
İki gün önce sokağın başında karşılaştığım komşum, beni görür görmez günaydın bile demeden aşağıdaki soruyla önüme dikildi.
-Bu hükümetle ne yapacağız? Nasıl kurtulacağız?
Sesi yorgundu. Benden cevap alamayınca bir süre duraksadı… Sonra devamla:
-Çarşı Pazar yanıyor ve ben yangın var diyemiyorum, dedi. Birkaç dönem peş peşe hep bunlara oy verdim. Söylesene bana, şimdi bu durumda ben, kafası çalışmayan biri miyim?
-Bir şey diyemem…
-Peki şöyle sorayım: Bizler hep geri düzeyde, onlar hep ileri düzeyde mi? Bizde dil kekeme, onlarda pabuç mu?
-Buna da bir şey diyemem, dedim. Ama her koşulda hükümetler ve yurttaşlar olarak, karşılıklı bağlarla birbirimizi tamamlıyoruz.
Kuşku dolu bir bakışla, uzunca bir süre beni süzdükten sonra:
-İyi bir komşusun ama fikrini söylemiyorsun, dedi ve gitti. Giderken söylediği, tecrübeyle olgunlaşmış birkaç cümlesini buraya ekliyorum: “Yaklaşık elli yıldır oy kullanırım. Bu süre içinde son derece görgüsüz, eğitimsiz, boş, üç başbakan gördüm. Ve ben bunlara beni yönetmeleri için, neden, nasıl oy verdiğimi hala anlamış değilim…”
Komşumun dünyasına girdiğinizde pişmanlık, bezginlik, keder, mizah, yanlış ve saplantılarla dolu öyle çok cevaplanacak soru vardı ki, bunları cevaplamak temel beyin fonksiyonlarını zorlardı. Sözgelimi:
-Bana niye oy verdin, diye soruyorlar. Niye vermeyeyim? Daha iyisini bulamadım ki… Eskinin yerine koyabileceğim bir iyi çıkmadı karşıma. Ben hep iyiyi aradım. Yeni olanı değil, iyi olanı aradım…
*******
Komşumun öyküsü hayal kırklığı doluydu. Pişmandı, yılgındı ve en önemlisi yıllarca sürdürdüğü lider saplantılı davranışından rahatsızdı. (Şimdi burada izninizle parantez açmak zorundayım. Lidere veya liderlere olan saplantılı düşkünlüğümüz, sağlıklı olmayan bir saplantıdır. Abartılı şekilde onları parlatarak sunuyoruz. Şişiriyoruz, akıl almaz özellikler monte ediyoruz, itaat ediyoruz, dünya harikası diyoruz ve bu saplantı bizde farkında olmadan sadakata ve körlüğe yol açıyor. Yanlışı doğrudan, iyiyi kötüden ayıramıyoruz. Böyle olunca hep aynı yerde kalıyoruz… Birbirimizi karşılıklı pohpolamaya, karşılıklı desteklemeye başlıyoruz ve bu durum zamanda öyle bir durağanlıkla buluşuyor ki bilim, sanat, hakikat, güzellik, çocuklarımıza karşı yükümlülüklerimiz dahil, ahlaki ve sosyal yükümlülüklerimizi es geçiyoruz. İşin tuhaf yanı büyük bölümümüz, onların yerinde olmaya can atıyoruz, çünkü onlar bir gücü, bir ayrıcalığı, bedavacılığı temsil ediyorlar. Onlar gibi politikacı olmak, vekil olup meclise girmek istiyoruz. Niye?.. Çünkü dünyada ve özellikle Türkiye benzeri ülkelerde politika bir avantajdır. Seçenekleri bol bir meslek halini almıştır. Patlak veren hırsızlıklar karşısında dehşete düşüyoruz. “Ülke bitti, gitti,” diye feryat figan ediyoruz, ama fırsatını bulursak, biz de aynı çizgi, aynı mecra üzerinde yürümeye tereddütsüz başlarız. Geleneksel kültürümüz, terbiyemiz, genel ahvalimiz budur ve bu durum aslında bir ahlak sorunudur…”
******
Ahlak, her şeyden önce akıl, zihin ve bilinç bağlantılı olmalıdır. İnsanın doğasında yaşamın normlarını akıl, zihin, bilinç ve ahlak belirler. Akıl, onu işlevsel hale getirdiğinizde etkinlik kazanır. Aynı şekilde ahlak da aklın etkinliğine paralel olarak yücelir. Ama ne yazık ki bu etkin güçlerimizi yeterince kullanamıyoruz. Hala tutkularımız, duygularımız daha baskın konumda ve binlerce yıldır devam eden hayatımızın ahlaki boyutundaki değişikliği, birbirine eklemlenmiş incir yaprakları ile örtünmekten, bugün her yerimizi örten pamuklu giysilerle örtünmeye terfi etmek oldu. Mağara duvarlarındaki resimlerden, web tasarımlara geçtik, siber küreler yarattık ama ahlaki olarak ebeveynlerimizle aynı yerde durmaktayız.
Ahlak denilince ben, kapısındaki çöpü, komşusunun kapısına doğru itmeyen davranışı anlıyorum. Ötekinin hakkına, kendi hakkı gibi sahip çıkmak, korumak, gözetmek olarak değerlendiriyorum. Sadece şurada ya da burada değil, her
yerde riyasız, ikiyüzlü davranmaktan uzak, sana başka, bana başka eğilimler temelinde işlemeyen bir kültür şekillenmesi olarak görüyorum.
Ahlakta temel ilke bir şeyin bizi ne kadar insanileştirdiği olmalıdır. Onu, alıcı ve satıcıların ilişki biçimi olarak değil, tamamen yüceliğe dönük olarak ele almak gerekiyor. Bundan dolayı eğitimde, adalette, devlette, aile ve sosyal hayatımızda iyileşme sağlayan karakter eğitimine ihtiyacımız vardır. Eskinin yeni türevi olarak değil, esasta dönüşüm gösteren, elle tutulabilen, estetik, güzel, adil yanı ağır basan karakter eğitimini yeşertmek zorundayız. Kendimizi bilmeye, canlılar dünyasında nereye ait olabileceğimize ancak bu şekilde ulaşabileceğiz.
Hayat çıldırtıcı ölçüde çeşitlilik barındırır. Mevcut ahlaki yapıların oluşturduğu kalabalıkların bir parçası olmak gerekmiyor. Bu tür kusurlu, ikiyüzlü yapıların binlerce, milyonlarca anlamsız üyesinden biri olmaktansa, anlamlı bir yalnızlık oluşturmak daha iyidir. “Komşunuz açken tok yatan bizden değildir,” benzeri maddi gerçekliği göz ardı eden fizik ötesi ahlaki oluşumların hiçbir gerçekliği yoktur. (Bu söz ve benzer yaklaşımlar aslında sadakayı ve otoriteyi meşrulaştıran edilgen merhamet kurallarıdır ve reddi gerekir. Çünkü burada kişinin neden aç yattığına dair nedenlerin üstü örtülüyor. Nasıl, kim ve hangi koşullardan dolayı kişi aç yatmak zorunda bırakılarak, sadaka ve otoriteye bağımlı hale bırakılmıştır?..)