüller olarak değerlendirmektedir.

Günümüzde, Türkçede bilim yerine ilim sözcüğünü tercih edenler, bilim kavramının kendisini nesneler dünyasıyla sınırlayan materyalist eğilimine tepki olarak bu sözcüğü kullanmayı yeğlemektedirler. İlim anlayışlarında, tanrıya, erekselciliğe ve göstergeciliğe özel bir yer vermektedirler. Böylelikle dinin hizmetine sokulan bir bilim kurmaya çalışmaktadırlar. Böylesi bir bakış açısı, bilimi, tıpkı ortaçağdaki gibi metafiziğin hizmetine sokmakta ya da en hafif deyişle, bilimin arkasına ve hedefine dinsel bir metafizik iliştirmektedir. Bu haliyle hem dinle bilimi ayırmayı imkansızlaştırmakta hem de evreni kendi iç işleyişiyle nesnel süreçlere odaklanarak bilimsel yoldan anlamanın önüne engeller koymaktadır.

Kuşkusuz bireylerin, felsefî düşüncelerinde, bilimin öğelerini metafizik düzlemde kullanmaları öznel bir tercihin ürünüdür. Ancak, bu öznel tercihlerini, gerçek bilim budur diyerek tüm insanlara dayatmaları ve ilim sözcüğünden yola çıkarak modern bilime alternatif bir ilim anlayışı oluşturmaları onaylanabilecek bir tutum olmasa gerektir. Çünkü bu tutumla, doğası gereği, sınanabilir nitelikte olmayan metafizik öğeler bilimin içine sokulmaya çalışılmakta, din ile bilim, din ile felsefe arasındaki fark ortadan kaldırılmaktadır. Daha da kötüsü, ilimcilik anlayışından yola çıkılarak bilginin islamileştirilmesi gibi ideolojik gibi tezler ileri sürülmeye ve toplumda yaygınlaştırmaya çalışmaktadırlar.  Ayrıca bu türden tezlerin Müslümanların icadı olmadığını, bilimin Hindulaştırılması, Hıristiyanlaştırılması, Komünistleştirilmesi gibi uçuk tezlerin Müslümanlardan çok önce denendiğini biliyoruz. Bu tezlerin sığ olduğu anlaşıldığı için batı bunlardan vazgeçeli yüzyıllar oldu. Oysa biz batının bıraktığı yerden aldık ve orijinalmiş gibi bu türden tezlere yönelen insanlar türettik. Bu insanlar her şeyi İslamileştirmeye çalıştıkları gibi, bilimi de İslamileştirmeye çalışıyorlar. Bu etkinlikte dili de araç olarak kullanıyorlar. Benden söylemesi...

Yorumlar (1)
ali uludağ - 15 Aralık 2019 23:41
kendimi tek sanıyordum... dil konusunda benim gibi düşünen biri daha varmış ... hayret...
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Fikir Yazıları Yazıları
VEDALAR…

Fikir Yazıları 20 Temmuz 2020

VEDALAR…